Yarasa ve Kedi - 12. Bölüm
BUĞRA
Vicdan, ahlaki haritamızın merkezindeki kusursuz bir pusulaydı. Bize her zaman doğruyu göstermesini isterdik. Gösterirdi de ama çoğu zaman bu doğrular hoşumuza gitmezdi. Bu kutsal rehberin iğnesi yalnızca iki yönü gösteriyordu: Yapılanlar ve Yapılamayanlar.
Benim için bu pusula bir rehber değil, işkence aletiydi. Ofisin soğuk koridorunda, adımlarım mermer zeminde yankılanırken, bu iki yönün ağırlığı sadece omuzlarıma değil, tüm omurgama bir yük gibi binmişti.
Yapılanlar: Geçmişe dönük, telafisi mümkün olmayan kararların ve eylemlerin toplamıydı. Bu, Pişmanlık Bölgesi'ydi. Zümrüt’ü, o tuhaf ‘Kedi Kadın’ saplantısıyla hedef almam, anlık bir zaafın, kaygan bir egoizmin ve açgözlü bir tutkunun bedelini temsil ediyordu. Bu yön, bir ağırlık gibi kalbime çökmüştü; ritmini bozmuştu, hatta bir ritmi olduğundan bile şüphe ettirmişti.
O kadın, benim yüzümden hem ağlamıştı hem de ofis ortamında zor durumda kalmıştı. Bu hatamı zamanla unutulmak yerine, vicdanımın kumuyla cilalanarak daha parlak, keskin ve ele avuca sığmaz bir acıya dönüştürecektim, biliyordum. Vicdanın bu tarafını birçok kez tatmıştım; hepsi de vicdanımda zehirden farksız bir iz bırakmıştı. Yapılanlar bir zincir gibiydi; beni geçmişe, o utanç verici anlara zincirler, ileriye doğru atılacak her adımı bir topalın çabası kadar zorlaştırırdı.
Yapılamayanlar ise daha karmaşık ve daha sinsiydi. Bu, Sorumluluk ve İdeal Bölgesi'ydi. Zümrüt bu zor durumun içindeyken, taraflardan biri olarak onu yalnız bırakmıştım. Sırtımı dönmüştüm. O an, Patron’u olarak yapmam gerekeni yapmamış, söylenmesi gerekirken yutulan sözlerin ve ulaşılması mümkünken ulaşılamayan onurlu bir davranış potansiyelinin gölgesinde kalmıştım. Bu gölgenin, sürekli olarak omuzlarımın üzerinden bakacağını ve "Daha fazlası mümkündü. Sen susmayı, güvende kalmayı seçtin," diye fısıldayacağını biliyordum. Çünkü bu kahrolası tarafı da daha önce yaşamıştım ve bıraktığı boşluk, bir dolandırıcının cebindeki ağırlık kadar aşağılayıcıydı.
Kahrolası pusulam, Zümrüt’ü kedi kadın sanarak yaptıklarım ve o olmadığını bildiğim için yapamadıklarım arasında ölesiye yarışıyordu.
Şu anda Zümrüt’ün ne halde olduğunu tahmin edebiliyordum ve bu boğucu his, benim suçumdu.
Bütün bu felaketin tek bir çıkış noktası vardı: Eğer ben, onun kedi kadın olduğunu düşünmeseydim lanet olası vicdan pusulam fırıldağa dönmeyecekti.
Hızlı adımlarla ofisime dönmüştüm. Masama doğru yürürken telefonumu cebimden çıkarmıştım. Parmaklarım uygulamayı açmıştı ve ‘Kedi Kadın’ adı altında kayıtlı olan hesaba, o yasaklı bölgeye tıkladı.
Başka kimsenin bunu yaşamasına izin vermeyecektim.
Attığım tüm mesajları, müstehcen fotoğrafımı, tehditkâr mesajları teker teker, vicdanımın son kırıntısıyla sildim. Ekranı temizlemeye çalıştıkça, mesajlar silinmiyor, sanki telefonun hafızasından çıkarak doğrudan benim belleğime kazınıyordu. Hiçbirini unutacak değildim ama unutulmasını sağlayabilirdim. Bu eylemin bir telafi değil, yalnızca o zincirin halkalarını geçici olarak görünmez kılma girişimi olduğunu biliyordum. Ardından, titreyen parmaklarımla son bir mesaj yazdım. Bu bir sınır çizme çabası, aynı zamanda son bir tahrikti:
“Tek bir mesaj daha atarsan, seni bulurum Kedicik. İşten kovulursun ve bu işinin olduğu son gün olur, aklına gelecek her yerde.”
Gözdağı. Saf, basit ve etkili bir gözdağı.
Elim, hesabı engelleme kısmına gitmişti. Mantığım, bu işi burada bitirmemi, o kişiyi sonsuza dek silmemi emrediyordu. Ama içimdeki o yasaklara karşı duran lanetli dürtü, o kontrol edilemez tutku, engelleme butonuna dokunmama izin vermedi. Ona göz dağı vermiştim, evet. Fakat içten içe yasakları çiğnemeyi seven bu kadının bana mesaj atmasını istiyordum, deli gibi.
Engellememek, pusulanın ‘Yapılanlar’ kutbuna son bir hediyeydi. Biraz daha kirli kalmak.
Mesaj atarsa onu gerçekten bulup işten kovar mıydım, emin değildim. Kovmak, pusulanın ‘Yapılamayanlar’ yönünü onurlandırmak olurdu: Yanlışını düzelten, doğru olanı yapan bir Patron.
Ama o mesajı atması... o mesajı atması demek, tüm ahlaki haritayı yırtıp atmak, o pusulayı kırmak ve o yasak bölgeye bir kez daha, geri dönülmez bir şekilde girmek demekti.
O an, ofiste duran güçlü yönetici değil, vicdanının iki kutbu arasına gerilmiş, ipi kopmak üzere olan, zavallı bir kuklaydım. Telefonun ekranı karardı. Geriye sadece beklemek kaldı. Ve o bekleyiş, Yapılanlar'ın ağırlığıyla Yapılamayanlar'ın gölgesinin çarpıştığı en ağır, en felç edici anlardan biriydi.
Bir anda masanın üzerindeki telefon titredi. İlk anda bunun bir mesaj, Kedi Kadın’dan gelmesini umduğum bir cevap olduğunu sanarak, utanç verici bir hızla heyecanlandım. Yüzümdeki o anlık aptalca gülümseme, titremenin ardından gelen müzik sesiyle anında silindi. Bu bir aramadır. İtiraf etmek istemediğim hüsran duygusunu iliklerime kadar hissederken arayan kişinin adına baktım; avukatım Güray’dı.
Kaşlarım hafifçe çatılırken bugünün günlerden ne olduğuna baktım. Salı’ydı. Mahkememiz Cuma günüydü. Güray beni genelde mahkemeden bir gün önce arar, dava sırasındaki politikamızı, Anastasia’nın ne kadar daha kanımızı emeceğini konuşurduk. Fakat bu sefer erkenciydi. Saati de baz alırsak, fazla erkenci…
Merakla telefonu açtım. "Güray," dediğimde ses tonum 'Bir sorun mu var?' diye bağırıyordu sanki. Güray, sesindeki alışılmadık şaşkınlık etkisine rağmen tonunu korumaya çalıştı.
"Buğra, günaydın. Müsait miydin?"
"Evet, hayırdır?"
"Bir mucize oldu."
Gözlerim irileşirken "Neyden bahsediyorsun?" diye sordum. Mucize? Bu davada mucize, Anastasia’nın kendiliğinden yok olması demekti.
"Anastasia’nın avukatı az önce ofisimi aradı."
Bu onu şaşırtacak ya da mucize gözüyle bakılacak bir durum değildi. Genelde mahkeme öncesinde arama yapar, sundukları şartlara bir yenisini eklerlerdi. Fakat biz bunu zaten perşembe akşamı konuşabilirdik. Güray’ın acelesi neydi?
"Tüm taleplerinden vazgeçtiklerini söyledi, Buğra. Anastasia hiçbir şey istemiyormuş. Ne nafaka ne tazminat ne de ortak edindiğiniz devremülkleri..."
Oturduğum sandalyede dikleştim. İşte bu tam anlamıyla mucizeydi. İşte bu, boşanma aşamasındaki kadının karakterine aykırıydı. "Güray sen ne dediğinin farkında mısın?" diye sordum. Sesimde şüphe ve hafif bir titreme vardı.
"Hiçbir şeyi çekişmeli hale getirmeyecekmiş. Sadece... bir an önce bitsin istiyormuş."
Doğru mu duymuştum? Anastasia… Ben, aldatılmanın acısıyla boğuşurken, davanın her detayını kan davasına çeviren eski eşim… İstediği fahiş tazminatlar, talep ettiği o lanet mal paylaşımı... tüm bunlar Anastasia’nın en ağır, en somut yüzüydü. O, sadece beni aldatmakla kalmamış, kendi hatasının bedelini benim geleceğimden koparabileceği her şeyi alarak ödetmek istemişti. Çekişmeli bir dava, hayatımın en ağır ekonomik yükü ve en uzun sürecek manevi eziyeti olacaktı.
Bir an önce bitsin mi istiyormuş? Bu işin altından neden canımı daha fazla yakacak bir şey çıkacağını hissediyordum?
"Güray… O oturduğumuz evin perdelerini bile dava konusuna ekletmişti. Emin misin?"
Kafam karışmıştı. Bu geri çekilme, davanın kendisinden daha çok korkutucuydu. "Ben de şaşkınım, inan,” derken sesi şaşkınlık ve belirgin bir rahatlama arasında gidip geliyordu. “Fakat avukatı çok kesin konuştu. Hatta, dilekçesini yarın tek celsede sonuçlanacak şekilde hazırlayacaklarını söyledi. Beni, bizi önden bilgilendirmiş."
“Bu kulağa hiç mantıklı gelmiyor Güray.”
“Olması gereken buydu ve geç de olsa oldu.”
“Bu işte bir iş var.”
"Ne varsa senin leyine Buğra," dedi Güray, rahatlamış bir tonda. "O olan şey neyse şükretmelisin. Hem zamanın hem de paran cebinde kaldı.”
Başımı hayır anlamında sallarken zihnim tüm hızıyla çalışıyordu. Şu ana kadar iliğimdeki tüm kanı emmek için ant etmiş biri ne olmuştu da beni tüm işkencesinden azat etmişti? O küçücük, titiz hesapların insanı, şimdi neden bu kadar büyük bir şeyi elinin tersiyle itiyordu?
Bir an… Kedi Kadın tekrar aklıma düştü. O zaman, o kadını Anastasia tutmamıştı ya da belki de o tutmuştu ama her şeyi silmem, ona son mesajı atmam onu bu yoldan vazgeçirmişti. Gerçekten o kadını tutan kişi eski karım olabilir miydi?
“Bu onun tarzı değil. Bir tuzak olmasın?”
“Sanmıyorum. Eline geri çekilerek ne geçecek ki?”
Bunu yalnızca bir kişiden öğrenebilirdim.
“Tamam Güray,” dedim. Artık ses tonumda şüphe yoktu, sadece bir emir vardı. “Hazırla evrakları. Cuma sabahı tek celsede bitsin bu iş. Ama… her şeyi kayda geçir. Her ihtimale karşı hazır olacağız.”
“Tamam…”
Güray’ın rahatlamış sesi, kulaklarıma uzaktan gelen bir uğultu gibi ulaştı. Telefonu yüzüne kapattım. Ardından çok uzun zamandır aramadığım numarayı tuşladım. Çalma sesini dinlerken, sanki aylardır kilitli tuttuğu bir kapıyı aralıyormuş gibi hissettim. Bir anda, tanıdık ama fazlasıyla acı veren ses kulağımı doldurdu.
“Alo, Buğra?”
Anastasia’nın sesi. Yorgun, telaşlı değil, sadece… düzdü ve bu beni daha da deli ediyordu.
“Neredesin?”
“Evde.”
Ne bir açıklama yaptım ne de bir soru sordum. Bu işler telefonda konuşulmayacak kadar mühimdi ve o anki tüm öfkemi ve merakımı tek bir cümleye sığdırdım.
“Bir saate oradayım. Hiçbir yere ayrılma.”
**-**
ZÜMRÜT
Gözlerim, avucumda tuttuğum telefonun parlak, hipnotize edici ışığı altındaydı. Başparmağımın hemen üzerinde, siyah zemin üzerine beyaz harflerle yazılmış o son mesaj donmuştu. Telefonun camına yansıyan yüzümdeki gergin ifadeyi fark etmemem imkansızdı. Etrafımdakilerin de bu halimi hissetmemesi için bakışımı bir refleksle masanın üzerindeki bilgisayar ekranına kaydırdım. Ancak bu basit hareket, zihnimde bir geçiş yaratmaya yetmedi. Sanki gözlerimdeki retinanın üzerine o mesajın silueti kazınmıştı. Bilgisayar ekranındaki parlak, Şakir’in merak dolu mesajları, Buğra Yıldırım'ın karanlık uyarısının bir gölgesi gibiydi. Sanki hala telefona bakıyormuşum gibi, o ürkütücü sözler beynimin içinde yankılanmaya devam ediyordu.
“Tek bir mesaj daha atarsan, seni bulurum Kedicik. İşten kovulursun ve bu işinin olduğu son gün olur, aklına gelecek her yerde.”
Bu mesajda her şey vardı: aşağılayıcı bir samimiyet, sınırsız bir kontrol vaadi ve buz gibi bir kararlılık. Ama beni en çok paralayan ve nefesimi kesen şey, tehdidin somut gerçekliğiydi. Bu, basit bir işyeri husumeti veya boş bir öfke patlaması değildi.
Beni bulursa... bu, yalnızca mevcut işimden atılmam anlamına gelmiyordu. Bu, kariyerimin, belki de tüm finansal geleceğimin, sessizce ve geri dönüşü olmayacak şekilde kesileceği anlamına geliyordu. Buğra Yıldırım'ın gücünün sınırlarını çok iyi biliyordum. O birinin ipini keserse, o ipe bir daha hiçbir şeyin—ne yeteneğin ne referansın ne de iyi niyetin—bağlamaya gücü yetmezdi.
Buğra Yıldırım, bu sektörde kendi alanında bir kraldı, hatta daha fazlasıydı; o bir tanrıydı. Sözü kanundu. İmparatorluğu o kadar geniş ve kolları o kadar uzundu ki, tek bir telefon görüşmesiyle bir kapıyı sonsuza dek kapatabilir, bir ismin sektördeki varlığını bir gecede silebilir ve bunu yaparken tek bir iz bile bırakmayabilirdi.
Bu işe nefes almak kadar ihtiyacım vardı.
Bu sadece faturaları ödemekten ibaret değildi; bu, ayakta kalmak, bir sonraki güne ulaşmak için tek şansımdı. Hatta herhangi bir işe ihtiyacım vardı. Bu yüzden, Buğra Yıldırım'ın tehdidinin ardından yapmam gereken şey gayet basitti: Ona bir daha mesaj atmak bir yana, adını bile destursuz anmamalı, varlığını zihnimden silmeliydim. O, dokunulmaz ve tehlikeli bir bölgeydi, bense kenarda durup hayatımı sürdürmeye çalışan küçük bir oyuncu.
‘Mesajları sil, hesabını sil, uygulamayı sil, telefonunu fabrika ayarlarına döndür’
Mantığım avaz avaz bağırıyordu. Ancak zihnimin otoyolunda trafik tıkalıydı. Çünkü içimde, göğüs kafesimin derinliklerinde, mantığın erişemediği lanetli bir yer vardı. O yer, o geceyi-en azından hatırladığım kadar olan kısmını- unutmayı reddediyordu. Sürekli olarak anıları başa sarıyor, her detayı mikroskop altına alıyor, o anların yoğunluğunu tekrar tekrar hissetmemi sağlıyordu. Buğra Yıldırım'a karşı verdiğim her mücadele, o içimdeki ihanetçi taraf yüzünden başarısız kalıyordu.
Ona attığım son mesaj, her şeyi bitiren o cüretkâr hamle, "Kedi Kadın" kimliğime aitti. Fakat onu ben yazmamıştım ve sırf bu yüzden bile Şakir’e olan öfkemi tarif edemiyordum. Belki o ‘Yasak aşk’ temalı bir mesaj yazmamış olsaydı…
Ah! Bilmiyordum.
Kedi Kadın olarak onu etkilediğime emindim ve içimdeki o acınası yer, bir gün yine etkilemeyi umuyordu ama Zümrüt olarak… onun karşısında durmaya, hatta onun dünyasında var olmaya hiçbir şansım yoktu.
“Kıvırcık.”
Ne zamandan beri başımda dikildiğini bilmediğim Şakir’in sesini duyunca irkildim ama ona bakma gereği bile duymadım. Tüm enerjimi, parmak uçlarımdan başlayıp beynime yayılan o korku enerjisini işime yönlendirmeye çalışıyordum. Bitirmem gereken dosyanın üzerine tıklarken yanıma bir sandalyenin sürüklenme sesini duydum.
“Neyin var?” diye sorduğunda “İşim,” diye cevap verdim. Bu mesajın alt metnini anlamadığı için saf bir merakla “Acil mi?” diye sordu.
“Evet.”
“Umurumda değil.”
Şakir bir anda ekranımı karartma düğmesine bastı. Ekran ışığın aniden kesilmesiyle gözlerim afalladı. Tam, ofisin ortasında, sinirle ne yaptığını yüksek sesle sorgulayacağım sırada göz göze geldik. Bana bakışları, yalnızca meraklı veya sitemli değildi; hayal kırıklığıyla karışık bir endişe vardı. Dakikalardır ruhsuz bir robot gibi oturduğumu tabi ki fark etmişti.
“Ne olduğunu söyle yoksa teslim etmen gereken projeler için fazladan mesaiye kalırsın.”
Hah... diye düşündüm acı bir ironiyle. Bir o beni tehdit etmemişti. Şimdi tam oldu.
"Mesaj geldi," diye fısıldadım. Sesim, ofisin uğultusu arasında kaybolacak kadar zayıftı ama Şakir duydu. Olayın Buğra Yıldırım ile ilgili olduğunu zaten tahmin ettiğini belli eden, 'Nihayet!' anlamında bir bakış attı.
Mesajı sesli okuyamayacağımı, o kelimeleri telaffuz edemeyeceğimi biliyordum. Titreyen ellerimle uygulamaya girdim ve Buğra'nın attığı son mesajı gösterircesine, ekranı ona doğru çevirip telefonu önüne koydum.
Şakir'in bakışları, parlayan ekrandaki o mürekkep damlası gibi keskin sözlere kaydı. Kaşları önce hafif bir şaşkınlıkla çatıldı, sonra yavaşça, büyük bir dehşetle yükselmeye başladı. Yüz ifadesi, mesajın tehditkâr ağırlığını saniyesinde anlamıştı. Telefonu geri iterken bana doğru, neden böyle olduğumu anlamış ama ona neden bu şekilde davrandığımı hala anlamlandıramamış bir bakış attı.
“Ne yapacaksın?” diye sordu. Artık sesi sitemli değildi, sadece endişeliydi. Yazdığım o porselen reklamı metnindeki son cümleyi okumaya devam etmeden önce, soğukkanlılığımı takınarak cevap verdim.
“Çalışacağım. Ve bunu engelleyecek hiçbir şey yapmayacağım.”
Şakir'in gözleri bana dikildi. Yüksek sesle ve kararlı bir şekilde hükmü verdi.
“Korkmuşsun.”
Ellerim klavyenin üzerinde kaskatı kesildi. Korkmuştum, evet. Ama asıl korktuğum, işimi kaybetmekten veya adımın sektörde silinmesinden daha karmaşık, daha kirli bir şeydi. Asıl korktuğum şey, Buğra Yıldırım'ın tehdidinin başarısıydı: Onunla bir daha, o ‘Kedi Kadın’ ve ‘Batman’ olarak yan yana gelemeyecek olma ihtimaliydi. Onun karanlık dünyasına bir daha girememek, onun baskın ilgisini tamamen kaybetmek... İşte bu, Zümrüt'ün kariyer korkusundan bile büyüktü. Fakat bunu itiraf etmeye cesaretim yoktu. Bu yüzden en makul olanı dillendirdim.
“Bu işe ihtiyacım var Shak ve evet, kaybetmekten korkuyorum.”
Sesimdeki tonlama, hem çaresizliği hem de bir parça meydan okumayı taşıyordu. Şakir, yüzümü dikkatle süzdü; gözleri, yalan söyleyip söylemediğimi anlamak için en ufak bir ipucu arıyordu. Yalan değildi, ama tam olarak doğruyu da yansıtmıyordu. İş korkum gerçekti, ama o daha büyük, daha tehlikeli bir korkunun sadece zarif bir perdesiydi.
“Güzel,” diyen arkadaşım, sandalyesinde arkasına yaslandı. Havası anında değişmişti; artık endişeli dosttan, pratik çözümler sunan mantıkçıya dönüşmüştü.
“Korkmana devam edeceğin bir şey bırakmamış ortada. Mesaj atmazsın, olur biter.”
Haklı olması sinir bozucuydu. Çözüm, önümde çıplak ve basitti, ama ben o sadeliğe ulaşamıyordum. “Atmayacağım zaten,” diye mırıldandım, ikna edici olmaya çalışarak. Şakir, telefonumu parmak uçlarıyla bana doğru iterken, son darbeyi vurdu.
“Bence hesabını da silmelisin.”
O an, boğazıma kalın, keskin bir yumru oturdu. Midem kasıldı. Silmem gerektiğini ben de biliyordum. Tüm bağlantı noktalarını kesmeli, o tehlikeli cazibenin bir daha beni ele geçirmesine izin vermemeliydim.
Fakat içimde bir yer, Buğra Yıldırım'ın pişman olabileceğini fısıldayan, akılsız ve inatçı bir umut kırıntısı taşıyordu. Belki o da Kedi Kadın'ın sessizliğinin ardından bir boşluk hissederdi. Belki hala, her şeyin bittiği söylenen o sınırdan geri dönülür, mesajlaşmaya gizlice devam edebilirdik. Bu, zihnimin mantık dışı, yıkıcı fantezi köşesiydi. Fakat Şakir'in bu yıkıcı umut hakkında hiçbir şey bilmesine gerek yoktu.
Zorlukla yutkundum. “Sileceğim.”
“Senin yerine benim yapma–”
Şakir’in telefonumu uzanıp eline aldığını gördüğüm an panikledim. Bu, fiziksel bir tehdit değildi ama kontrolümün alınmasıydı. İçimdeki Kedi Kadın'ın son izinin silinmesiydi. İlgilendiğim porselen reklamı yazısını bir kenara bıraktığım gibi, refleksle uzanıp telefonu hızla elinden kaptım.
“Kendi işimi kendim halledebilirim.”
Sesim keskin ve savunmacıydı. Şakir, bana tek kaşını kaldırarak baktı. O tek kaş, "Sana inanmıyorum" diye bağırıyordu. Siktir. Ben bile kendime inanmıyordum ki o inansın. Silmeliydim. Biliyordum. Ama şu an o uygulama simgesine dokunmak, Buğra Yıldırım’a dair kalan tek somut bağı koparmak demekti ve bunu yapmaya henüz hazır değildim. Telefonu göğsüme bastırırken, ondan kurtulmak için en iyi yönteme başvurdum: iş.
“Hem senin işin yok mu? Gidip öğleden sonraki toplantıya kadar her şeyi toparlasana. Oraya bu halinle gidemezsin, değil mi?”
Sözlerim, aramızdaki gerilimi anında profesyonel bir alarma dönüştürmüştü. Şakir kaşlarını çattı, toplantıyı hatırlamış olmalıydı. Ayağa kalkarken sandalyesini gürültüyle itti. Bir şey söylemeden arkasını döndü. Ona posta koltuğum için kızmış olmalıydı. İyi ya, o zaman ödeşmiştik.
Yorumlar
Yorum Gönder