Şehadet - Bayrak için 2 alıntısı
MUBUKA
“Sen kesin İkizlersin.”
Kübra, elindeki kahvesinden bir yudum alırken teşhisini çoktan koymuş, arkasına yaslanmıştı. Bakışlarında bir bulmacayı çözmüş olmanın verdiği o mağrur tatmin vardı.
“Neden öyle söyledin?” diye sordum, sesimdeki düz tonu koruyarak.
“Bu şeytan tüyü... Bu başka hiçbir burçta yok. O ele avuca sığmaz enerji sadece İkizler’e has bir özellik.”
Beni böyle görmesi belli belirsiz gülümsetmişti. “Koçum,” dediğimde Kübra’nın yüzünde bariz bir hayal kırıklığı dalgalandı. Sanki çok güvendiği bir istihbarat asılsız çıkmış gibi kaşları hafifçe çatıldı. Astrolojiyle, yıldızların konumuyla ya da gökyüzünün bize ne fısıldadığıyla zerre ilgim yoktu. Yine de o an, bakışlarındaki o sönmeye yüz tutan ışığı geri yakalamak istemiştim.
“Belki yükselenim falan İkizler’dir, ne bileyim.”
“Doğum saatini biliyor musun?” diye sordu, bir anda yeniden canlanarak.
“Ben gününü bildiğim için bile kendimi şanslı hissediyorum.”
“Neden?”
“Yedi aylığım ben. Aceleci davranmışım biraz.”
İnsanların bu gerçeği duyduğunda verdikleri o standart şaşırma tepkisi yine gecikmedi. Kübra’nın gözleri hafifçe kısıldı, zihninde bir takvim yaprağını çevirir gibi sustu. “Mart Koçu musun, Nisan Koçu mu?”
Bu tabirler bana yabancı gelse de, “3 Nisan doğum günüm,” dedim. Kübra heyecanla elini masaya vurdu. “Biliyordum işte! Bak, zamanında doğmuş olsaydın İkizler olacaktın. Resmen ruhunda o İkizler deliliğini, o sabırsız enerjiyi taşıyorsun. Yıldız haritan bile senin bu aceleciliğini kanıtlıyor.”
“Burçlara pek inandığım söylenemez,” dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. “Hatta kendi burcumu bile bir arkadaşım tesadüfen söylediğinde öğrenmiştim.”
Ağzımın içinde oluşan o metalik, acı tadı yutkunarak geçirmeye çalıştım. Burçlar, haritalar, kadere yüklenen anlamlar...
“İnanmaman, o burcun karakteristik özelliklerini ruhunda taşımayacağın anlamına gelmiyor,” dedi Kübra, kendinden emin bir tavırla.
Savunma mekanizmam devreye girmişti; hedefi kendi üzerimden uzaklaştırmam gerekiyordu. “Peki ya sen? Sen ne zaman doğdun?”
“20 Ağustos.”
“Yani?” Sanki burcu aslında zihnimde çoktan canlanmış, ama ondan duymayı bekliyormuşum gibi ‘i’ harfini bilerek uzatmıştım.
“Aslan burcuyum ben.”
Siktir.
O an zaman, buz kesmiş bir nehrin akışı gibi durdu. Sanki kulaklarımda telsizden gelen o soğuk, yankılı anons çınladı.“Temas sağlandı.”
Başımı yavaşça kaldırdım. Karşımdaki kadının yüzündeki o neşeli, hayata meydan okuyan gülümsemeye baktım. Bir süre cevap veremedim. İçimde iki uç duygu birbirine çarptı: Koca bir kahkaha patlatmak ya da başımı o masaya vurup bu absürt rastlantıya teslim olmak.
“Aslan mı?” diye tekrarladım. Sesimdeki o ruhsuz, donuk ifadeyi fark etmemesi imkansızdı ama o, bunu sadece burçlara olan ilgisizliğime ya da belki de Aslan burçlarının o meşhur, baskın özgüveninden çekinmeme yormuş olmalıydı.
Saçlarını omuzlarından geriye atarken yüzünde mağrur, neredeyse asil bir ifade belirdi. “Neden öyle bakıyorsun? Aslan kadını zordur diye mi korktun yoksa?” diye sordu, gözlerinde muzip bir parıltı çakarken.
Zor olması mesele değildi. Ben ne zorlu arazilerden geçmiş, ne imkansız pusulardan sağ çıkmış, ne kurşun gibi sessizlikleri göğüslemiştim. Mesele, hayatımın kronometresinin yine aynı noktada, aynı "pençe" darbesinde durmasıydı.
"Ya da yakıştıramadın mı Aslan burcunu bana?"
Donuk bir şekilde gülümsedim. O gülümsemenin arkasında yatan, trajikomik gerçeği sadece ben biliyordum. Bir askerin en büyük kabusu, aynı tuzağa ikinci kez düşmektir derlerdi. Kahrolası kader, bana dejavu yaşatıyordu.
"Yakışmaz olur mu?" dedim gülümsemeye çalışarak. “Daha iyisini düşünemezdim. Tam isabet..."
Kendi kendime, “Yine mi be oğlum?” diye iç geçirdim. “Senin şansına tüküreyim.”
Kader, en iyi bildiği oyunu en sevdiği kurbanı üzerinde bir kez daha sergiliyordu. Sahne aynıydı, oyuncular farklıydı ama o pençe izi... O hep oradaydı.
Yorumlar
Yorum Gönder