Yüzbaşı ve Başsavcı - 1. Bölüm

 OLCAY
Hava pusluydu.
Kurşuni gökyüzü, bir saat önceki çatışmanın heybetli kükreyişlerini içini hapsetmiş, karabasan gibi karakolun üzerine çökmüştü. Ölüm sessizliği tüm askerleri, ana kucağı gibi sarmalamıştı. Şu anda yıkıntıların arasında duyulan tek şey, rüzgârın sertliğinde dalgalanan Türk Bayrağı’nın gücü ve yeni yetme bir askerin yanık sesiyle söylediği türküydü.
“Kırmızı gül demet demet, 
Sevda değil bir alamet.
Gitti gelmez o muhannet,
Şol revanda balam kaldı...”
(Kırmızı gül demet demet türküsü)
Birkaç saat içinde bu kasvetli havayı dağıtacak olan güneş, doğudaki yerini alacaktı. Gecenin zifiri karanlığının yorgan gibi örttüğü gerçekler, gün yüzüne çıkacaktı. İşte o zaman, ateş sadece seste kalmayacak, yüreklere de oturacaktı. Onları anlamam imkânsızdı. Ben Türk Silahlı Kuvvetlerinin en özel birliğine ait bir askerdim. Bir bordo bereliydim. Çok yoğun, ağır eğitimlerden geçmiş, ilk sıraya vatan ve millet sevgisini koymuş olan bir ölüm makinasıydım. Bu uğurda aile sevgisini bile hiçe sayacak, komutanının tek emriyle vatanını koruyacak kadar taş kalpli bir insan.
Kapının tıklatılmasıyla bakışlarımı pencerenin ardındaki perişan askerlerden ayırmadan “Gel!” dedim. Kapı açıldı. Bakmıyor olmama rağmen kapı eşiğinde selam veren Barış “Beni çağırtmışsınız komutanım,” dedi. Aynı yaştaydık ama aramızdaki mesafeyi uçurum kadar derinleştiren rütbelerimiz yüzünden bunun tadını çıkaramıyorduk. Barış, harp okulundaki ilk arkadaşımdı. İlk devrem. Sonra dostum oldu, yıllar sonra da kardeşim. 
“Gel Barış,” diyerek gözlerimi pencereden devreme çevirdim. Barış baş selamını vermesinin ardından kapıyı kapattı. Masanın başına geçerken o da bana doğru yürüdü ve üç adım ötemde durdu. Bir insanın kendi makamında bile emir komuta zincirinde olması sinir bozucu olmalıydı. “Otursana,” dediğimde kısa bir an tereddüt etse de bakışlarımla işaret ettiğim masanın önündeki sandalyeye oturdu. Babamdan kalma sigara tablamın içine özenle yerleştirdiğim bir dal sigarayı çekip çıkardım. Dudaklarımın arasına yerleştirirken tablayı Barış'a döndürdüm.
“Aman komutanım-“ diye başladığı, büyük ihtimal itiraz edeceği cümlesini, almasını emreden bakışlarımla yarıda kestim. “Komutanına-“ Dilimin ucuna takılan peşi sıra küfürleri dizginledim ve “Başlatma,” diyerek cümleyi tamamladım. “Biz bizeyken çek şu resmiyeti aramızdan.” Derin bir nefes alarak tablanın içinden bir dal sigarayı çekti. Sesli bir şekilde metal kutuyu kapatıp masaya bıraktım. Sigaramı yaktıktan sonra çakmağı Barış'a fırlattım. Her zaman usta bir basketçi olmuştu. Havada yakaladığı çakmakla sigarasını yaktı ve dikkatli bir şekilde masanın üzerine koydu. Sigaradan derin bir nefes çektim. Duman ağzımda dolandı, nikotin gıdıklar gibi boğazımdan geçerek ciğerlerime ulaştı. Bu hissin geçmesine fırsat vermeden bir nefes daha aldım. Ardından bir nefes daha... 
Odanın içine gergin bir sessizlik hâkimdi. Dışarıda ise, yanık sesli asker başka bir türküye geçmişti.
“Gitti canımın canı... Ah le canım, vah le canım, oy canım,
Bıraktı beni yaralı... Ah le canım, vah le canım, oy canım”
(Gitti canımın canı türküsü)
 
Barış'a baktım. Külü yere düştü düşecek gibi duran sigarası, parmakları arasında, dalgın gözlerle masanın üzerindeki bir noktayı izliyordu. Aklından ne geçtiğini tahmin etmek zor değildi. Bir komando olmasına rağmen, hiçbir zaman duygularını saklayamamıştı. Zaten bu yüzden benim peşimden gelememişti ya… 
“Gelişimin şenliklerle kutlanacağını biliyordum.”
Bakışlarını bana, zorla da olsa çeviren Barış, aklındakine nokta atışı yapmışım gibi duruyordu. Suriye’deki kargaşadan, acil bir görev için Hakkâri Yüksekova’ya gönderilmiştim. Tümen’e giriş yapar yapmaz, kendi taburumla bile tanışmadan soluğu devremin yanında almıştım. Çünkü çok işimiz vardı. Barış’ın komutanlığını yaptığı Irak sınırında ki karakol, benim komutanlığını yapmam için görevlendirildiğim, 44. Dağ ve Komando Taburu’na bağlıydı. Her ne kadar Yüksekova’da gözükse de mevkii olarak Çukurca’ya daha yakındı. Yani görevim için devreme ve belki de askerlerine ihtiyacım olacaktı. 
Verilen görev gizli, önemli ve bir o kadar acildi. 
Bu nedenle olanı biteni görmek için elimi çabuk tutmam gerekiyordu ama en az benim kadar aceleci bir grup daha vardı. Kardeşimden önce, öldürülesi ellerden çıkan taciz ateşiyle beni selamlamışlardı. Bu bölgeye gönderileceğim söylendiğinde, olacakları az çok tahmin ediyordum ama militanların adımımı atacağım anı bekledikleri ve bu denli hazırlandıkları aklımın ucundan geçmemişti.
 “Ama hoş geldin hediyesi olarak kendi askerlerimin verileceğini düşünmemiştim.”
Sigaramdan son bir nefes alıp, izmaritini kül tablasına bastırdım. Barış, yavaş ve derin soluklar almaya başladı. Sanki her geçen saniye, omuzlarındaki yükü taşımakta biraz daha zorlanıyordu. Böyle kritik bir bölgeye, bu derece zayıf asker verilmesi onun suçu değildi. Onun suçu, bir saat önceki çatışmada, bu kadar şehidimizin olmasıydı. Askerlerini geldiği ilk gün, her an çatışma çıkacakmış gibi yetiştirmemesiydi. Korkularının yüreklerine taht kurmasına izin vermesiydi. Omuz omuza çarpıştığı arkadaşına güvenmesini öğretmemesiydi.
“Çok zayıflar,” diyerek ayağa kalktım. Barış kalkmaya yeltendi. Elimle oturmasını işaret ettim. Ellerimi belimde birleştirip pencereye doğru yürüdüm. Postallarımın ahşap zeminde çıkardığı tok ses, odadaki sessizliği bozmak istercesine yankılandı. Pencerenin önüne geldiğimde duraksadım. Şehitlerden birini taşıyan dört kişilik gruba baktım. En son aldığım bilgiye göre altı şehidimiz vardı. İkisi ağır, beş de yaralımız. Korkunun ateşi, altı ocağa düşmüştü. Şimdilik...
“Her açıdan; fiziksel, zihinsel, ruhsal...”
Gözlerim yıkıntıları toparlamaya çalışan gruba kaydı. Hakkâri’nin en önemli karakollarından birine uzun zaman sonra yapılan hain saldırı, taş taş üstünde bırakmamıştı. Aralarında daha önce çatışma görmüş olanlar, biraz daha serinkanlı dursa da geneli bitik durumdaydı.
“Bu duruma biz dur demezsek, daha çok ana 'Vatan Sağ olsun' der.”
Sıkıntıyla iç çekerek arkamı döndüm. Barış ağzını bıçak açmıyordu. Bunun nedeni şehitlerin vicdanına, vicdanının da yüreğine yüklediği yüktü. Kolay kolay taşınmazdı. Duygularına yenik düşersen, ömrünün sonuna kadar omuzların düşük gezerdin de yaşamak eziyet gelirdi.
“Ne düşünüyorsun?”
Bakışlarını bana çeviren devremin, gözlerindeki donukluk bana hak verdiğini gösteriyordu. “Başka bir eve ateş düşmesin diye düşünüyorum. Analar ağıt yakmasın, babalar gözü yaşlı naaşları sırtlamasın. Başka ne düşünülür ki?” Devam et der gibi bakınca, cesur bir yüz ifadesi takınan Barış ayağa kalkıp sol ayağının üzerinde, sağ topunun tok sesiyle esas duruşa geçti. 
“Yüzbaşı Barış Özdemir. Emir ve görüşlerinize hazırım Komutanım!”
Gırtlağı parçalanırcasına verdiği tekmille gülümsedim. İşte benim kardeşim dediğim Barış Özdemir buydu. Yaptığı hata onu hangi psikolojiye sürüklerse sürüklesin, kendini kurşundan hızlı bir şekilde toparlamasını bilirdi. Keşke hatasının bedelini yaşayanlarda, bu kadar kolay toparlanabilselerdi. Bir şey yapmalıydım. Bir daha böyle bir olay yaşandığında, etkisi üzerlerinde bu kadar hâkimiyet kurmayacak bir şey… 
Belki bu askerlerin hiçbiri ömrüne bu yolda devam etmeyecekti, edenlerinse bir bordo bereli karakteri olmayabilirdi ama en azından vereceğimiz eğitimle ölüm risklerini en aza indirebilirdik. Ama şu anda yapmamız gereken şey tekrar hayata dönmelerini hızlandırmaktı. “Aferin asker!” dediğimde neredeyse kapıyı pencereyi titretecek güçte “Sağ ol!” dedi. İşte beklediğim Türk Askeri.!
“Hadi gidip şunlara gerçek askerliğin ne demek olduğunu öğretelim.”
**-**

Hava sanki kapkara bir dumanla doluymuşçasına ağırdı; belki de ciğerlerim bedenimde gerilmiş tüm kaslar gibi kaskatıydı. Bağırmak istiyordum. Avazım çıktığı kadar bağırmak ve bu histen bir an önce kurtulmak...
Emrim üzerine, gün ağarana kadar tutanaklar tutulmuş, yaralılar hastanelere gönderilmiş, şehitler tören için hazırlanmıştı. Karakolda ölüm sessizliği hâkimdi. Gözlerimi al bayrağa sarılmış yedi şehitten esas duruştaki askerlere çevirdim. Suratları asık, bedenlerinin her hücresi gergin, çeneleri kenetliydi. Onlara baktığımın farkında bile değillerdi. Belki de aralarında farkında olanlar vardı ama öylesine farkında değilmiş gibi davranıyorlardı ki, sanki varlığımdan bir haberlerdi. Saf korku yüreklerine taht kurmuş, üzüntü ve acıma karışımı bir ifade bakışlarına yerleşmişti.
Barış karşıma geçince bakışlarımı ürkek kuşlardan yakın arkadaşıma çevirdim. Selam verip tören konuşmasını yapacağı yere doğru ilerlemeye başladı. Bu sefer gözlerimi karakolun etrafını çevrelemiş, sanki bizimle beraber matem tutarmışçasına kararmış olan dağlarda gezdirdim. Yedi askerimi benden alan alçakları sakladıklarını bilmesem hayran olunacak bir görüntüye sahip olduğunu düşünürdüm.
“Komutanım, silah arkadaşlarım.”
Hoparlörden yayılan sesle düşüncelerime ara verdim. Barış derin bir nefes almak için konuşmasını yarıda kesmişti. Güçlü durmaya çalışıyordu ama kaybettiği insanlar, günlerini geçirdiği, beraber ağlayıp beraber güldüğü askerleriydi. Duygularıyla hareket eden biri olduğu için, bu konuşmalar her zaman hayatının en zor sınavlarından biri olmuştu.
“Şehit Uzman Çavuş Mahmut Çelik, Şehit Çavuş Olcay Karalı, Şehit Er Tayfun Irmak, Şehit Er Şahin Somalı, Şehit Er Cem Develi, Şehit Er Arda Bıçak, Şehit Er Ender Çardak için yapılacak olan veraset programını açıklıyorum.”
Kelimelerin boğazında durduğunu, bu hissi geçirmek için ara ara yutkunduğunu duyabiliyordum. “İstiklal Marşı'nın okunması, ardından Komutanımız Kurmay Yüzbaşı Olcay Karahanlı'nın konuşmaları, son olarak saygı atışı ve şehitlerimizin uğurlanması. Arz ederim.”
Başımı mikrofonun önünden çekilen devreme çevirdim. Dik durmaya çalışıyor, gözlerini şehit askerlerinden bir saniye bile ayırmıyordu. Uzman çavuşlardan birinin gür sesi kulağımın dibinde yankılandı. 
“'Kara kasım Karakolu. İstiklal Marşı için rahat! Hazır ol! Tüfek omuza! Selam dur! Dikkat!”
Her kasım ayında yaşanan saldırılardan adını alan karakola, bu yıl beklenenden bir ay önce düşmüştü kurşunlar ve hepsinin de tek bir adresi vardı: Ben.
 
''Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!''
(Mehmet Akif Ersoy – İstiklal Marşı)
 
Hep bir ağızdan söylenen marşımızın yankısı dağlarda devam ederken, karakolu tekrar rahatsız edici sessizlik esir etmişti. Sadece birkaç saniye... Ama bana çok uzun gelen birkaç saniye. Barış, mikrofonun önüne geçti. Sıkıntıyla nefes alıp vermesini ben dâhil tüm karakol duyuyordu.
“Konuşmalarını yapmak üzere Kurmay Yüzbaşı Olcay Karahanlı'nın tefrişlerini arz ederim.”
Başımı konuşma yapacağım yere doğru çevirdim. Barış'la göz göze geldiğimde “Komutanım,” diyerek selam verdi. İşte sıra bana gelmişti. Duruşumu olabildiğince dikleştirdim. Bu, göz ucuyla da olsa beni takip edecek askerlere biraz da olsa güven aşılamak içindi. Korku ve paniği uzaklaştırmak, muharebe şokunun altındaki akıl ve vücudun isyan etmesini önlemek, ancak kazanılacak olan güven duygusuyla sağlanabilirdi. Derin bir nefes alıp yerimden ayrıldım. Botlarımın altındaki çakıl taşlarının çıkardığı sesten başka etrafta çıt çıkmıyordu. Barış kenara çekildi. Mikrofonun önünde durup ellerimi kürsünün iki yanına yerleştirdim. Birkaç saattir yapacağım konuşmayı zihnimde rafa kaldırmıştım. Hissettiğim gibi konuşacaktım; doğaçlama. Oldum olası, kâğıtlara veya kartlara bakılarak, gözünü kaldırmadan yapılan konuşmalara hiç güven duymazdım. Okuyanlara ya birileri yazıp vermişti ya da kendileri yazmış olsa bile göz teması kurulmadığı için karşıdakinin ruhuna işlemezdi. Öncelikle herkesin ruhu harekete geçmeli, cesareti artmalı, inancı ve güveni kuvvetlenmeli, coşku ve saldırganlık yaratılmalıydı. Aksi halde ne söylenenler ne de dinlenenler bir işe yarardı.
 “Silah arkadaşlarım.”
Yüzleri bana dönük olsa bile, askerlerin hiçbirinin gözlerime bakmadığının farkındayım. Fiziken burada olabilirlerdi ama akılları geceki çatışmada, ruhları şehit kardeşlerinin yanlarındaydı. Onlara toparlanmaları için çok zaman vermiştim ama belli ki kendi başlarına yapabilecek güçleri yoktu. Klişe konuşmalar, bu uğurda bir boklarına yaramayacaktı. Komando olduklarını hatırlamaya, yüreklerindeki kapanan cesaret tohumlarının tekrar açılmasına ihtiyaçları vardı. Cesaret, mertliğin en belirgin özelliğiydi. Dünyada taklit edilemeyen, kişinin kendi içinde sahip olduğu tek şey... Bütün zorlukları yenerdi. Cesur insanın ruhunu hiçbir şey yıkamazdı. Ne yaşadıkları ne yaşayacakları… Sanırım onlara nerede ve kim olduklarını hatırlatmam gerekiyordu. Barış'a döndüm. Bakışlarımı hissettiği gibi başını dikleştirdi. Neden ona baktığımı anlamıştı. Çoğu zaman aynı şeyi düşünürdük ya zaten. Beni destekler gibi hafifçe başını hareket ettirdi.
 “Komando andı için yüksek tutuş!”
Barış hareketlenir gibi oldu. Elimle durmasını işaret ettim. Özel kuvvetlerde olmam, bu andı bilmediğim anlamına gelmezdi. Konuşma yapacağım yerden, her adımımda askerlerin üzerine biraz daha korku salacak gibi sert adımlar atarak ayrıldım. Sanki içimdeki tüm öfkeyi çakıl taşlarına kusuyordum. Verdiğim emirle birkaç saniye şaşıran çocuklar tekrar “Yüksek tutuş!” diye bağırmamla silahlarını havaya kaldırdı. “Benden sonra tekrarla!” diyerek esas duruştaki askerlerin önünde yürümeye başladım.
 
“Korku nedir bilmeyiz! 
Korku nedir bilmeyiz!
Biz dağların erleri,
Biz dağların erleri,
Yuva yaptık göklere.
Yuva yaptık göklere.
Baş döndüren yerlere,
Baş döndüren yerlere,
Engel tanımaz aşarız.
Engel tanımaz aşarız.
Yüce engin dağları
Yüce engin dağları
El verir uzanırız
El verir uzanırız
Mor siyah bulutlara
Mor siyah bulutlara
Ben Türk Komandosuyum.
Ben Türk Komandosuyum.
Düşmanı çelik pençemle ezerim.
Düşmanı çelik pençemle ezerim.
Her yerde ben varım!
Her yerde ben varım!
Havada!
Havada!
Karada!
Karada!
Denizde!
Denizde!
Çölde!
Çölde!
Batakta!
Batakta!
Çatakta!
Çatakta!
Kavaklıda!
Kavaklıda!
Her zaman ve her yerde!
Her zaman ve her yerde!
Hazır!
Daima hazır!
Hazır!
Daima hazır!
Kim!
Komando!
Kim!
Komando!
Olamazsın!
Yah!
Olamazsın!
Yah!
Komandolar!
Allah!
Komandolar!
Allah!
Allah Türk Komandosunu korusun!
Amin!”
Gırtlakları yırtılırcasına bağıran askerler en azından komando andının hakkını vermişlerdi. Ah birde söyledikleri şeylere kendileri inansa... “Esas duruş!” Tüfekler aşağı inip tüm askerler aynı anda hazır ola geçti. Aldıkları kesik nefeslere karşı derin bir nefes alıp tam karşılarında dikildim. Çatışma sırasında yaptıkları hataları üstü kapalı da olsa söylemenin vakti gelmişti artık.
“Bütün korkular ölümden kaynaklanır. Korku nedir bilmeyiz diyebilmeniz için, ölümü hiçe saymanız gerekir. Yani ölümden korkmayacaksınız! Ölüme meydan okuyan asker her zaman kazanır. Kendine güvenen asker hata yapmaz. Silah arkadaşına güvenen asker kara topraktaki yerini almaz!”
Volta atmaya başladım. Gözlerimi güçlü durmaya çalışan toy delikanlıların yüzlerinden ayırmıyordum. Kendimi onların yerine koymaya çalıştım ama başaramadım. Ben hiçbir zaman ölümden korkmadım. Vatan millet aşkı öyle bir işlemişti ki iliklerime, şehit olacağım diye geri durup arkadaşlarımı kurban edeceğime, kahraman olmak için ileri atılıp arkadaşlarımı korudum. “Burası bir birlik. Ayrı hareket etme lüksünüz yok! Kendi canınız için arkadaşınızınkini hiçe sayarsanız,” deyip arkamdaki al bayrağa sarılı tabutları işaret ettim.
“Cenabı Allah'ın huzuruna kanlı elbiseler, ailenizin karşısına ise rengini o kandan alan bayrağa sarılı olarak çıkarsınız.”
Kelimeler dudaklarımdan döküldükten sonra havada birkaç saniye asılı kaldı. Barış'ın ve diğer rütbelilerin gözlerinin benim üzerimde olduğunu hissediyordum. Konuşmaya devam etmek istiyordum ama söyleyeceğim her cümle bizi törenden bir adım daha uzaklaştırırdı. O yüzden şu anda lafı fazla uzatmamalıydım.
 “Mekânınız cennet olabilir ama sevdiklerinize bu dünyada cehennemi yaşatırsınız. Sizin yaşatacağınız tek cehennem o alçaklara olacak. Cehenneminiz ise o dağlar. Allah sizleri bu vatana ve bu millete bağışlasın. Hepiniz Allah'a emanet olun.”
“Sağ ol!”
Birkaç saniye yerimden kıpırdamadım. Kendilerine gelmesini umduğum çocukların yüzlerinde gözlerimi dolaştırdıktan sonra arkamı döndüm. Barış gururlu bir ifadeyle başını dikleştirdi. Başımla törene devam etmesini işaret ettikten sonra yürümeye başladım ve yerime geçmemle Barış'ın sesi duyuldu.
“Şehide saygı atışı için yerlerinize. Marş marş!”
Ön sıradaki bir grup asker ellerindeki tüfeklerle tabutların önündeki yerini aldı. “Esas duruş!” Askerlerin elindeki tüfeğin dipçikleri yerle temas etti. Barış acısını gizlemeye çalışsa da yüzü içinde kopan fırtınaları tüm gerçekliğiyle ortaya koyuyordu. Dişlerini sıka sıka “Şehide saygı atışı için havaya nişan vaziyeti al!” diye kükredi. Askerler silahları havaya tutarken hızlı soluklar alan devrem “Ateş!” diye bağırdı.
 Gökler fırtına bulutlarıyla doluydu ve ardı ardına sıkılan üç el ateşle sanki gök yarılmıştı. Yağmur beklenenden daha hızlı çiselemeye başlarken “Esas duruş!” diye bağıran Barış askerleri yerine gönderdi. 
“Şehitleri uğurlamak için yerlerinize marş marş!”
Uygun adımda tüm askerler yedi tabutun başına geçti. Yaptığım konuşmadan sonra birazda olsa cesaretlerinin yerine gelmiş olduğunu görmek sevindirmişti. “Sağa, sola dön!” Askerlerin çakıl taşlarında çıkardığı seslerle yüzlerini tabutlara dönmesi bir oldu. Hepsi komutanlarının emrini bekliyordu. Barış ise yine gardını düşürmüştü. Birkaç kere dudaklarını araladı. Konuşamayınca derin bir nefes alıp dudaklarını birbirine bastırdı. Hiçbir veda kolay değildi ama şehit uğurlaması vedaların en zoruydu. Sesinin titremesini eskisi kadar gizleyemeyen Barış “Şehidi al!” diye emir verdikten sonra “Dikkat!” diye bağırdı ve selam verdi.
Yağmur şiddetini arttırdı. Şehitler ambulanslara taşınırken gökyüzü artlarından ağıt yakar gibi gürlemeye başladı. İşte o an, bu birlikten başka bir şehit çıkmayacağına dair kendime söz verdim. 
Ölüm sizden korksun askerlerim. Ben size ölmeyi yasaklıyorum. 
**-**

Kurşunlar, sağanak bir yağmurdan farksız bir şekilde yağarken, gecenin karanlığında ışıl ışıl yıldızların üzerinize düştüğünü sanırdınız. Ortalık o an öyle bir hal alır ki, karnavaldaymış gibi hissederdiniz. İlk saniyeler ölüm bile geçmezdi aklınızın ucundan. Sonra can havliyle kendinizi bir sipere atardınız. İşte o zaman ölüm korkusu, ölüm acısını bile bastıracak güçte olurdu. İliklerine kadar işleyen soğuk gibi titretirdi yüreğini. Yıldızlar düşer, kurşundan yağmurlar yağar yeryüzüne ve sen sadece beklerdin. Yağmuru üzerinde hissedeceğin anı...
Çünkü o yağmurda bir tek şehitler ıslanırdı.
Hem Barış’ın ısrarı hem de olası ikinci bir saldırıya karşı birkaç gün karakolda kalmaya karar verdim. Yıldırım aynı yere iki kez düşmezdi belki ama ne karşımızdakiler bir doğa olayıydı ne de biz o kadar şanslıydık. Odanın duvarındaki saate gözüm ilişti. Akşam yemeği vakti gelmişti. Saldırıdan dolayı kopan telefon tellerinin tamiriyle ilgilenen Barış’ın belli ki henüz işi bitmemişti. Sabaha nazaran biraz daha kendilerini toparladıklarına inanmak istediğim askerlerin yanına gitmek için ayağa kalktım. Kapıyı açmamla karşımdaki erin esas duruşa geçmesi bir oldu.
“Onbaşı Tarlacı. Emredin komutanım.”
“Karavana da ne var asker?”
“Şehriye çorbası, taze fasulye, bulgur pilavı, cacık bulunmaktadır komutanım.”
“Rahat,” deyip başımı bir sağa bir sola çevirerek koridoru kontrol ettim. Beklenmedik bir şekilde sakindi. Sanırım herkes çoktan yemekhanenin yolunu tutmuştu. Tekrar heyecan ve gerginlik karışımı bir hisle bana bakan askere başımı çevirdim. “Barış hala karakola dönmedi mi?” diye sorduğumda “Az önce giriş yaptılar komutanım,” diye cevap verdi. Yanıma uğramadığına göre belli ki direk yemekhaneye geçecekti. “Sofra beklemez asker!” diyerek başımla yürümesini işaret ettiğim çocuk esas duruşa geçti. 
“Emredersiniz komutanım.” 
Hızlı bir şekilde yanımdan ayrılan çocuğun ardından yavaşça merdivenlere doğru ilerledim. Aşağı inerken burnuma dolan fasulyenin kokusu, bir an için kendimi ana ocağında hissetmeme neden oldu. Neredeyse evin yolunu unutmuştum. Beş senedir, acil durumlar dışında tek bir gün bile izin almamıştım ve annemi görmeyeli nereden bakılsa üç yıldan fazla olmuştu. Üstelik çoğu zaman aynı şehirde olmamıza rağmen… 
Elleri cennet kokan o kadın, babamın on yedi yaşındayken bana bıraktığı en değerli emanetlerden biriydi ama ben, babamın izinden gidebilmek ve iyi bir asker olabilmek için, onu iki kardeşimle yalnız bırakmıştım. Bu emanete hıyanet sayılır mıydı emin değildim. Çünkü babamın vasiyetinde yazan ilk cümle 'Öncelikle vatanına ve milletine, daha sonra anana ve kardeşlerine sahip çıkacaksın,' idi ve ben 'Önce Vatan' prensibim yüzünden sevdiklerimi geride bırakmayı göze almıştım.
Ben bir bordo bereliydim.
Gerekirse vatan için, aile kavramını unutmak zorunda olan bir asker.
Yemekhanenin kapısına yaklaştığımda duraksadım. İçeride çatal bıçak sesi haricinde neredeyse çıt çıkmıyordu. Belli ki askerler üzerlerindeki ölü toprağını hala atamamışlardı ve bu artık can sıkıcı olmaya başlamıştı. Ağır adımlarla kapıya doğru ilerledim. Yemeğini alan asker kendine bir yer bulmuş, başlamak için benim gelmemi bekliyordu. Herkesin yemeğini aldığına emin olduktan sonra yemekhaneye girdim. Beni görmeleriyle esas duruşa geçen askerlerin aralarından geçerek, masada benim için ayrılan yere doğru ilerledim. Barış, benden önce yerini almıştı ve beni fark etmesiyle yanındaki sandalyeyi rahat oturabilmem için geriye çekti. Milimetrik bir tebessümle teşekkür ettim. O da belli belirsiz başını sallayarak önemli olmadığını söyledi. Yüzümü askerlere doğru çevirdiğimde uzman çavuşlardan birinin gür sesi, yemekhanenin duvarlarını inletti.
“Yemek duası için rahat! Hazır ol! Benden sonra tekrarla!'”
“Allahımıza hamdolsun.
Allahımıza hamdolsun.
Milletimiz var olsun.
Milletimiz var olsun.
Dikkat!”
Uzman çavuş bana doğru döndü. “Komutanım.” Ağzımdan çıkacak iki kelimeyi bekleyen askerlerin üzerinde gözlerimi gezdirdikten sonra “Afiyet olsun!” diye bağırdım. “Sağ ol!” 
“Sizde sağ olun.”
Sandalyelerin yere sürtme sesleri eşliğinde yerime oturdum. Yemekleri incelerken erlerden biri önümdeki bardağa su doldurmaya başladı. Göz ucuyla sürahiyi tutan ellerine baktım. Titriyordu. Sanki en ufak bir hareketimle tüm masa su içinde kalacaktı. Başımı kaldırıp dikkatli bir şekilde askerin yüzünü inceledim. Dünyayı kurtarıyormuş gibi ciddi bir ifadeye bürünmüştü ama benimle göz teması kurmaması, gerginliğini fazlasıyla belli ediyordu.
“Adın ne senin?”
Elindeki sürahi ile esas duruşa geçen asker “Sağ ol!” dedikten birkaç saniye sonra yaptığı salaklığı fark edip yüzünü buruşturdu. “Hüseyin Ahmet Soylu, Kırklareli. Emredin Komutanım.” Babamın adaşının Trakyalı biri olması, boğazıma ufak bir yumru yerleştirdi. Gülsem mi ağlasam mı bilemezken “Rahat,” dedim. “Memleketini söylemesen de ‘h’ harfini yutmandan senin Trakyalı olduğunu anlardım Hüseyin. Kırklareli'nin neresindensin?” Sorduğum soru karşısında hafifçe dudakları aralanan asker “Düğüncübaşı köyündenim komutanım,” dedi. Başımı anladığı belli edercesine salladım. “Lüleburgaz taraflarındaydı sanırım değil mi?” diye sorduğumda “Evet komutanım,” diyen askerin ilk şoku üzerinden attığı hafifçe sırıtmasından belliydi. 
“Bilir misiniz bizim oraları komutanım?”
Barış ve diğer rütbelilerin dikkati bizim üzerimize toplandı. Gergin fısıldaşmalardan anladığım şey, benimle nasıl bu kadar rahat konuşabilmesiydi. Trakya insanı böyleydi işte. Onları geren şey, gereksiz resmiyetti. “Bizim oraları bilirim,” dediğimde gözleri fal taşı gibi açılan askerin daha fazla soru sormasını engellemek için “Git ve yemeğini ye,” dedim. Anında üzerindeki cıvık halden arınıp hazır ola geçti. 
“Emredersiniz komutanım!” 
Sürahiyi masaya koyarken dikkat çekmeye çalışır gibi boğazını temizleyen Barış'a döndüm. Yüzünde çarpık bir gülümsemeyle çatalını eline aldı. “Sırf hemşerin diye sorduğu soruya cevap verdin değil mi?” Onun tabiriyle soğuk nevale biriydim. Ayrıca fazla otoriter olduğum için askerlerle gereksiz muhabbete girmezdim ama konu memleket olduğunda biraz ayrımcılıktan zarar gelmezdi. Bıyık altından gülümserken çatalımı elime aldım. “Telefon hattını tamir edebildiniz mi?” Sıkıntılı bir şekilde nefesini dışarı veren Barış başını hayır anlamında iki yana salladı. “Düşündüğümden daha çok zarar görmüş. Çalışır hale gelmesi birkaç günümüzü alacak.” Bu kötüydü. Hele de cep telefonlarının bile çekmediği bir bölgedeyseniz, birkaç gün dış dünyayla iletişimsiz kalmanızın iyiye çekilecek hiçbir tarafı yoktu. 
“Olcay Komutan Trakyalıymış bea.”
Hüseyin'in fısıltılı konuşması, askerlerin sessizliğinden net bir şekilde duyulmuştu. Dikkatim anında onun oturduğu tarafa kaydı. Gördüğüm manzara karşısında kaşlarım hafifçe çatıldı. Kimse tabağındakilere dokunmamıştı ve dokunacak gibi de görünmüyorlardı. Oturduğum masadakilere göz gezdirdim. Onlarında en az benim kadar ne olduğunu anlamaya çalıştığını fark ettiğimde bakışlarımı devreme kaydırdım. Sıkıntıyla iç çektikten sonra elindeki çatalı bıraktı. İştahı kaçmıştı. Tıpkı diğerleri gibi...
Yemek yememelerinin nedenini şimdi anlıyordum. Hala çatışmanın etkisinden, şehitlerin üzüntüsünden çıkamamışlardı. Her anlamda eskisinden daha güçlü olmaya çalışacaklarına, salak saçma bir kaprisle ruhlarının zayıflığını, bünyelerine de taşıyorlardı. Sivil hayatta bu yaptıkları alkışı hak edebilirdi ama burada yas tutmaları sadece kendilerine değil, vatana da zarar vermek demekti.
Sandalyenin ayaklarını geriye doğru sürterek ayağa kalktım. Masadakilerin dikkatini çekmiştim ama askerler sadece önlerine bakıyorlardı. Zaten yüzüme bakacak cesaretlerinin olmasını beklemiyordum. Sanırım bu askerleri yontmam sandığımdan da uzun sürecekti. İşin kötüsü, kış yaklaşıyordu ve benim fazla vaktim yoktu.
“Yas tutmak insanlar içindir,” dediğimde birkaç askerin kaçamak bakışlarını yakaladım. En azından dinliyorlardı. “Daha birkaç saat önce yedi tane kardeşimizi şehit verdik. Hem de onların kanlarının tek damlasına değmeyecek olan çakallar yüzünden. Yas tutmak istemeniz normal. Hepimiz insanız ama sizin burada bir göreviniz var.” Ellerimi yumruk yapıp masaya dayayarak öne doğru eğildim. “O yedi şehidin acısı yumruk gibi boğazınızda dururken devriyeye de çıkacaksınız, nöbette tutacaksınız, pusuya, intikale, operasyona da katılacaksınız,” deyip yumruklarımı sertçe masaya geçirdim. Birkaç saniyede olsa masadakilerin havalandığına yemin edebilirdim. Askerlerin hepsinin bana baktığına emin olduktan sonra “Yemekte yiyeceksiniz!” diye bağırdım.
“Burada yas tutmayacaksınız. Komando olmak yürek ister. Size bu yüzden komando dendi. Sivilde önünüze çıkan herhangi birine sorun bakalım komando ne demek diye? Korkak, karı gibi kapris yapan asker diye bir tanesi tanımlar mı? Hepsinin gözünde kahramansınız. Bu işin zorluğunu yaşamayan kimse bilmez ama siz ite köpeğe inat yaşayacaksınız lan. Duydunuz mu beni? Her şeye, herkese rağmen yaşayacaksınız.”
Kendimi geriye doğru itip doğruldum. “Şehitlik en büyük mertebe ama şehit olana kadar askersiniz. Komandosunuz. Sizden beklenen her şeyi yerine getirmek zorundasınız. Ölen kardeşlerinizin kanının yerde kalmaması için daha güçlü olacaksınız. Vatanınıza milletinize daha sıkı sarılacaksınız. Size kurşun atanlar anlayacak ki yel, karadan bir şey koparamaz.” Neredeyse nefes bile alma gereği duymadan bağırmış, gırtlağımı sızlatmayı başarmıştım. Yerime oturup yemeğime başlamadan önce askerlere son sözümü söyledim.
“Komutanınız olarak emrediyorum. Yiyin yemeğinizi!”

Yorumlar