Yarasa ve Kedi - 10. Bölüm
ZÜMRÜT
Etmemeliydim.
Evet, kesinlikle etmemeliydim.
Ben o kritik anda, canımı, yani kimliğimin ifşa olma riskini, Şakir’in eline nasıl bırakmıştım? Tamam... onun, benim 'Kedi Kadın' olmadığımı kanıtlamak için Buğra’nın yanımdayken mesaj atması iyi bir taktikti ama ne yazdıysa, adam bir anda 180 derece dönmüştü. Soğuk, mesafeli ve tam kalbe nişan alan o sözler...
Gerçi bu onun özüydü ama toplantı odasında bir an… Kısacık bir zaman diliminde benden, yani Zümrüt’ten hoşlandığını düşünmüştüm. Sadece Kedi Kadın'ın maskesinin altındaki cesaretten değil, benim o anki fikirlerimden, zekamdan etkilendiğini zannetmiştim ve bu üzerimdeki gergin hali, biraz da olsa rahatlatmıştı.
Fakat Şakir ne mesaj yazdıysa, o anlık rahatlama yerini bir anda, damarlarımdaki kanı donduran bir dehşete bıraktı. O gerilim, beni sanki yüksek voltajlı bir elektrik akımı gibi çarpmıştı. Kalbimin o kadar hızlı atmasının nedeni artık adrenalin değil, saf, yıkıcı bir hüzündü. Buğra’nın gözlerinde zar zor yaktığım ışık bir anda sönmüş, duvarları eskisinden bile daha kalın ve yüksek bir şekilde örülmüştü.
Toplantı odasından çıktığım an, gözlerime dolan yaşları tutma gereği duymadım. Artık maske takacak halim kalmamıştı. Hızlı, neredeyse koşar adımlarla tuvalete doğru ilerlerken, koridorun ortasında Aslı yolumu kesti. Aslı, her zamanki gibi sinsi bir ilgiyle dolu bakışlarını üzerime dikmişti.
“Ağlıyor musun sen?”
Bakışlarımı yakalamaya çalıştı. Omuzlarımdan tutmaya yeltenen ellerini hızla geçiştirdim. Fakat ben ona ağladığımı, bu kadar zayıf bir anımı göstermemek konusunda inatçıydım. "Hayır, alerjim var sadece," dediğimde, sesimin titremesi yalanımı ele veriyordu. Bana garip, inanmaz bir bakış attığını, "Neye?" diye sorduğu andaki o uzayan, alaycı ses tonundan bile anlayabiliyordum. Sesindeki sahte şefkat, mide bulandırıcıydı.
“Sana. Şimdi çekil önümden.”
Bunu hangi cüretle, hangi çaresizlikle söylediğimi bilmiyordum ama ilk kez ofisten birine bu denli diklenmiştim, hem de Aslı gibi bir dedikodu makinesine. Kontrolü kaybetmiştim. Omuz atarak yanından geçtiğim kadının, arkamdan "Seni düşünen de kabahat," dediğini duydum. Sanırım birkaç hakaret içeren söz daha söylemişti ama hiçbiri umurumda değildi. Beni düşündüğü yoktu. Tamamen ağladığımı görmek, bu bilgiyi en kısa sürede, ofise en yalan yanlış, en dramatik haberlerle yaymak için o sahte 'iyiymiş' rolü yapıyordu.
Tuvalete girdim ve kendimi, en sondaki kabinlerden birine aceleyle kilitledim. Panik o kadar büyüktü ki, tüm o kurumsal görgü ve tiksintiyi unuttum. Hayatta en iğrendiğim şeylerden birini yaparak, herkesin kullandığı o soğuk porselen tuvalet kapağını kapatıp oturdum. Tek tesellim ve güvencem, sabahın bu erken saati olması ve her akşam bu tuvaletlerin baştan aşağı çamaşır suyuyla yıkanmasıydı.
Hemen sifona bastım. Suyun gürültüsüyle oluşan kalın perdenin arkasına sığınarak hıçkırıklarımı serbest bıraktım. Ağlamamı su sesinin arasına karıştırarak, içimdeki tüm o hayal kırıklığını, ihanet hissini ve korkuyu dışarı akıttım. Buğra'nın o donuk, soğuk tavrı gözlerimden, söylediği sözler kulaklarımdan gitmiyordu.
‘Umar, Fikrin için teşekkürler, Çıkabilirsin.’
Evet, Kedi Kadın'ı değil ama maskesiz, sıradan, çaresiz Zümrüt'ü telefonsuz bir şekilde o odaya girerek pişman etmiştim.
“Her şey yolunda mı?”
Ses tonundan kime ait olduğunu anlayamadım. Büyük ihtimalle, sifonun dolmasıyla oluşan sessizlikte, benim ağlamam ortaya çıkmış olmalıydı. Tekrar yakalanma paniğiyle irkildim. “Evet,” derken, sesimin ağlamaklı çıkmasına engel olamadım. Hızla elimi sifona uzattım ve tekrar bastım. Böylece ağlamaklı sesim, yeniden yükselen suyun sesiyle karıştı.
“Bir şeye ihtiyacın var mı?”
Derin bir nefes alırken, ağlamaktan yorgun düşmüş bir sesle konuştum. Sesimdeki alaycı tonu gizlemeye çalışmadan “Yalnızlık haricinde mi?” diye sordum. “Yok, sağ ol.”
Kadın, anında mesajı alarak kapımın önünden uzaklaştı. Topuklu ayakkabılarının çıkardığı sesin uzaklaşmasını duyabiliyordum. Ancak bu, kendi ayağıma sıkmaktan farksızdı. Aslı'nın ardından şimdi bu kadına da kaba davranmıştım. Sert çıkışım onu sinirlendirdiyse – ki aksini düşünmek saçma olurdu – şu anda 'Tuvalette ağlayan, tuhaf ve kaba kız'dedikodusunu yaymak için ofise doğru ilerliyordu ve Aslı o kızın ben olduğunu zevkle vurgulardı.
Bir an önce buradan ayrılmalıydım. Masama ne kadar hızlı geçersem, tuvaletteki kız ihtimalinden o kadar çabuk uzaklaşırdım.
Kabinden çıktım. Kimse yoktu. Sessizlik, az önceki çalkantılı anların ardından rahatlatıcıydı. Hızla aynaya yaklaştım. Gözlüklerimin çerçevesi arasından bana bakan yeşil gözlerim şişmiş, adeta kan çanağına dönmüştü. Sadece gözlerim değil, tüm yüzüm saçma sapan bir pembe-kırmızı tonla kaplanmıştı. Kahretsin, bu kadar stres beni anında kızarmaya mı başlatıyordu?
Panikle lavabonun yanına koştum. Gözlüğümü çıkarıp ıslanmasın diye dikkatlice kenara bıraktım. Ellerimi musluğun altına soktum ve suyu en soğuk ayara getirdim. Normal rengime dönene kadar yüzüme sert, ritmik hareketlerle buz gibi su çarptım. Soğuk, derimin üzerindeki yanmayı hafifletiyordu. Suya dayanıklı makyaj yaptığım için şanslıydım; en azından makyajım akmamıştı.
Son bir kez, gözlüğümü takıp aynada kendime baktım. Gözlerim hâlâ aynı, yorgun ve şişmişti ama en azından yüzüm normal sayılabilecek, sağlıklı bir tona geri dönmüştü. Tamam. Bu, idare ederdi. Artık maskeyi takma zamanıydı: Ne kadar çaresiz hissedersen hisset, dışarıya "Her şey kontrolüm altında" mesajını verecektin.
Şimdi dışarı çıkmalı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi, Şakir'in yanına gidip Buğra’ya ne yazdığını öğrenmeliydim.
Dediğimi yaptım. Tuvaletten çıktığım gibi, sanki ayaklarımın altından kayan zemini tutmaya çalışıyormuşum gibi, hiçbir yere uğramadan masama doğru kararlı adımlarla ilerledim. Ofis yavaş yavaş dolmaya başlamıştı; klavye sesleri, uzaktan gelen telefon konuşmaları... Neyse ki henüz kimsenin dikkati, ağlamaktan şişmiş gözlerime çevrilmemişti.
Yerime oturdum. Bilgisayarımı açarken, hemen karşımdaki masada oturan Şakir’e o anki öfkemi yansıtan, buz gibi, ters bir bakış attım.
“Telefonumu alabilir miyim?”
Sesim, isteğimden çok bir emir gibi çıkmıştı. “Neyin var senin?” diye sorduğunda önümdeki bilgisayardan gözlerimi ayırmadan elimi ona doğru uzattım ve “Telefon,” diye tekrarladım. Masalarımızın arasındaki şeffaf ayrımın üzerinden telefonumu uzattı. Aldığım gibi uygulamaya girdim ve ne yazdığına baktım. Okuduğum satırlar, midemin kasılmasına neden oldu
“Çift anlamlı cümlelerden hoşlanmam.
Fakat pişman olup olmadığım sorusunun tek bir cevabı var.
Hiçbir anından pişman değilim.”
“Sen pişman mısın?”
“Hayır.”
“Bu yasak aşkımıza devam edebiliriz anlamına mı geliyor?”
Okuduklarım karşısında dilim tutuldu. Kalbim, göğüs kafesime sığmayacak kadar hızlı, düzensiz atıyordu.
Yasak aşk mı? Ortada aşk falan yoktu! Bu, tamamen fiziki, tutkulu, tek gecelik bir durumdu. Sadece, evet, etkisi tüm bir ömre bedeldi. Bu, aşk sayılır mıydı? Aşk denilen şey midede kelebeklerin kontrolsüzce uçuşması değil miydi? Benim şu anda mideme öküz oturmuş olmalıydı; ağırlık, gerilim ve suçluluk hissiyle doluydu. Bu, aşk falan olamazdı. Bir tür aşksa da, böylesi bir keşmekeş, böylesi bir nefes kesen gerilim bana göre değildi.
Ah Şakir… AH! Resmen, beni kurtarmak isterken daha büyük bir felaketin içine atmıştı.
Görünüşe göre, Buğra'nın benim Kedi Kadın olduğuma dair inancını besleyecek hiçbir şey bırakmamıştı. Bu açıdan ona minnettardım. Uygulamayı silerdim, sonsuza kadar onun benim ilkim olduğunu bilerek işime devam ederdim ve olay kapanırdı. Üzerimdeki baskının hafiflemesi gerekiyordu değil mi?
Hayır… Şakir’in o son sorusu—“Bu yasak aşkımıza devam edebiliriz anlamına mı geliyor?”—ile okyanusun dibinde, nefessiz kalmış gibi hissediyordum. Allah aşkına, bunu yazarken ne düşünmüştü? Bu, 'Benden şüphelenmeyin' demek değildi, resmen ‘Sende benden hoşlanıyorsun, beni bul ve devam edelim,’ demekti!
Buğra, bu cüretkâr mesaja sinirlenmiş ve o siniri benden, yani masum Zümrüt'ten çıkarmış olabilir miydi? Ya da daha kötüsü, mesaj hoşuna gitmişti ama ben 'Kedi Kadın' olmadığım için gereksiz bir samimiyet kurmak, bu 'yasak aşka' ihanet etmek istememişti. Hayal kırıklığı onda sinir yapıyor olabilir miydi?
Başımı ellerimin arasına aldım. Şakir'in "yardımı," beni iki ateş arasına sokmuştu: Hem ifşa olma korkusu hem de reddedilme acısı... Masamda oturmuş, telefonumdaki birkaç satırlık metin üzerinden, patronumun karmaşık psikolojisini çözmeye çalışıyordum. Acınası bir durumdaydım…
“Pişt!”
Belli belirsiz, kısık bir fısıltıyla çıkan sesle, başımı yavaşça kaldırdım. Şakir, masasının arkasından bana doğru afallamış bir ifadeyle bakıyordu. Bense içimdeki öfke fırtınasına o kadar yeniktim ki, sadece bakışlarımdaki o kızgın ateşi, patlayıp ofisi yakmadan kontrol etmeye çalışıyordum. Yüzümdeki tüm o kızarma, ağlama izleri gitmiş, yerini soğuk, çelik gibi bir kararlılığa bırakmıştı.
Şakir, etrafı kolaçan ettikten sonra, kimsenin dikkatini çekmemek ister gibi bana doğru eğildi. “İçeride bir şey mi oldu?” Hayır, olan her şey dışarıda olmuştu.
“Bugün benimle konuşma,” dedim dudaklarımı sessizce kıpırdatarak.
“Ne?!”
Anlamadığını düşünerek söylediğim şeyi sadece onun duyacağı bir tonda tekrarladım. “Onu anladım Kıvırcık. Ne alaka olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
Kalbini kırmamak için, kendimi meşgulmüş gibi bilgisayar ekranına sakladım. Fakat Şakir, duracak gibi değildi. Oturduğu yerden kalktığını gösteren sandalye sesi kulaklarımdan gitmeden, yanımda, masamın hemen dibinde bitti. Oturabileceği boş bir sandalye olmadığı için ayaktaydı ama üzerime doğru eğilmişti ve sadece benim duyacağım şekilde, yalvarır bir tonda “Konuşalım mı biraz?” diye sordu. Başımı kaldırdım ve ona o en sert, en net ters bakışımı attım.
“Beni anlamıyor musun sen?”
“Anlamaya çalışıyorum,” dedi, hâlâ kısık sesle.
“Anlayamazsın,” dediğimde, sesim bir tık yükselmişti. Yan masamda oturan Kubilay, Bedirhan ile hararetli bir konuyu konuştuğu için bu çıkışımı duymamış olmalıydı. Fakat bu sefer şanslı olmam, her zaman olacağım anlamına gelmiyordu. Gerginliğimizin ofisin ortasında patlamasına izin veremezdim.
Ani bir kararla, sandalyemi geriye doğru iterek ayağa kalktım. O kadar hızlı kalkmıştım ki, Şakir son anda uzanıp yakalamasa, sandalyemi büyük bir gürültüyle yere düşürmüş olacaktım. Hızla telefonumu kotumun arka cebine sıkıştırdım. Çantamın içinden sigara paketimi alarak, sesi gayet normal, sıradan bir iş arkadaşına sorulabilecek tonda, “Sigara içeceğim. Eşlik eder misin?” diye sordum. Ama bakışlarımla Şakir’e ‘Yürü, dışarı! Hesaplaşmamız gereken bir konu var ve hemen şimdi!’ diye bağırıyordum.
Anında mesajı alan arkadaşım, yüzündeki karmaşık ifadeyle hemen sandalyemi yerine sürüyerek bıraktı ve peşimden ilerledi. Arkamızda bıraktığımız ofis gürültüsü ve mesaileri başlatan iş arkadaşları umrumda değildi. Acilen, Şakir'le aramızdaki bu 'yasak aşk' felaketini konuşmalıydım. Teras, şu an için tek güvenli sığınağımızdı.
Tabi… Terastakileri görene kadar.
Ajansın terasına çıktığımda, günün erken saatine özgü sert havanın serinliğiyle ürperdim. Gözlerim hâlâ şişkin ve sızılıydı. Birkaç kişi daha çayları, kahveleri ve dertleriyle beraber sigara keyfi yapıyordu. Onlardan uzağa, köşedeki rüzgârdan nispeten korunaklı bir alana doğru ilerledim.
Sigara paketimden bir dal aldım. Soğuk dudaklarıma kıstırdım ve yine paketimin içindeki çakmağımla yaktım. Çakmağın alevi, yüzümdeki gerginliği kısa bir an için aydınlattı. Derin bir nefes alarak, nikotinin acı ama rahatlatıcı dumanının ciğerlerimde dolanmasına izin verdim.
Şakir sigara içmiyordu. Bu yüzden sadece yanımda, elleri cebinde dikilmeye başlamıştı. Hemen konuya girdi.
"Neden ağladın?"
Gözlerim hâlâ sızlarken, dumanımı Şakir’den ve diğer insanlardan uzak bir tarafa, rüzgârın götüreceği yöne doğru üfledim ve sesimi alçak tutarak, "Senin yüzünden," dedim. Kaşları anında çatıldı. Ne yaptığını, neden böyle bir şey söylediğimi zihninde tarıyordu. Ona doğru yaklaştım ve sahte bir gülümseme takındım. Dışarıdan, normal bir konuşma yapıyormuşuz, belki de bir proje hakkında tartışıyormuşuz gibi görünmeliydik.
“O attığın son mesaj yüzünden bana nasıl davrandı haberin var mı?” diye fısıldadım, sesimde sitem ve öfke fısıltıya rağmen bariz bir şekilde belliydi. “Anlatırsan olacak,” diyen Şakir, savunma mekanizmasını çoktan devreye sokmuştu.
“Hiçbir anlamım yokmuş gibi.”
“İstediğimiz bu değil miydi?”
Ses tonu son derece sakindi. Kaşlarımı çattım. Şakir, bizi dinleyen birileri var mı diye terasın diğer köşelerini kontrol etti. Ardından gözlerini tekrar bana dikti. “İstediğin onun senin olduğunu anlamaması değil miydi?” diye sordu. “Sen onun için ofiste sıradan birisin Zümrüt. Hiçbir anlamın yok.” Doğruydu. Mantıksal olarak yüzde yüz haklıydı. Ama neden bu benim canımı bu kadar acıtmıştı? Canımı acıtan, kurtuluşum muydu?
“Tamam… Haklısın. Peki o attığın mesaj da neyin nesiydi?”
“Cevap verdi mi?”
Bunu bilmiyordum. Sigaramı dudaklarımın arasına sıkıştırdım ve arka cebimden telefonu çıkardım. Ekran kilidini açtığım gibi karşıma mesajlaşmamız geldi. Vermemişti. Son mesajımız, Şakir’in o cüretkâr sorusu olarak duruyordu.
“Vermemiş,” diyen Şakir’in de benimle birlikte, ekrana neredeyse yapışarak baktığını son anda fark ettim. Sigaramdan uzun bir duman çektim. Öfkem geri gelmişti.
“Böyle bir mesaja cevap verilir mi Allah aşkına?”
“Vermemesi onun hayrına olur.”
Kaşlarım çatılırken “O ne demek?” diye sordum. Şakir bana gerçekten anlayıp anlamadığımı sorgular gibi baktı. Gözlerinde, basit bir gerçeği nasıl göremediğime dair bir hayret vardı.
“Bir gecelik bir durumu ofis aşkına dönüştürmesi kuralları çiğnemek anlamına geliyor.”
Partiyle ilgili öyle bir kural olup olmadığını düşünürken sanki ne düşündüğümü anlamış gibi “Ofis aşkı yasak Zümrüt, hatırlamıyor musun?” diye sordu. Aslında o kural: ofiste, yani çalışma saatleri içinde ve şirket içi hiyerarşiyi etkileyecek ilişkiler yasaktı. Dışarıda, herkes kendi özeline karışamazdı. Ama Buğra gibi bir adam, gri alanları bile siyah-beyaz görürdü.
“Neyse ne… Sen neden böyle bir mesaj yazdın?”
Tam o sırada, teras kapısından çok yakınımıza gelen, çay ve sigara içmek isteyen iki meslektaşımızla duruşlarımız dikleşti. Şakir gülümseyerek, anında bir rol takındı. “Çünkü benim canım arkadaşım,” diyerek konuya sanki şaka yapıyormuş gibi girdi. “Yaptığın şeyin amacı buydu.” Tam ona bağırmak üzereydim ki telefonum titredi. Anında içimi bir panik dalgası kapladı. Ekran kilidini açtığım anda, gözlerim yuvalarından çıkacak gibi oldu.
“Senin yüzünden birinin kalbini kırdım.”
Bu biri bendim… Bana, beni kırdığının mesajını atmıştı. “Ne yazmış?” diye soran Şakir’e mesajı gösterdim. Kaşları çatılırken “O şerefsiz senin kalbini mi kırdı?” diye sordu. Bir anda kabarması yüzünden sesi de normalden bir tık yüksek çıkmıştı. Yanımızdaki kişilerin bakışları kısa bir an üzerimize çevrilince, hafifçe gülümsedim ve yüzüme sahte bir neşe yerleştirerek "Yok öyle bir şey," dedim. Aynı anda gözlerimi belerterek, Şakir’e susmasını işaret ettim. Özür dileyen bakışlarının altında, Şakir bana doğru biraz daha eğildi ve "O zaman bu mesajı bana açıkla," diye fısıldadı.
“Sen öyle bir mesaj atmışsın ki adam öfkeyle dışarı çıkmamı istedi. Sadece olan bu.”
“Sen de bu yüzden ağladın?”
Buna cevap vermek istemedim. Çünkü tam olarak neden ağladığımı, bu kadar karmaşık duyguların hangisine yenik düştüğümü ben de bilmiyordum.
Şakir, omzuma düşen saçlarımı yavaşça geriye attı. Yüzündeki ciddiyet, terasın serinliğinden daha keskin ve netti. “Bak kıvırcık,” dedi. “Benim o mesajı atmamdaki neden şuydu: Karşımızda Kedi Kadın'ın, Batman'i sadece 'seni buldum' demek için aramayacağını bilecek kadar zeki bir adam var. Bu mesajların önünü kesmek adına, niyetini belli edecek, hatta abartacak bir mesaj attım. Zaten cevap vermeyeceğini ya da olumsuz bir cevapla bu defteri kapatacağını biliyordum. Çünkü attığı tüm mesajlar bu yola çıkıyordu.”
Öyle miydi?
Ama ya ben o defteri kapatmak istemiyorsam… Ya o kısa anlık ilişki, zihnimde bir sayfa değil, bir cilt açmışsa? Buğra, o soğuk adam, ilk kez duygusal bir açık vermişti. Bu, bir davetti. Ve ben, Şakir'in tüm planına rağmen, o davete icabet etmek istiyordum.
“Sakın cevap verme.”
Şakir’in sesi, terasın soğuk ve cüretkâr rüzgârına rağmen keskindi. Bu adam görmeyeli düşünce mi okumaya başlamıştı? Tam da parmaklarım Buğra’nın mesajına cevap yazmak için ekrana kaymaya hazırlanırken müdahale etmişti.
“Neden?” diye sorduğumda, “Çünkü,” dedi ve söyledikleri kafama daha iyi kazınsın diye o kararlı, analitik gözlerini benimkine kilitledi.
“Çünkü bu, muhabbet etmek anlamına gelir. Bizim amacımız bu konuyu, Kedi Kadın kimliğini sonsuza dek kapatmak değil mi?”
“Ama…” dediğim, sitemle karışık o tek kelime havada asılı kaldı. Buğra'nın vicdan azabı çekmesi, bende bir umut kırıntısı yaratmıştı. Belki de konuşmaya değerdi.
Şakir, aceleci bir hareketle parmaklarımın arasında kalmış izmariti nazikçe alarak terasın küllüğüne attı. "Eğer tekrar mesaj atmaya kalkarsa," dedi, planının son aşamasını açıklıyordu. "O zaman benim yazdığım o son mesaja cevap vermesini istersin. 'Yasak aşk' meselesine. Hayır diyeceği için de konu kökten kapanacaktır."
Sıkıntılı bir iç çekerken, koluma girdi ve beni kararlı bir şekilde içeriye doğru çekiştirdi. Soğuk havadan kurtulma bahanesiyle beni o kritik 'Cevap verme' eylemine zorluyordu.
Tam terastan ajansın renkli zemine adım atmıştık ki tanıdık bir kokuyla çarpışmam bir oldu; parfümü, kahve ve o belirgin, temiz ütü kokusu.
Buğra…
Karşımda, yüzünde keyifsizlikten ziyade, sert bir sorgulama ifadesiyle duruyordu. Gözleri, Şakir’in kolumu tutuşuna takılıp kalmıştı. Şakir, anında kolumu bıraktı. O an, zaman yavaşladı.
İşin kötü yanı şuydu: Benim açık olan telefonum, Buğra'nın o son mesajı, “Senin yüzünden birinin kalbini kırdım,” ile beraber, avucumun içinde, tamamen görünür bir şekilde aramızda duruyordu.
Siktir!
Yorumlar
Yorum Gönder