Yarasa ve Kedi - 11. Bölüm
BUĞRA
Yeni fikirle birlikte toplantı odasının havası bir anda değişmişti. Ekibin enerjisi zirveye ulaşmıştı. Toplantı odası, o kadar gürültülüydü ki dışarıdaki insanların ne konuştuğumuzla ilgili en ufak bir fikrinin olduğunu bile sanmıyordum ama içerideki herkes birbirinin dilinden fazlasıyla anlıyordu. Bir tek ben… Ne cam cepheden görünen eşsiz İstanbul manzarasına ne de ekrandaki milyon dolarlık bütçeye odaklanabiliyordum. Söylenen fikirler zerre kadar umurumda değildi ki bu benim için bir ilkti.
Zihnim, tamamen tek bir kişiye, bir tek isme takılmıştı: Zümrüt Umar.
Yüzündeki kırgınlık, kelimelere dökülmeden bile kalbime saplanan sessiz bir sitem gibiydi. Benim hızımla, benim inadımdan kaynaklanan bir haksızlığın içine istemeden çekilmişti. Onun o ifadesi — incinmiş ama dimdik duran — öyle canlıydı ki, vicdanına yaptığı baskı, ekrandaki en çarpıcı grafiklerden bile daha parlaktı.
Kedi Kadın olmaması onun suçu değildi. Tüm doneler, mantıksal ve rasyonel kanıtlar, onun o geceki gizemli kadın olmadığını zaten gösteriyordu ama içimdeki o lanet his…
O his, mantığın tam karşısında, kör bir inadın yanında duruyordu ve itiraf etmek gerekirse, bir anlığına onun Kedi Kadın olmasını istemiştim. Bu düşünceyi kendime bile söylemekte zorlanıyorum ama... mesele fiziksel çekim değildi. Onun güzelliği, o geceki tutku ya da anı değil.
Hayır.
Beni çeken şey, zekâsıydı.
Karanlıkta bana meydan okuyan o kadınla, toplantı odasında yaratıcı yanını kullanan Zümrüt’ün aynı kişi olma ihtimali… büyüleyici bir denklem gibiydi. Eğer öyle olsaydı, yaşadığım o tutku sıradan bir dürtü değil, zihinsel bir bağa dönüşecekti. Ve bu düşünce, tehlikeli biçimde hoşuma gidiyordu.
Ama değildi.
Değildi işte.
Ve bu gerçekle yüzleştikçe içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Peşine düşmemem gereken bu konu, merakımı öyle bir kamçılıyordu ki, Kedi Kadın’ı bulmadan tatmin olacak gibi değildi. Bu, zihnime yerleşmiş, çözülmesi gereken takıntılı bir hedefti. Öfkem ona değildi yani, tamamen kendimeydi.
“Bu yasak aşkımıza devam edebiliriz anlamına mı geliyor?”
Mesajın kelimeleri gözlerimin önünde dondu kalmıştı. Bir anlık sessizlik, sonra beynimde yankılanan bir gök gürültüsü… Öfke, öyle hızlı çaktı ki sanki damarlarımdaki kan değil, saf adrenalin dolaşıyordu.
Ne yapıyordum ben?
Nasıl bu kadar düşüncesiz olabilmiştim?
Ofis kuralları, evlilik statüm, mahkeme süreci... Hepsi, tek bir anlık zayıflık yüzünden paramparça olabilirdi. Mantığımın en keskin sesi bile bu kadar net haykıramazdı: Bu tuzak.
Bana bu mesajı atan kişi Zümrüt değildi, onu anlamıştım. O geceki kadın — Kedi Kadın — hâlâ tenimde yankılanıyordu. Dokunuşu, sesi, o nefesinin sıcaklığı…
Bunların hiçbirini inkâr etmiyordum ama o an fark etmiştim ki, bu his, duygusal bir bağ değil, dikkatlice hazırlanmış bir zehir olabilirdi ve ben, isteyerek o zehri içmiştim.
Şimdi ise bu mesaj, zehrin ikinci dozu gibiydi. Yalnızca beni baştan çıkarmak değil, beni yıkmak için hazırlanmıştı.
Boşanma sürecindeydim. Anastasia, avukatlarının yönlendirmesiyle tazminatı astronomik rakamlara taşımış, her yolu denemeye başlamıştı. Ne yazık ki kızım Arven’in huzuru, onun umurunda bile değildi. Bir anne değil, bir savaş taktiği gibiydi artık Anastasia; duygusuz, stratejik, hesaplı.
Peki bu mesaj da o stratejinin bir parçası olabilir miydi?
Kendini temize çıkarmak, kendi ihanetini haklı çıkarmak için benim ihanetime ihtiyaç duymuş olabilirdi. Belki de o geceki kadın, Anastasia’nın sahneye sürdüğü bir figürandı. Belki de her şey, beni çamura batırmak için planlanmıştı.
Siktir.
Böylece elinde istediği tazminatı alacak çok güçlü bir koz olurdu. O gecedeki benimle olan görüntülere ulaşamazdı. Kedi Kadın’a yardımcı olduğumu düşünürken aslında en çok kendime olmuştum. Hoş, video görüntüleri dursaydı da onlara ulaşabileceğini ve mahkemeye sunacağını düşünmüyordum. Bu onu zararlı çıkarırdı ama o gecenin ardından yaşananları Patronlarıma sunabilirdi. Bu da ona istediğini vermezsem… İşim, itibarım, kızım… Hepsi bir anda elimden kayabilirdi.
Ama… bu planın da açıkları vardı. Birincisi, o partiye dışarıdan kimse giremezdi. Güvenlik protokolü titizlikle uygulanıyordu; giriş listeleri, gizli davetiyeler… Anastasia oraya sızamazdı. Sızsa bile ortamda kendini belli ederdi.
İkincisi — ve en önemlisi — o gece oraya gideceğimi hiç kimse bilmiyordu. Arven, o gece annemdeydi. Onun uyuduğundan emin olduktan sonra sessizce çıkmıştım. Kendi arabamı bile kullanmamış, üç kez taksi değiştirerek adeta gölgede kaybolmuştum. Beni izlemesi, takip etmesi mümkün değildi. En azından ben öyle sanıyordum.
Ama sonra…
Kedi Kadın’ın beni eliyle koymuş gibi bulduğu o anı hatırladım. Karanlığın içinden, doğrudan bana yürümüştü. Sanki orada olacağımı biliyordu. Sanki kim olduğumu biliyordu.
Tüm bedenim o an tekrar gerildi. Acaba gerçekten takip mi edilmiştim?
Ah… Benim gibi eğitimli ve her an tetikte olan birinin, takip edildiğini fark etmemesi imkânsızdı.
'Yasak aşk' ibaresiyle attığı mesaj, tam anlamıyla kuyu kazmalıktı. Bunu düşündüğüm o anlarda, içimde yükselen ve kontrol edemediğim öfkem, Kaf Dağı’nın zirvesinden bana el sallıyordu. Bir yanda haksız yere kırdığım bir masumiyet, bir yanda kim olduğunu çözemediğim ama bana meydan okuyan bir zekâ ve en sonunda… içinde kaybolduğum bir tuzak.
Bu savaşta artık düşmanımın kim olduğunu bile bilmiyordum ama bildiğim tek bir şey vardı:
Birileri benim zaafımı bulmuştu.
Ve o zaafın adı, Kedi Kadın’dı.
“Buğra Bey, sizce hedef kitlemiz için bu tagline fazla mı agresif?”
Eda’nın cümlesinde geçen iki kelime, zihnimde yankılandı: Buğra Bey ve agresif. İkincisi fazlasıyla yerindeydi. Evet, agresiftim. Sert bir tonla bastırdığım öfkem, yalnızca yaratıcı bir eleştiri sınırını değil, karşımdakinin gururunu da ezip geçmişti. Şimdi o kırığın bedelini ödemem gerekiyordu. Bu, sadece profesyonel bir gereklilik değil; kendi iç disiplinimin, hatta karakterimin bir sınavıydı.
Boğazımı temizledim, ses tonumun kararlılığını ayarlayarak konuşmaya başladım.
“Arkadaşlar…”
Sorusuna henüz cevap vermediğim için Eda’nın gözleri üzerimdeydi. Seslenişimle diğerleri de sustu, dikkatler bana yöneldi. “Siz devam edin,” dedim, sandalye geriye kayarken.
“Benim ufak bir işim var. Birazdan gelirim.”
Cümlem biter bitmez odada bir uğultu yükseldi.
Buğra Yıldırım’ın en kritik toplantıyı yarım bırakması, kolay rastlanır bir şey değildi. Eda hemen “Bir sorun mu var efendim?” diye sordu, sesinde hem endişe hem şaşkınlık vardı. “Bilmeniz gereken bir durum değil,” dedim kısa bir tonla.
Ceketimin düğmesini iliklerken gözlerimi masadakilerin üzerinde gezdirdim ama hiçbiriyle gerçek bir temas kurmadım.
Zihnim, o anda çoktan odadan çıkmıştı. Vücudum sadece onu takip ediyordu.
Zümrüt…
Hatalıydım.
Kelimelerim aceleyle, düşünmeden çıkmıştı ve onun gözlerinde o an gördüğüm kırgınlık, hâlâ beynimin bir köşesinde yankılanıyordu. Ne kadar sert bir adam olursam olayım, o bakıştan kaçamıyordum.
Creative bölüme ilerledim. Koridorun sonunda yer alan açık ofisin içi, her zamanki gibi renkli ve karmaşıktı. Duvarda mood board’lar, yerlerde kablolar, ekranlarda patlayan sunumlar... Ama benim gözüm sadece bir kişiyi arıyordu.
Geldim diye ortamda fark edilir bir değişim oldu. Klavye sesleri azaldı, birkaç kişi dik oturdu, biri bilgisayar ekranını biraz indirip beni görmemeye çalıştı. Kendimi izleniyor gibi hissettim. Bu, otoritenin doğal sonucuydu ama bugün bu bakışlar üzerimde bir zırh değil, bir yük gibiydi.
“Buğra Bey?”
Yanımda beliren sesle irkildim. Aslı… Her zamanki gibi kusursuz makyajı, keskin parfümü ve dikkat çekmek için fazla özenli bir duruşla karşımdaydı. Sanki ofis de değil, podyum da boy gösteriyordu. Vitrin süsü lakabını sonuna kadar hak eden kadına bakarken “Günaydın Aslı,” dedim, kısa bir selamla. O ise gülümseyerek bir adım yaklaştı.
“Birini mi arıyorsunuz?”
Derin bir nefes aldım. Normalde bu tür konularda kimseye danışmazdım ama şu an yardım almak gururuma değil, insafıma dokunuyordu.
“Zümrüt Umar nerede biliyor musun?”
Söylediğim anda, yüzündeki ifadede belirgin bir değişim oldu. Kaşı kalktı, dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. “Zümrüt mü?” diye sordu, ismi özellikle bir kez daha vurgulamak istemişti. Şaşkınlığı gerçekti ama altında başka bir şey vardı; hoşnutsuzluk, belki biraz küçümseme.
Aralarında bir gerilim olduğu açıktı. Ofislerde bu tür elektrikli ilişkiler asla tesadüf değildi. Bu yüzden bu konunun üzerine gitmek yerine “Evet,” dedim sabırsızca. “Nerede?”
“Aslında…” diye başladı, ses tonunu düşürüp yaklaştı. Kokusundaki vanilya baskısı mideme oturdu. Anastasia’nın parfümünden mi kullanıyordu?
“En son gördüğümde tuvaletten çıkıyordu.”
Kısa bir duraksama yaptı, sonra gözlerimin içine bakarak “Ağlayarak,” diye ekledi. Bir kelimeyle tüm iç dengem bozuldu.
Ağlamış mıydı?
Bir an boğazımda bir düğüm hissettim. Kahretsin, o kadar mı kırmıştım onu? “Şimdi nerede olduğunu biliyor musun?” diye sorarken sesim beklediğimden daha sert çıkmıştı. Aslı’nın bakışları değişti; merakla, hatta biraz zevkle inceledi beni. Sanki neden bu kadar önemsediğimi çözmeye çalışıyordu.
O sessizlik, içindeki sorgunun açık bir ifadesiydi:
“Patronumuz Zümrüt için bu kadar telaşlıysa… aralarında bir şey mi var?”
“Büyük ihtimalle sigara içmeye çıkmıştır.”
Gözlerimi ondan çektim.
Bakışları üzerimden düşmedi ama umursamadım.
Bir kadının merakının, diğer bir kadının gözyaşından daha önemsiz olduğunu çok iyi biliyordum.
Zümrüt’ü bulmalıydım. Hem de hemen…
Terasın kapısını açmamla aradığım kişiyi bulmam bir oldu. Zümrüt bana hafifçe çarpmış ve arkadaşının desteğiyle yere düşmekten son anda kurtulmuştu. O an, bütün sesler sanki kesildi. Rüzgâr bile durdu. Bir saniyeliğine göz göze geldik ve o saniyede yüzündeki şaşkınlıkla birlikte, bir anlık kırılma yakaladım. Gerçekten ağlamıştı.
Ama beni asıl rahatsız eden şey, o değildi. Yanındaki adamdı. Renkli giyinmiş, enerjik, fazla rahat biriydi. Ve Zümrüt’ün kolundaydı. Fazla… samimi bir şekilde.
“Buğra Bey?”
Adım, dudaklarından çıkarken titredi. Gözlüklerinin arkasındaki zümrüt yeşili gözleri kocaman açılmıştı; bir suçüstü anı gibi. Elinde tuttuğu telefonun ekranı hâlâ açıktı. Ben bakmadan önce, refleksle ekranı kilitledi, sonra da sanki elinde yanıyormuş gibi hızla arkasına sakladı.
Gülümsedim. Kısa, soğuk, hatta alaycı bir gülümseme…
Kendi karımın telefonunu bile bir kez olsun karıştırmamıştım. Keşke karışsaydım — o zaman ihaneti daha erken öğrenirdim. Ama şimdi… sıradan bir çalışanımın telefonuna bakacağımın düşünülmesi? Bu, sadece komikti. Trajikomik…
“Biraz konuşalım mı?”
Sesim, olması gerekenden daha yumuşaktı ama içindeki kararlılık gizlenemiyordu. Soruma şaşırmış gibi gözlüklerinin ardından bana birkaç saniye tepkisiz bir şekilde baktı. Sonra başını eğdi, yutkundu. “Tabii efendim,” dedi kısık bir sesle. Arkadaşından kolunu kurtardı. Aralarında saniyelik bir bakışma geçti. Fakat iki yakın arkadaşın gerekli mesajı alması için yeterli bir süreydi. O adamın gözlerinde korumacı bir ifade vardı; sanki Zümrüt’ün yanında kalmak istiyordu.
Ama Zümrüt’ün bakışı, netti. Git demişti.
“Terasta konuşsak olur mu?”
Ofisteki ordunun gözleri yerine terastaki birkaç kişinin bakışları arasında konuşmayı daha cazip buldum. “Ta-tabi,” dedi, sesini toparlamaya çalışarak. O adama, kısa bir bakışla “rahat ol” mesajı verdi, sonra peşimden terasa çıktı.
Ben de hemen arkasındaydım.
Soğuk rüzgâr, saçlarını savuruyordu. O kıvırcık saçların arasında karışan birkaç tutam renk — kızıl mıydı, yoksa ışık oyunu mu — gözlerimi istemsizce oraya çekti. Adımlarında tereddüt, omuzlarında gerginlik vardı. Sanki her an bir suçlama duyacakmış gibi kasılmıştı. Cesarete dair hiçbir şey göremiyordum.
Kesinlikle Kedi Kadın olamazdı…
Ah, Buğra…
Hâlâ mı aynı saçmalığın peşindesin?
Kendini kandırmayı bırak artık.
Terasın en uzak köşesine yaklaşırken yavaşladı, ben de ona yetiştim. Metal korkulukların önünde bana doğru döndü.
“Benimle ne konuşacaktınız Buğra… Bey.”
Cümlesinin sonunda eklediği “Bey”, tırnak gibi kulağıma battı. Sıfatı, sonradan yapıştırmıştı ama o küçük gecikme — önce sadece adımı söylemesi — beni istemeden de olsa gülümsetti. Yine bana çay getirmek mi istiyordu?
“Ne konuşacağımı az çok tahmin ediyorsundur.”
Sertti sesim ama içimde sertlikten çok başka bir şey vardı: Kırılmış bir vicdan ve hâlâ açıklanmayı bekleyen bir yanlış anlaşılma.
Zümrüt başını kaldırdı. Gözlüklerinin camı, boğazdan esen serin rüzgârın nemiyle hafifçe buğulanmıştı. Ama kararsızlığı, buğudan değil, bakışlarının derinindeki dalgalanmadan anlaşılıyordu. Yeşil gözleri, bir şey söylemekle susmak arasında gidip geliyordu.
Rüzgâr, saçlarının bir tutamını yüzüne savurdu. O kıvırcık buklelerden biri yanağına yapıştı. Eliyle telaşla çekti, düzeltmeye çalıştı; ama sonra o elini nereye koyacağını bilemedi. Avuç içi bir an havada asılı kaldı, sonra yavaşça bedeninin yanına indi.
“Ben… bir hata yaptıysam özür dilerim,” dedi sonunda. Sesi kısık, temkinliydi. Sanki sözcüklerin ağırlığını tartarak konuşuyordu. “Yapmadın,” dedim. Ama cümlem, bir düzeltmeden çok bir itirafa benzemişti. Kendime karşı olan bir itirafa…
“Ben yaptım.”
Tam o anda, rüzgâr bir kez daha saçlarını savurdu. Ama bu sefer o bukleler bana doğru uçtu. Bir tutamı, neredeyse ceketime değecek kadar yaklaştı. Ve o anda burnuma dolan koku…
Kahretsin.
Çok tanıdıktı. O parfüm… O gece, o maskenin altındaki kadından kalan tek somut izdi. Ama biliyordum. Zümrüt, o değildi. Belli ki, Aslı’nın eski eşimin parfümünü kullanması gibi, Zümrüt’ün de o aromayı seçmesi sadece bir tesadüftü. Yine de burnuma çarptığında, midemde tanıdık bir sıkışma hissettim.
“Zor bir dönem geçiriyorum.”
Ne kadar kişisel bir cümleydi bu… Bir çalışanıma söylememem gereken kadar kişisel. “Biliyorum,” dedi. Sözümü kesmesiyle kaşlarım hafifçe kalktı. Boşanma sürecim gizli bir konu değildi ama o kadar da ortalıkta konuşulmazdı. Yani, o sadece biliyordu değil, anlıyordu gibiydi. Sonra fark etmiş olacak ki, fazla ileri gittiğini düşünerek ekledi.
“Yani… hepimiz biliyoruz.”
Bu düzeltme, sesine gereğinden fazla savunmacı bir ton katmıştı. Ama ben anladım. Sadece dedikodudan bahsetmiyordu; Zümrüt, belki de insanî bir yerden, gerçekten empati kuruyordu.
Sırtımda onlarca göz hissetmeye başlamıştım. Ofisin camlarından, kim bilir kim izliyordu. O yüzden konuşmayı uzatmak, söylentilere malzeme vermekten başka işe yaramazdı. Sadede gelmeliydim.
“Sana karşı biraz sert çıktım. Özür dilerim.”
Sözlerim netti ama içinde kırık bir ton vardı. Bir özürden fazlasıydı bu; içimdeki ağırlığı hafifletme çabası. Zümrüt başını yana eğdi, sonra hafifçe gülümsedi. “Önemli değil,” dediği an dudak kenarında küçük bir gamze belirdi. Fakat gülümsemesi, teşekkürle karışık bir savunmaydı; “beni o kırgınlıkla bırakmadın,” demenin zarif bir yolu.
Hafifçe başımı sallarken “İyi miyiz?” diye sordum. Sorumun içinde, profesyonellikten çok uzaktı ama nedense ona bu soruyu sormak istemiştim. Gülümsemesi şaşkınlıkla da olsa büyüdü ve “İyiyiz,” dedi kulağa en yumuşak gelen bir tonda.
O anda rüzgâr bir kez daha saçlarını uçurdu ve ben, o anın içinden çıkmak isteyerek “Sevindim,” dedim sadece. Sert bir iş adamının kabuğu yeniden üzerime oturmuştu artık.
“Bu arada fikrin için de teşekkürler,” dediğimde yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Hafifçe omuz silkerken “Ne demek,” dedi. “İşim bu.” Bu cevabın arkasından gelebilecek en mantıklı soru dudaklarımdan istemsizce döküldü.
“Seni neden benim ekibimde daha önce görmedim?”
Sorum, kulağa sıradan bir iş konuşması gibi gelse de, altındaki merak çok daha kişiseldi. Zümrüt başını hafifçe kaldırdı. Rüzgâr, saçlarının arasında gezinirken gözlüklerinin kenarına birkaç bukle takıldı. Eliyle düzeltmeye çalıştı, parmakları titriyordu; farkında bile değildi. O titremede çekingenliğin, belki de biraz incinmişliğin izi vardı.
“Eliz… yani Eliz Hanım, bu konularda daha girişken,” dedi sonunda. Sesinde yumuşak ama dolaylı bir sitem vardı. Tonlaması nazikti, ancak kelimelerinin arasına gizlenmiş anlam açıktı: ‘Eliz kimseye ön vermiyor’
Bir an durdum. İçimden, bu şirkette kimlerin parladığını, kimlerin gölgede kaldığını düşündüm. Ve Zümrüt’ün, o gölgede parlayanlardan biri olduğunu fark ettim.
“Anladım,” demekle yetindim. Ama içimdeki ses çok daha fazlasını söylüyordu:
"Anladım… ve bunu unutmayacağım."
“Seni daha fazla tutmayayım,” dedim sonunda, sözlerimin arasına istemsiz bir sıcaklık karışmıştı. “Tekrar teşekkürler.” Zümrüt, küçük bir baş hareketiyle karşılık verdi.
“Ben teşekkür ederim, Buğra Bey.”
Adımı söylerken sesinin son hecesi rüzgârla karıştı. İzin verdiğim gibi arkasını dönüp gitti. Ama gitmeden önce bir kez daha omzunun üzerinden bana baktı mı, emin olamadım. Gözlüklerinin camında güneş bir an parladı, sonra tamamen kayboldu.
Rüzgâr, ardından esip saçlarını bir kez daha savurdu. O bukleler, sanki zamanı yavaşlatmak ister gibi havada bir an asılı kaldı ve o anda, koku yeniden burnuma doldu. Aynı o geceki gibi; yoğun ama tanımlanamayacak kadar karmaşık. Biraz nane, biraz yasemin… Ve bana bulmam gereken tek kişiyi hatırlattı. Kedi Kadın'ı...
**-**
ZÜMRÜT
Siktir!
Sikimsonik siktir!
Kalp krizi geçirmeden Buğra'nın karşısında, o buz gibi çekiciliğin hemen eşiğinde nasıl durabildim, saçmalamadan tek bir kelimeyi bile yuvarlamadan nasıl telaffuz edebildim... Bacaklarım beni o terasın, o anı donduran mekânın dışına, güvenli topraklara nasıl taşıdı... Bilmiyordum. Tüm bunlar, zihnimin ve bedenimin benden izinsiz gerçekleştirdiği birer hayatta kalma refleksiydi sanki.
Bildiğim tek şey, her bir adımda, Buğra'nın o yakıcı, elektrik yüklü çekim alanından çıktıkça ruhumdaki etkinin milim milim azalması ve omurgamın, içten gelen bir zorlamayla, yeniden dikleşmesiydi. Bu tabi ki sadece benim hissettiğim, içsel bir zaferdi. Yoksa dışarıdan bakan hiç kimsenin, az önce kalbimi göğsümün kafesine sığdıramadığımı, o anlarda içten bir kambur taşıdığımı fark etmesine imkân yoktu.
Masama doğru, adeta bir sığınak arayan mülteci gibi ilerlerken, koridorun sonunda, her zamanki yerinde oturan Şakir'le uzaktan bile olsa göz göze geldik. Gözlerinin normalde olduğu gibi bilgisayar ekranının parlak yüzeyinde olmamasının tek nedeni beni beklemesiydi, bunu anlıyordum. Aramızdaki o sessiz, telaşlı bakışma, merakını haykırıyordu.
Onun varlığını, o güvenli demir atma limanını görünce, üzerime çöken o ağır, nemli rahatlama hissi, adımlarımı istemsizce hızlandırdı. Sanki görünmez bir ip beni ona doğru çekiyordu.
Fakat tam kurtuluşa ulaştığımı düşündüğüm o anda, Aslı, o keskin, her şeyi bilen yüz ifadesiyle, yolumu kesti. Ani ve sert bir hareketle durdum.
“Zümrüt, Buğra Bey seni arıyordu.”
Ah… Bunu zaten biliyordum. Fakat keşke sen bunu bilmeseydin… “Biliyorum, teşekkürler,” diyerek konuşmayı kısa tuttuğumu, bu gereksiz aracıya ihtiyacım olmadığını sertçe gösterdim. Tam yanından geçmek için hareketlenirken, Aslı'nın tek bir kararlı adımla tekrar yolumu kesmesi, aramızdaki mesafeyi sıfırladı. Gözlerindeki ifade, "Gitmek o kadar kolay değil," der gibiydi. Çattık…
“Neden?”
Derin bir nefes alırken, tüm sinir sistemimin "Seni zerre kadar ilgilendirmez!" diye haykırmak için yanıp tutuşuyordu. Ancak profesyonellik maskem o an devreye girdi. Bunun yerine, mümkün olduğunca düz ve soğuk bir tonda dudaklarımdan dökülen cümle “Yeni proje için,” oldu. Tekrar yanından sıyrılmak adına hareketlenecekken, Aslı'nın delici gözleri beni yerime çiviledi ve sorusunu tekrarladı.
“Neden?”
Aslı'nın kararlı duruşu ve imalı bakışları karşısında içimdeki sabır teli kopmak üzereydi. Ona gerçekten garip, neredeyse acıyan bir bakış atarken “Az önce söyledim ya,” dedim. Ve o an, Aslı asıl amacını ortaya çıkaran zehirli bir ok fırlattı. Tam kalbime…
“Neden sen?”
‘Neden ben olmayayım?’ demek istedim. ‘Sırf sen bu soruyu sor diye’ diye çıkışmak istedim. ‘Sana ne? Seni ilgilendirse haberin olurdu değil mi?’ diye laf sokmak istedim. O sessiz, bastırılmış çığlıklar, boğazıma bir yumru gibi oturdu. Zorla da olsa yutkundum ve profesyonele yakın bir ses tonu ve çalışılmış bir gülümsemeyle “Bu neden seni ilgilendiriyor?” diye sordum. Sorusuna soruyla karşılık vermem, bu katı hiyerarşinin hüküm sürdüğü ofis ortamında, açık bir saygısızlığın sözlü haliydi ama daha fazla bu konuyu kurcalamasına, Buğra ile aramda ne geçtiğini anlamaya çalışmasına izin veremezdim.
Aslı, galibiyetten emin bir edayla, dudaklarının kenarında hafif, alaycı bir gülümseme eşliğinde sorumu “Çünkü Buğra Bey, son dört yıldır hiçbir projesinde Eliz’den başkasını görmek istemiyor. Bunu herkes bilir,” diye cevapladı. Hah... Tabi ya. Aslı ve ekürisi Eliz... Bu, sadece bir proje rekabeti değil, aynı zamanda kişisel bir mevzi savaşıydı.
Yüzüme aynı onun gibi bir ifade takınarak “Görmek istediğini söylemedim zaten,” dedim. Tam o anda, sırtımda anlık, soğuk bir ürperti hissettim. Buğra’nın terastan döndüğünü hatta belki de ofis zeminine adım attığını, Aslı'nın aniden donan duruşundan ve gözlerindeki odağın kaybolmasından bile anlamıştım. Tüm vücudu anında bir alarm sinyali vermişti.
Arkamı dönüp ona bakma isteğime karşı geldiğim için kendime hayali bir beşlik çaktım. Aslı'nın odağının dağılmasını da fırsat bilerek, “Şimdi izninle, acil bir işim var, masama dönmeliyim," dedim ve yanından hızlı, kararlı adımlarla sıyrılıp masama doğru adeta firar ettim.
Tam güvenli bölge olan masama ulaştığımı, sandalyemi çekip derin bir nefes alacağımı hayal ederken Aslı'nın sesi arkamdan bir hançer gibi saplandı.
“Seni ağlatan Buğra Bey miydi?”
O anda tüm vücudum kaskatı kesildi. Soru, o yüksek tavanlı, cam duvarlı yaratıcı bölümün açık, yankılı duvarlarında bir bomba gibi patladı. Ortamdaki yüzlerce klavye sesi, bir anda tekledi. Uğultu yok denecek kadar azaldı. Herkesin dikkati, sadece birkaç saniyeliğine bile olsa üzerime çevrildi. O an, bakışları binlerce iğne gibi hissediyordum; hepsi de tenimin her bir köşesine batmaya ant içmiş gibi can acıtıyordu. Fazlasıyla havadar olmasına rağmen nefes alamadığımı hissettim, sanki ofisin tüm oksijeni çekilmişti.
Şakir, usulca ayaklanmıştı; yüzü kıpkırmızıydı, kızgın ama onu yakından tanıyan biri için endişesini gizleyememiş bir ifadeyle bize bakıyordu. Bir an yanıma gelecek gibi oldu. Elimi hafifçe sallanan yanımda kaldırarak durmasını istedim. Odağı o kadar bendeydi ki bu hareketimi kaçırmadı ve durdu. Bu benim meselemdi ve basit bir kadına tek başıma da haddimi bildirebilirdim. Yine de… Buğra’nın varlığı beni biraz telaşlandırıyordu.
Umarım gitmiştir... Lütfen gitmiş olsun... diye dua ederek yavaşça geriye döndüm ve o anın dua zamanım olmadığını acı bir şekilde anladım. Buğra'nın, o otoriter silüetinin herkesin görebileceği bir noktaya çakıldığını görmem sadece birkaç saniyemi aldı. Boynunun damarları belirginleşmişti, kaşları çatılmıştı. Ya ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ya da neler olacağını…
O an zihnimde bir ışık çaktı.
Aslı bunu bilerek yapmıştı. Bilerek o gitmeden sesini yükselterek, daha doğrusu bağırarak sorusunu sormuştu. Buğra’nın iş disiplinini biliyordu; zayıflara yer vermeyeceğinin farkındaydı. Sırf benimle çalışmak istemesinin önümü kesmek, Buğra'nın beni gözden tamamen çıkarmasını sağlamak istemişti. Bu, aşağılık bir komploydu. Bu ihanet anının beni felç eden şoku anlık bir öfkeye dönüştürdü. Yüzümdeki tüm profesyonellik ve idarecilik silindi ve ifadem sertleşti.
“Buğra Bey beni neden ağlatsın Aslı?”
Fakat sesim, şaşırtıcı derecede sakindi. Hoş, altındaki öfke adeta bir volkan gibiydi; patladı, patlayacak bir tınıdaydı. Hızla Aslı'ya doğru ilerledim ve aramızdaki mesafeyi göz açıp kapayıncaya kadar kapattım. Aslı, arkasındaki güçlü tanığa güvenerek cüretkârca omuz silkti.
“Bilmem… Seni toplantı odasına girerken gördüm ve çıktığında gözlerin doluydu, ağlıyordun.”
Kısacık bir an, gözlerim Buğra'ya kaydı. Konuşmanın devamını dinlemek istemiyormuş gibi hareketlenmişti. Ne söyleyeceğimi merak etmiyor muydu? Yoksa aramızda ne yaşanırsa yaşansın, benim onun itibarını zedeleyecek bir kelime dahi etmeyeceğime mi güveniyordu? Bu güven için erken değil miydi? Yine de gidişi beni kızdırdığı kadar tuhaf bir şekilde güçlü de hissettirmişti. Artık istediğim her şeyi söyleyebilirdim.
Bakışlarımı, o soğuk hesapçı ifadeyi taşıyan Aslı’ya kilitledim. Beni Buğra'nın önünde, duygusal, zayıf ve işine odaklanamayan bir çalışan durumuna düşürmeye çalışmak ha… Pekâlâ… Senin sözüne karşı, benim sözüm. Kim ne düşünürse onu düşünsün bayan bacak!
“Bu ajansta ne zamandan beri toplantılar tuvalette yapılıyor Aslı?”
Bu, yalnızca bir gözlem değil, Aslı'nın iddiasındaki mantık boşluğunu herkesin önünde yüzüne vurmaktı. “Seninle tuvalette karşılaştığımızı bu kadar çabuk unutmuş olamazsın.” Ortam, büyük bir reklam ajansının doğal kaosu içinde beklenmeyecek bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes, ekranların arkasından, aramızdaki duelloyu dinliyordu. “Daha da önemlisi Buğra Bey’in kadınlar tuvaletinde olacağını düşünmek fazla…” derken bir anda konuşmayı kestim. Aslı'nın kişisel alanına doğru, onu tedirgin edecek kadar yaklaştım. Ona doğru eğildim ve önce sanki nefesini koklar gibi nefesim aldım. Özellikle de suratımı buruşturdum ki söylediklerimin inandırıcılığı daha da artsın… Sonrada sözde fısıltılı ama gerilimin etkisiyle tüm katın net duyabileceği bir ses tonuyla, o keskin imayı sordum.
“Sen geceden falan mı kaldın?”
Aslı'nın profesyonel maskesi, bu beklenmedik karşı-saldırı karşısında anlık bir çatlak verdi. Parçalara ayrılması için son vuruşu yaptım. “Hayır eğer öyleyse, bana söylemen yeterli,” derken inatla gözlerinin içine baktım.
“Patronlara karşı seni savunmak için bu küçük yalanına ortak olurum. Sonuçta hepimiz hata yaparız, değil mi?”
Bu manevra, Aslı'yı tamamen köşeye sıkıştırdı. Artık tartışma, benim ağlayıp ağlamadığım ya da kimin ağlattığı değil, Aslı'nın nerede, ne yaptığı ve o şekilde gerçekten ofise gelip gelmediği üzerine dönmüştü. Yalanım, o an için tek kurtuluşumdu ve bataklıkta debelenmesi gereken kişi artık O’ydu.
Aslı, o anlık şoku atlattıktan sonra tek kaşını yavaşça kaldırarak, beni baştan aşağı süzdü. Bakışları, "Bu iş burada bitmedi, bu yaptığını unutmayacağım" diye öfke saçıyordu. Ancak bulunduğu pozisyon, insanların karşısındaki itibarını daha fazla riske atmasını engelledi. Yüzüne zoraki bir kabullenme ifadesi yerleştirdi ve dilinden çıkan donuk bir ses tonuyla “Geceden kalma değilim ama uykumu alamadım sanırım,” dedi. Güzel…
“O yüzden bir an mekanları karıştırdım herhalde Zümrütcüğüm.”
Son kelimeyi ilk anda duyduğunuzda sevgi sözcüğü sanabilirdiniz ama ben onun zehir saçtığını bilecek kadar Aslı’yı tanıyordum.
Aslı, o mini-mağlubiyetin yüküyle, dudakları ince bir çizgi halinde gerilmiş, hırsla masasına doğru, adeta kaybolmak istercesine döndü. Topuklu sesleri beynime kazınmak ister gibiydi. Neyse ki ofisin uğultusu bir süre sonra ağır bastı. Gözlerim ofisin içinde, yavaşça bir tur attı. Herkesin işinin başına dönmüş olması, o gergin sahnenin etkisinin dağıldığını gösteriyordu. Çaktırmadan, ciğerlerime parfüm kokulu ofis havasını dolduran derin ama rahat bir nefes aldım.
Masama doğru ilerlerken, Şakir’le yine göz göze geldik. Bana gururlu bir babanın, haylaz ama zeki çocuğuna baktığı şekilde gülümsüyordu. Yerime oturduğumu, sandalyenin yumuşaklığına nihayet sığındığımı görünce, parmakları klavye üzerinde bir zafer turu atmışçasına hızlı bir tura çıktı. Birkaç saniye sonra, Slack – şirket içi mesajlaşma uygulamasından gelen- o tanıdık, hafif 'ding' bildirim sesini duydum. Şakir’dendi.
“Sen neymişsin be Kıvırcık? Resmen ofisin ortasında tiyatro sahnesi kurdun!”
Gülmemek için yanağımı acıyla dişledim. İnsanoğluyum işte… Zaferimin tadını çıkarmak için göz ucuyla Aslı’nın masasına doğru baktım. Bakışlarının anlık bir ofis karmaşasında bile bende kilitli kaldığını gördüm. Resmen bana savaş ilan ettiğini, bu düşmanlığın artık kişisel bir boyut kazandığını hissediyordum. Tedirgin olmuş muydum? Fazlasıyla… Bu kadının, bir savaşı kazanmka için her türlü pisliği yapacağını az önce görmüştüm. Fakat şu anda buna akıl yoramazdım.
Önüme döndüğüm gibi hızlı ama yanımdakilerin dikkatini çekmeyecek bir şekilde Şakir’e cevap yazdım.
“Ben Zümrüt Umar. Waganda Dijital’in metin yazarıyım. En azından şimdilik.”
“Saçmalama. O kadının seni işten attıracağını düşünmüyorsun değil mi?”
“Düşünmek istemiyorum.”
“Bence de düşünme. Senin arkanda Buğra Yıldırım var artık!”
Mesajla beraber samimi bir şekilde gülümsedim. Gerçekten arkamda mıydı, emin değildim. Yine de Şakir' e bunu düşündürmek altın değerindeydi. Ancak ardından gelen mesaj, o gülümsemeyi yüzümden ışık hızıyla sildi, yerini anlık bir soğuk terlemeye bıraktı.
“Sahi, Buğra Bey ne istiyormuş? Ayağına kadar geldiğine göre söylediği şeyler lehimize?”
Buğra… Ah onunla olan konuşmalarımızı bu ortamda açıkça yazmamın ne kadar yanlış olacağını bir an düşündüm. O gece yaşananların kayıt altına alındığını öğrendikten sonra, bu şirketin güvenlik ve etik anlayışına zerre kadar güvenim kalmamıştı. Kim bilir, belki de tüm muhabbetlerimiz, özellikle de üst düzey yöneticilerle ilgili olanlar, Patronlar tarafından okunuyor bile olabilirdi.
Şakir’e bu hassas konuda konuyu kapatan, net bir mesaj attım.
“Öğle arasında bana kahve ısmarlarsan cevapları hak edersin Shakcik.”
Bilgisayar ekranları arasından birbirimize kaçamak bir bakış attık. Mesaj yerine ulaşmıştı. Şakir’le olan ekranımı genel grup sayfasına çevirdikten sonra telefonumu çaktırmadan elime aldım. Buğra’nın beni tam cevap vereceğim sırada yakalaması, konuşmaya tutması, Aslı ile yaşanan gerilim… son attığı mesaja cevap veremememe neden olmuştu ve daha fazla sessiz kalırsam benden dolayı olduğunu tekrar düşünebilirdi. Hazır hala kavga ediyor olabilme ihtimalimiz varken gerekli cevabı vermeliydim. Bu nedenle hızla sosyal medya uygulamasına girdim ve Buğra’nın adına tıkladım. Fakat gördüklerim karşısında kaskatı kesildim.
Bana attığı tüm mesajları silmişti. Sekiz baklavalı karın kasının olduğu fotoğrafta bunlara dahildi ve geriye bıraktığı şey, bir mesajdan çok, bir emirnameydi. Kesinlikle onun duygusal diline ait olmayan, makineleşmiş bir soğuklukla yazılmıştı.
“Tek bir mesaj daha atarsan, seni bulurum Kedicik. İşten kovulursun ve bu işinin olduğu son gün olur, aklına gelecek her yerde.”
Nefesim anlık olarak kesildi. Parmaklarım, telefonun soğuk camına yapışıp kaldı. Mesajın gönderim saati, Aslı ile koridorda tartıştığımız anlara denk geliyordu. Çekip gittiği zamanlara…
Yorumlar
Yorum Gönder