Post it - 5. Bölüm

 ‘Beklemesini bilenin her şey ayağına gelir.’

                                                              Balzac


OYLUM

 Bekliyordum. Kimi beklediğimi bilmeden…

Her rafın bulunduğu koridora girenle dikkat kesiliyor, kitaba yaklaşan biri olduğunda elimdeki kitapları bırakma bahanesiyle ayaklanıyordum. Yalnız bu hareketi 1 saat içinde en az 32 kere yapmamdan kaynaklı sanırım birilerinin dikkatini çekmiştim. Bozuntuya vermemeye çalışsam da artık daha temkinli olmalıydım.

Yoksa ya hırsız muamelesi görecektim ya da sapık. 

Göz hapsine aldığım insanlar tarafından müebbet yememek için bir süreliğine ortadan kaybolmaya karar verdim. Midemden gelen gurultulara bakılırsa fazlasıyla acıkmış, bir o kadar da susamıştım. Şu anda ucuz bir kahvenin kölesi bile olabilirdim. 

Bir an önce kaçma telaşıyla eşyalarımı toplarken arkamdan birinin yaklaştığını hissettim. Bel kemiğimden aşağıya doğru istem dışı bir ürperti indi. Rahatsızca kıpırdandım. Bu seferki yanımdan gelip geçeceğe benzemiyordu. 

Bir süre sonra görüş alanıma kütüphane görevlisi girdi. Yüzünden okunması imkânsız bir ifadeyle bana bakıyordu. Birileri beni şikâyet mi etmişti? Hoş, o zaman en azından bir mimik kullanırdı. Kızgın, gergin, sitemli… Neden konuşmuyordu? Peki ben neden susuyordum? Sıcak bir ‘Merhaba’ diyebilirdim ya da bir şey olup olmadığımı sorabilirdim. Fakat bütün cümleler nefesimle birlikte boğazımda düğümlenmiş gibi lal olmuştum. Resmen ayakta, saçma bir sessizlik içinde, birbirimize bakıyorduk. 

“Il preside vuole vederla, signora.” Müdür sizi görmek istiyor hanımefendi.

Film karesini andıran görüntümüzü bozan kütüphane görevlisi resmen sıçtığımı resmetmişti. Gerçekten yakalanmıştım. “Per favore seguimi.” Lütfen beni takip edin. Bu ne bir emir ne de ricaydı. Gereklilikti. Kalamazdım, kaçamazdım. Bir ay boyunca buraya gelmeye devam edeceksem-ki gelmekten başka çarem yoktu- hakkımda söylenenlerden aklanmalıydım. En azından bana kendimi savunma şansı tanıdıkları için bile bunu yapmalıydım. Sonuçta yaka paça dışarı atmakta onlar için bir seçenekti. 

Cevabımı beklemeden yürümeye başlayan görevlinin peşine takıldım. Elimde kalan eşyaları çantamın içine tıkarken bir yandan da adamın adımlarına yetişmeye çalışıyordum. Dış kapının yakınından geçtiğimiz sırada omzumun üzerinde beliren şeytan, çok cazip teklifler sunmaya başladı. Ne yalan söyleyeyim bazen ona kulak vermek zihnimi açıyordu. Fakat bu kaçış noktaları suçlu olduğumu kanıtlardı. Oysaki ben sadece sapık gibi bir kitabı izleyen…

“Ti aspetto nella stanza in fondo al corridoio.” Koridorun sonundaki odada sizi bekliyor.

Görevliye tam teşekkür edecekken gösterdiği koridora baktım. İster istemez adımlarım yavaşladı ve sabahki hayalet aklıma gelince durdu. Tilkinin dönüp dolaşıp geldiği kürkçüdeydim. Demek ki bugün, bu koridorun sonuna gitmek benim kaderimde vardı ve korkumla yüzleşmem gerekiyordu. Ya da hayaletle…

Kütüphane görevlisi sırra kadem basmış gibi kaybolmuştu. Koridorun başında yapayalnızdım. Yine! Cesaret yükleyici derin bir nefes aldım. Saçmalama Mi! Hayalet denen bir şey yok! Heykellerle bezenmiş koridorda yavaş ve dikkatli adımlarla yürüdüm. Hayalet saçmalığından sıyrıldıktan sonra sabahki kadının müdür olabileceğini düşündüm. Açıkçası kütüphanenin atmosferine uyan tarzıyla ona başka meslek yakıştıramazdım. Eğer öyleyse daha beter sıçmıştım. Hem birkaç saat önce peşinden gitmeyerek kabalık yapmış hem de kütüphanesinde şüpheli tavırlar sergilemiştim. Kendimi nasıl savunacaktım ki? Hoş, savunmalı mıydım? Herkes gibi bende kütüphanede kitapları inceliyordum. Tamam, bir bölüme fazla odaklanmış olabilirdim ama belki de ilgimi o kısım çekiyordu. Bu suç muydu? Zihin perim irkildi. Kitaba zarar vermek suçtu. Yoksa onu mu fark etmişlerdi? Belki de yazılan kağıt bir yemdi ve yapışkanlı post-itin sahibini bu şekilde bulmayı amaçlamışlardı. Belki gizli kameralar vardı ve kanıt bulmak adına yemlemişlerdi.

Kendi elimle kendimi teslim mi etmeye gidiyordum şimdi? 

Kaçmak için çok mu geçti?

İtalyancam çok kötüymüş gibi davranıp salağa yatsam bu işten sıyrılır mıydım? 

Ya bir daha beni buraya almazlarsa…

Koridorun sonuna geldiğimi bile fark ettirmeyen düşüncelerimi başka bir koridor karşıladı. Daha minikti ve tek bir kapıya açılıyordu. Korkunun ecele faydası olmadığını tecrübe ettiğim için yürümeye devam ettim. Sakin kalacak, önce beni neden çağırdıklarını öğrenecektim. Sonrası içinse doğaçlama takılmak gibi bir planım vardı. Sonuçta ben İtalyancası iyi olmayan bir turistim değil mi?

Beni beklediğini ayan beyan belli eden kapı, sonuna kadar açıktı. Sıvama kısmında kibarlığı elden bırakmamak adına birkaç kez kapıyı tıklattım ve gel denmesini beklemeden başımı içeri doğru uzattım. Kimse yoktu. Taş ve kadifenin uyumuyla bezenmiş odada ilk gözümü çarpan duvardan duvara olan kütüphaneydi. Cam paravanların arkasına hapsedilmiş kitaplar, fazlasıyla eski görünüyordu. Sanki…

 “Benvenuto.” Hoşgeldin

Aniden kulağımın dibinde beliren ruhani sesle sıçradım. Arkamı döndüğüm an gördüğüm kadınla ise kaskatı kesildim. Doğru tahmin etmiştim. Elinde kokusundan kahve olduğunu düşündüğüm iki karton bardakla duran hayalet, tıpkı ilk gördüğümdeki endişesiyle bana baktı. Yine iyi olup olmadığımı sordu. Sanırım değildim.

“Vieni qui.” Gel bakalım

Koridorda beni bırakıp gitmesi gibi yanımdan geçen kadın, cam kütüphaneye doğru yürüdü. Bu kitaplar kesinlikle bahsedilen ilk baskılardı. Nasıl onların halka açık bir yerde olduğunu düşünmüştüm ki ben. Kadın kütüphane önündeki masasına kurulmadan önce, kahvelerden birini karşısındaki ufak sehpaya bıraktı. İki tane sıcacık duran kuruvasanın yanına. Bana da karşısındaki sandalyeyi işaret ederek oturmamı rica etti. Bense kaçıp gitmek istiyordum. Fakat dizlerimin bağı öylesine çözülmüştü ki kıpırdayamıyordum.

“Tu devi essere affamato.” Acıkmış olmalısın.

Bunu nereden biliyordu? Kütüphanede dinleme cihazı falan mı vardı? Tekrar kokusunu duyabildiğim kahve ve kuruvasanlara baktım. Bunlar benim için miydi? Neden? Kadın tekrar kibar bir dille oturmamı rica etti. Bu sefer tepkisiz kalmak kabalık olur diye söylediğini yaptım ama önümdeki ‘Beni ye’ diye bağıran hiçbir şeye göz bile değdirmedim. Bunu fark eden kadın kendini açıklama gereği hissetti. Sabahki sersemliğimden aç olabileceğimi, fakat onun peşinden gitmediğim için kütüphanede olmadığımı düşündüğünü anlattı. Kütüphane kontrolü yaparken beni gördüğünü ve bunları hazırlattığını söyledi. Yani beni buraya suçlu olarak değil misafir olarak çağırmıştı. İçim bu jestle kıpır kıpır olurken altında bir şey arayan ön yargım coşmamı engelliyordu. Her bayılacak gibi sersemleyene bu hizmet sunuluyor muydu yani?

“Hayır.”

“Hah!”

Ufak bir çığlık dudaklarımın arasından kayıp gitti. Bu hem sesli düşünmeme verdiğim bir tepki hem de kadının Türkçe konuşmasının şaşkınlığına bir vurguydu. Bıyık altından bir gülüşle bana bakan kadın yarım yamalak bir dille “Bir ara Türkiye’de bulundum. Hala orada yaşayan güzel dostlarım var,” dedi. 

“Yine de Türkçem çok iyi değil.”

Gözlerimi yaşartacak kadar iyiydi. Meğer iki günde ne çok özlemiştim memleketimi. Ağlamaklı halimi fark eden kadın, yanlış bir şey söylediğini düşünmüş olacak ki özür diledi. Vicdan yapmasını istemiyordum. İçimdeki kırgın hasrette onun suçu yoktu ki... 

“Ben… Ben sadece…”

Sesim boğuklaşmış, gözyaşlarımın dökülmesine ramak kalmıştı. Konunun onunla ilgisi olmadığını anlamış gibi bana bakıyordu. Göz temasımızı keser kesmez masasının çekmecelerini karıştırdı. Sanırım bir şey arıyordu ve üçüncü çekmecede buldu. Ayaklandı ve göz açıp kapayıncaya kadar yanıma geldi. Ütülü olduğu her halinden belli, mor çiçek işlemeleri olan kar beyaz bir mendili bana uzattı. O kadar özel görünüyordu ki akacak rimelimi silmeye kıyamadım. Teşekkür ederek ağlamamak adına kirpiklerimi seri bir şekilde kırptım. 

“Konuşmak ister misin?”

Sanki yüz yıllardır bu soruyu bekliyormuşçasına minnet doldum. Yüzümdeki silik gülümseme hala içimde yaşamaya çalışanların varlığıydı. “Ama önce bir şeyler yemelisin,” diyerek önümde duran karton bardağı elime tutuşturdu. Ellerimin titrediğini o an fark ettim. 

Aramızda kısa bir sessizlik yaşandı. Hala sıcaklığını koruyan kahveden bir iki yudum almak bile bana daha iyi hissettirmişti. Kadın kendi kahvesini yudumlarken gözüm masasının üzerindeki isimliğe takıldı. Okuyabildiğim kadarıyla ismi Caroline bir şey bir şeydi. Ona kendimi tanıtmadığımı hatırladım. Ağzımdaki minik kuruvasan lokmasını bitirdikten sonra hafifçe boğazımı temizledim. Kahvesini yudumlarken önündeki dosyaları inceleyen kadının dikkatini çekebilmiştim.

“Benim adım Oylum. Fakat çevremdeki herkes Mi Atze der.”

Adımı zihninde telaffuz etmeye çalıştığını ifadesindeki karmaşadan anlayabiliyordum. “Sen sadece Mi diyebilirsin,” dediğimde kaşları hayretle havaya kalkarken “Mi?” dedi. Başımı onaylarcasına salladım. Rahatlamış görünüyordu.

“Benim adım da Caroline.”

Biliyorum diyerek kabalık yapmak yerine memnun olduğumu dile getirdim. Bana tekrar nasıl olduğumu sordu. Her anlamda daha iyi hissettiğimi söyleyince hala konuşmak isteyip istemediğimi ekledi. Açıkçası İtalyanların bu kadar düşünceli ve nazik olacakları aklımın ucundan geçmezdi. Hele de kilisedeki adam düşünülürse…

Kilise.

Kitap.

“Bir şey mi oldu?”

Dikkatimin başka yöne kaydığını fark eden kadına yiyecekler için teşekkür ettim. Dinleme teklifini daha hazır hissettiğim bir güne saklamak istediğimi söyledim. Anlayışla karşıladı. Yerimden kalkınca o da ayaklandı. Kahvemi elime alıyordum ki tam bir müdür edasıyla kütüphane içinde yiyecek ve içeceğin yasak olduğunu hatırlattı. Bildiğimi belli eden bir gülüşle biraz hava almak istediğimi söyledim. Gülümseyerek beni yolculadı.

“Konuşmak istediğin her zaman ben buradayım.”

Hiç tanımadığı birine sergilediği bu yakınlık Türklere özgü değil miydi?

Dilimdeki tüyleri bitirmek pahasına teşekkür ederek gerisin geri döndüm. Kütüphaneye gitmem gerektiğini söyleyen meraklı yanım ve elimdeki kahveyi heba edemeyecek olan koca yürekli tarafım arasında gel git yaparken kendimi dışarıda buldum.

Hava hala kapalıydı. Yağmurun yağmakta nazlandığı zamanlardan hoşlanmıyordum. Ya yağmalıydı ya da güneşe fırsat tanımalıydı.

Kafelerden birine oturmak yerine taş merdivenleri tercih ettim. Az önceki melankoli etkisinin üzerime yapışmaması için kafamı dağıtmalıydım. Soğukluğunu kuyruk sokumumda hissettiğim basamaklara oturdum. Kahvemi dikkatli bir şekilde yanıma koydum. Çantamın içinden çıkardığım karalama defterime yapışmış pembe post-itin biraz tebessümü hak ettiğini düşündüm.

Bugün gerçekten şanslı günümdeymişim gibi hissediyordum.

Rastgele bir sayfa açtım. Gözümü kapatıp derin bir nefes aldım ve hazır olduğumu hissettiğimde geri açtım. Gördüğüm ilk manzarayı resmedecektim ve bu boyundan büyük bir sandalyede, annesinin yanında oturan bir kız çocuğu oldu. Sarı saçlarını muazzam bir atkuyruğu yapmış, yakalı elbisesiyle tam bir hanımefendi rolünü üstlenmişti. Beş yaşında var ya da yoktu. Fakat yaşından büyük bir duruşa sahipti. Yine de iri iri duran mavi gözleri önündeki büyük bir dilim pastaya çocuksu bir sevinçle bakıyordu.

Rahatsız olmaması için birkaç kez baktığım kızı çizmeye başladım. Zihnim yakaladığı her detayı kâğıda aktarmama yardım ediyordu. Bir süre sonra çizimimin üzerine düşen gölgeyle başımı kaldırdım. O küçük kız bilmiş bir edayla karşıma dikilmişti. Annesinin odağında olup olmadığımıza göz ucuyla baktım. Kadın telefondaki görüşmesine o kadar dalmıştı ki sanki kızının yanından kalktığının bile farkında değildi.

“Sono io?” O ben miyim?

Kahvemden bir yudum almak için duraksarken defterimi kıza doğru çevirdim. Çizimime daha rahat ve dikkatli bakan ufaklığın yüzünde bir gülümseme gördüğüme yemin edebilirdim. 

“i miei occhi sono più piccoli.” Benim gözlerim daha ufak.

Yanıldığını belli eden bir bakış attım. Kız tekrar çizime baktı. Ardından elleri saçlarına gitti. Hoşuna gitmişe benziyordu. “Sono davvero così bella?” Gerçekten böyle güzel mi gözüküyorum? diye sorduğunda daha güzel olduğunu söyledim. Gülümsedi. Badem şeklinde beliren gamzeleri yakından daha etkileyiciydi. 

“Può essere mio?” Bu benim olabilir mi?

Tam bitirmemiştim ama bu kadar hevesli olan bir çocuğu da kırmak istemiyordum. Kâğıdı defterimden dikkatlice ayırdım. Altına Mi figürümü çizip imzaladım ve kıza verdim. Mutluluktan gözleri parlayan ufaklık teşekkür ederek heyecanla annesinin yanına döndü. Annesinin ne tepki vereceğini görmek için gözlerimi onlardan ayırmadım. Telefondan başını kaldırmayan kadın, kızının gösterdiği kâğıdı on dakika sonra fark etti. Bir şeyler söylemeye başladı. Yüzünü tam göremiyordum ama küçük kızın ifadesinden anladığım kadarıyla bu durumdan hoşlanmamıştı. Beklemediğim bir anda arkasını döndü. Göz göze geldik. Gözlerimi kaçırmak istedim ama o çoktan beni bakışlarının hapsine almıştı. Telefonu kapattı. Çizimi eline alarak ayaklandı. Kızı ağlamaklı bir edayla peşinden geliyordu. Az önce yemediğim sapık damgasını sanırım şimdi yüzüme atılacak bir çizimle yutacaktım.

“Lo hai disegnato tu?” Bunu siz mi çizdiniz?

Ne diyeceğimi bilmez halde başımı onaylarcasına salladım. Kadının ifadesi hafif bir edayla yumuşadı. Özür dilemesi afallamama neden oldu. Fakat beni asıl şok eden cümle, çizimimin fiyatını sormasıydı. Kalakaldım. Kafamı dağıtmak için çizdiğim bir karalamaya değer biçmemi istiyorlardı. Benden olsun gibi bir şeyler geveledim. İtiraz eden kadın emeğimi karşılıksız bırakmak istemediğini söyledi. Resmen beni ters köşeye düşürmüştü. Hediyem olması konusunda ısrarcı oldum. Kadın ise benden daha inatçıydı. Cüzdanından çıkardığı rastgele bir tomar parayı elime sıkıştırdı. Emeğimin karşılığı olmayacağını ama kabul etmem gerektiğini söyleyen kadın, teşekkür etti ve cevap vermeme bile fırsat tanımadan kızını da alıp yanımdan ayrıldı.

Elimde bugünümü kurtaracak parayla arkalarından bakakaldım. Sanırım başım sıkıştığında ne iş yapacağımı ister istemez bulmuştum.

Bugün gerçekten şanslı günümdeydim.

Yorumlar