Yarasa ve Kedi - 13. Bölüm
BUĞRA
Bu, kötü bir fikirdi.
Anastasia'nın karşısına çıkma cesareti değil; onunla hesaplaşacağım yerin, sığınağım, mabedim sandığım bu ev olmasıydı kötü olan. Yıllarca ayak izlerimi taşıyan, her dönüşünü ezbere bildiğim bu evin yolu, şimdi ruhumda ağır bir zül olmuştu. Bu yollardan kaç kez geçmiştim, sayısını unutmuştum. Ama her seferinde kalbimdeki o tarifsiz huzuru hatırlayabiliyordum. Yorgunken teselliyi, mutluyken coşkuyu, stresliyken dinginliği... Ne olursa olsun bu yolda olmak, eve varmak, iyi geliyordu.
Şimdi ise kalbim, göğüs kafesimde kapana kısılmış, avına pusu kurmuş bir yırtıcı gibi değil, öfke ve acıdan delirmiş bir mahkûm gibi çırpınıyordu. Bu yolu... bu ihanetin yuvasına, yalanların karargahına giden yolda ilerlemek, bir celladın ipini kendi elleriyle kendi boynuna geçirmesi gibi bir intihar eylemiydi. Gözlerimi kapatsam da her detay beynime mıhlanıyordu. Bu yol zül olmuştu, çünkü:
Her adım beni geçmişteki saflığıma götürüyordu: Her attığım adım, beni o sahte cennetin kapısına, henüz bu gerçeğin ağırlığı altında ezilmediğim masum zamanlarıma yaklaştırıyordu. O "biz"e yaklaşıyordum; oysa o "biz" çoktan bir yalan yığınına dönüşmüştü. O geçmişi geri getiremeyecek olmak, atılan her adımı bir kefaret taşına çeviriyordu.
Her metre öfkenin zehrini kalbime akıtıyordu: Öfke, kanıma karışan sıcak ve yakıcı bir zehir gibiydi. Her bir metre, o iğrenç tablonun detaylarını zihnimde yeniden çiziyor, zehrin dozunu artırıyordu. Bu öfke, yalnızca ona değil, kendi aptallığıma karşıydı.
Her saniye, o iğrenç gerçeği tekrar hatırlatıyordu: Gözümdeki yaşların kurumasını engelleyen o acımasız geri sayım... Evime yaklaştıkça, "Aldatıldın" sesi kulaklarımda sağır edici bir yankıya dönüşüyordu. Her saniye, yüzleşmenin kaçınılmazlığını haykıran bir gong sesiydi.
Her bir ağaç, her bir direk, her bir kaldırım taşı benim aptallığıma şahitti: Onlar, bu evin kapısına defalarca geldiğimi, o "yanlış" mesajları okuyup omuz silktiğimi, o farklı parfüm kokusunu görmezden geldiğimi biliyordu. Evin önündeki o posta kutusu bile, içerideki ilişkinin çürüyüşüne tanık olmuş bir dilsiz heykeli gibi duruyordu.
Nasıl görmemiştim?
Bu soru, dudaklarımdan dökülen bir serzenişten çok, beynimin en dip köşesinde yankılanan, acımasız bir yargı çığlığıydı. O sebepsiz yere çıkan küçük, keskin kavgalar... Geriye dönüp baktığımda, onlar bizim aramızdaki anlık anlaşmazlıklar değil, Anastasia'nın vicdanının benden uzaklaşmak için bulduğu mekanik, soğuk bahanelerdi. Her tartışma, onun bana değil, kendine karşı yürüttüğü iç savaşın bize yansımasıydı. O küçük ayrılıklar, bu kocaman yalanın, bu koca ihanet abidesinin küçücük, göz kırpan, adeta "Bak, ben buradayım!" diye bağıran ipuçlarıydı ve ben resmen kör olmuştum.
Körlüğüm, aşktan kaynaklanmıyordu.
Aşk, bazen insanı kör ederdi ama benim durumumda mesele daha derindi: Güvenden, saygıdan, yılların emeğiyle örülmüş bağlılıktan kaynaklanıyordu.
Konduramamıştım. Nasıl kondurabilirdim ki? Zihnim, kalbim, ruhum; bu gerçeği almayı, işlemeyi reddetti. Onu, bu kadar soylu, bu kadar dürüst sandığım kişiyi; kurduğumuz o mükemmel hayat resmini, bizzat en güvendiğim kişinin eliyle, acımasız ve kayıtsız bir şekilde paramparça edişini görmeyi reddetmem bile konduramamamdandı.
Güven, benim için bir zırh değildi; zırh darbeleri karşılardı. Güven, benim için kırılgan bir cam fanustu. İçerideki hava ılık, ışık yumuşaktı. Dışarıdaki dünya ne kadar soğuk ve tehlikeli olursa olsun, o fanusun içinde her şey kusursuz bir düzen içindeydi. Ve ben o fanusun içinde, dışarıdaki fırtınanın yaklaştığını, hatta fanusun duvarlarına vurduğunu bile fark edemeyecek kadar güvenin rehavetine kapılmıştım. O rehavet, benim en büyük düşmanım olmuştu.
Şimdi...
O fanus paramparçaydı. Camları, yalnızca dışarıdaki manzarayı değil, içerideki beni de kesti.
Benim evim... benim yuvam... artık içimde zerre kadar sıcaklık, huzur, aitlik duygusu bırakmayan, soğuk ve kirli bir dört duvardan ibaretti. Her köşe, her eşya o büyük yalanın sessiz birer tanığına dönüşmüştü. Girişteki antre, kaç yalan vedalaşmaya sahne olmuştu? Oturma odasındaki koltuklar, hangi sahte sarılmaları gizlemişti?
Ve ben, o kırık fanusun kanattığı ayaklarımla, canım yanarak, kalbim kanayarak yine oraya, o soğukluğun ve kirin merkezine gidiyordum. Çünkü yüzleşme, her ne kadar acı verse de artık fanusun dışında, gerçeğin çıplak ve keskin havasında nefes almanın tek yoluydu.
“Hoş geldin.”
Sesi, yıllar önce kurduğumuz aile sıcaklığını zerre kadar yansıtmıyordu; bir protokolün son cümlesi gibiydi. Ve işte, ben artık bu 'hoş geldin' kelimesinin gerçekliğinden emin değildim.
Anastasia'yı en son mahkeme salonunun soğuk, gri ışıkları altında görmüştüm. O zamandan bu yana güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Hâlâ o keskin, çarpıcı hatlara sahipti. Fakat bir şey farklıydı: Gittikçe zayıflıyordu. Yüz hatları daha keskinleşmiş, omuzları hafifçe çökmüştü. Bu bir bilinçli çaba mıydı—belki de mahkeme salonunda mağdur görünmek için bir hazırlık mıydı, yoksa o da benim kadar bu yıkımın yükü altında eziliyor muydu, emin olamıyordum. Şüphe, her zaman olduğu gibi, kalbime yerleşmişti.
“Çok kalmayacağım.”
Sesimdeki resmiyet, boşanmak üzere olduğum kadının son zamanlarda fazlasıyla alışkın olduğu, aramızdaki duygusal mesafenin yeni normaliydi.
O an, Anastasia kapıyı içeri doğru sonuna kadar açtı. Bunu yaparken sergilediği tavır, bir ev sahibinin misafire gösterdiği nezaket gibiydi; bir eşin sıcak daveti gibi değildi. Geçmem için eliyle buyur etti. O zarif el hareketinde, davetkarlıktan çok, hadi bitsin artık diyen bir sabırsızlık seziyordum.
Kapıdan içeri attığım o tek büyük adımın ardından gelen birkaç küçük adım, bütün yürüyüşümü sonlandırdı. Daha fazlası gelmedi. Bu evin kapalı havasında, bu yalanın kokusunun sindiği dört duvar arasında bir saniye daha kalmak istemediğimi anlamam için sadece birkaç adım yetmişti. Vücudumun her lifi, bu mekândan tiksiniyordu.
Kapının arkamda sert ve kesin bir sesle kapandığını duydum. Sanki bir hapishane hücresinin kapısı üzerime kilitleniyordu. Gürültüyle birlikte Anastasia'ya doğru döndüm. Buraya neden geldiğimi biliyormuş gibi bakıyordu. O yüzden lafı daha fazla uzatmanın, bu gerilimli sessizliği küçük nezaket maskeleriyle uzatmanın bir anlamı yoktu.
“Neden?”
Anastasia, zihnindeki konuya nokta atışı yaptığımı fark edince dudaklarında buruk, acı bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, teslimiyetten çok, kaçınılmaz bir gerçeği kabul etmenin yarattığı yorgunluktu.
"Olması gereken buydu," dedi. Sesi, bir kader hükmünü okur gibiydi: ne pişman ne de meydan okuyucu. Sadece kabul edici. Kesinlikle aylardır gördüğüm kadınla uyuşmuyordu.
"Bunu sen mi söylüyorsun?" diye sordum, sesi yükseltmekten kendimi alamayarak. "Sen ki, dava başladığından beri her kuruşun, her eşyanın peşinde koşan, en ufak detayı bile çekişme konusu yapan kadın... 'Olması gereken buydu' mu diyorsun şimdi?"
Anastasia, eliyle salonu işaret etti, ortamı yumuşatmaya çalışıyordu.
"İçeri geçelim mi?"
"Hayır!" Cevabım kesindi, bir emir gibi havada asılı kaldı. "Oturmayacağım. Bana davadaki çekişmenden neden aniden vazgeçtiğini söyle. Neden her şeyi bir anda bıraktın? Neyi gizlemeye çalışıyorsun?"
Yüzündeki buruk ifadeyi korudu. "Söyledim ya, Buğra. Olması gereken buydu."
Bu sakinlik, bu pasif direniş beni çileden çıkarıyordu. Kendimi tutamadım ve boğazımdan keskin, alaycı bir kahkaha kaçtı. Sesim geniş antrede yankılandı.
"Bu da yeni oyunun mu, Anastasia?" diye sorduğumda, bana gücenmiş, hatta incinmiş bir edayla baktı. Bu bakış, o eski, masum Anastasia'nın bir anlık geri dönüşü gibiydi; oysa artık biliyordum ki, bu da usta bir oyunculuktu.
"Ben sana hiç oyun oynamadım," dediğinde, yüzüme küfretmiş gibi baktım. Buğulu gözlerinde biriken sahte nem, beni daha da öfkelendirdi. Bu yalanın üzerine basa basa söylenmesi, tahammül sınırımı zorluyordu.
"Ben sana hep açıktım Buğra."
O an, damarlarımda akan zehrin şiddetlendiğini hissettim. İleri doğru bir adım attım, aramızdaki son mesafeyi de kapattım. Sesim, artık sert bir fısıltıydı:
"Sakın... Sakın bu yaptığının nedenini, bu ihanetin bütün yükünü bana yükleme."
Omuzlarını düşürdü, bakışları kararlı bir hüzne büründü. Başını yana eğdi, tıpkı yıllar önce beni ikna etmeye çalıştığı zamanlardaki gibi.
"Ama sensin."
"SAKIN!"
Anastasia, titreyen elleriyle göğsünü kavradı, dudakları hafifçe aralandı. Tartışmanın bu hararetli noktasında, kendini daha net, daha keskin ifade edebilmek için, aniden ana diliyle konuşmaya başladı. Kelimeler Türkçeden farklı bir melodiyle, daha ritmik ve duygu yüklü bir şekilde akıyordu. Sanki bu dil, sakladığı savunmanın ve öfkenin maskesini düşürmüştü.
"Sensin, Buğra. Sen ve bitmek bilmeyen iş aşkın..." Ana dilindeki bu tını, sözlerini bir bıçak gibi keskinleştiriyordu. "Senin için biz, sadece araya sıkıştırılan, yorgun bir nefes alma molasıydık. Başarıya olan açlığın, hırsın, bizi bu noktaya getiren sensin, Buğra Yıldırım."
Anastasia'nın yüzündeki acımasız rahatlık beni dondurdu. Yaptığı iğrenç eylemin sorumluluğunu, onca emeğimin ve çabamın tek somut kanıtı olan işime, yani bizim geleceğimize yüklemeye çalışıyordu.
Gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadan, duruşumu daha da dikleştirdim. İçerideki yıkıma inat, dışarıdan kaya gibi sert görünmek istiyordum. Bedenim, omuzlarım, hatta bakışım bile bu suçlamayı ve bu manipülasyonu reddediyordu. "İşkolikliğim mi?" Sesim, ana dilinin getirdiği o yabancı ve duygusal atmosfere rağmen, gür ve kesindi. Karşısındaki mantıklı duvarın yıkılmayacağını göstermek istiyordum.
“Bundan hiçbir zaman şikâyet etmedin sen.”
“Ettim ama sen duymak istemedin.”
Anastasia, kollarını göğsünün üzerinde sıkıca, neredeyse bir kalkan misali bağladı. Sanki gardını korumaya çalışıyor, bu fiziksel duruşla bile tartışmayı savunma pozisyonunda sürdürüyordu.
O an, kısacık, lanetli bir an için söylediği şeyin doğruluğunu düşündüm. Kalbimin en derinindeki karanlık köşede yankılanan o fısıltıyı duydum: Gerçekten de işime onlardan daha mı fazla önem vermiştim? Ya da onun bu konuda rahatsız olduğunu duymama engel olan körlük, sadece ilgisizlik miydi?
Dur, dur, dur. Dur bir dakika...
Zihnime yayılan bu şüphe tohumu, bir alarm zili gibi çaldı. İşte istediği buydu, Buğra. İstediği, sana bütün bu bahaneleri, bu kılıfları düşündürmek. Sorumluluğu %100 onun omuzlarından alıp, eşit bir şekilde, hatta daha büyük bir kısmını benim sırtıma yüklemek.
Kendine gel!
Zihnimdeki bu zehirli sorgulamayı anında, acımasız bir iradeyle durdurdum. Yüzüme, alaycı, küçümseyen bir ifade yerleştirdim. Manipülasyonunun boşa çıktığını, bu tuzağa düşmeyeceğimi belli etmek adına, dişlerimin arasından, kuru ve duygusuz bir sesle konuştum.
“Senin zekana oldum olası hayranımdır zaten, Anastasia.”
Bu iltifat, bıçak gibi keskin bir hakaretti. Onun zekasının, sadece yalanları ustaca kurgulamakta ve sorumluluktan kaçınmakta kullanıldığını ima ediyordum.
Ardından, ona doğru bir adım attım. Bu adım, sadece fiziksel bir yaklaşma değil, psikolojik bir meydan okumaydı. Aramızdaki mesafeyi kapatırken, sesimi sakin, ürkütücü derecede kontrol altında tutmaya çalıştım. Öfkemi bastırıp, sadece gerçekleri kullanacaktım.
“Benim işkolikliğim bir ihmal olabilir, kabul! Ama bu, senin bir yalanı, bir ihaneti, başka bir adamla kurduğun gizli hayatı meşrulaştırmaz! Benim hatam ilgisizlikse, senin hatan ihanet! Bu iki hatanın terazide aynı kefede olduğunu mu düşünüyorsun?"
Anastasia, bu kadar çıplak bir aşağılamanın altından kalkamayacağını anlamış olmalıydı. Gözlerinin içindeki o inatçı savunma ateşi, anlık bir yenilgiyle söndü. "Bunları konuşmak için mi geldin buraya?" diye sordu, sesi tizleşmişti. Şimdi savunma hattı değişiyordu; artık suçlama yerine sınır koyma taktiğini uyguluyordu.
"Bu konuları yeterince konuştuğumuzu düşünüyorum," derken, sözlerinin gücünü desteklemek adına fiziki anlamda da geri adım attı. Aramızdaki mesafeyi artırdı. “Eğer yine aynı tartışmaları yapmak için buradaysan, lütfen git.” Eliyle kapıyı işaret etti. Acı bir şekilde gülümsedim. Bu, yorgunluğun ve hayal kırıklığının birleşimiydi.
"İnan bana şu anda gitmekten başka istediğim hiçbir şey yok Ana. Ama önce cevabını almalıyım. Neden davayı tek celsede bitirmek istiyorsun? Neden aniden bütün çekişmeden vazgeçtin?"
"Sen bunu istemiyor musun?"
Karşılığı, yine bir soru ve sorumluluğu bana atma çabasıydı. "Ben bunu en baştan beri istiyorum," diye cevap verdim. "Ama sen... En son, benim üzerimdeki cekete kadar alacağını söylüyordun. Bütün bunca mücadele, onca avukat masrafı ve sonra bir anda bu teslimiyet. Bu bana bir teslimiyetten çok, panikle örtülmüş bir kaçış gibi geliyor."
Anastasia'nın gözlerinde bir titreme belirdi. Ağzını açtı, sanki bir savunma daha yapacaktı, ama sonra havadan gelen bütün o sertliği bıraktı. Omuzları çöktü.
"Yoruldum Buğra."
Bu söz, bir bahane değildi. Gerçek bir bitkinlik fısıltısıydı. Ve sonra, beklemediğim bir şey oldu. Bir anda, sanki bacakları onu taşıyamıyormuş gibi, yere çöktü. Sırtını, duvara yaslarken bacaklarını bağdaş kurdu. Bu, bir yetişkinin tartışma sırasında sergileyeceği bir duruş değildi; daha çok çaresiz, köşeye sıkışmış bir çocuğun pozisyonuydu.
Açıkçası böyle bir hamle beklemediğim için, şokla ona üstten bakmaya devam ettim. Karşımda, birkaç saniye önce manipülasyon yapan güçlü kadın değil, şimdi kırılgan, acınası bir figür vardı. Başını yukarı kaldırdı ve doğrudan gözlerimin içine baktı. Sesi titrek ve yavaştı.
"Kızımız yıpranıyor, Buğra. O her şeyi anlıyor. Ben zaten... ben zaten berbat haldeyim."
Bir an durdu, gözlerinden bir damla yaş süzülmesine izin verdi.
"Bütün bu savaşı sürdürecek gücüm kalmadı. Sadece bitsin istiyorum. Bitsin ki herkes kendi hayatına devam etsin."
**-**
ZÜMRÜT
Günlerdir Buğra’yı görmemiştim.
Salı gününden bu yana geçen üç gün, sanki haftalara yayılmış gibiydi. Ne ortak alanlarda ne toplantı katlarında ne de o lanetli sosyal medya uygulamasında... Hiçbir yerde izine rastlayamamıştım.
Bu saçmaydı. Tamam, büyük bir reklam ajansı olabilirdik; ülkenin en iyilerinden biriydik ama ofisimiz o kadar da devasa bir alana yayılmamıştı. Onu tanımadığım hatta tanıdığım ama görmezden gelmeye çalıştığım zamanlarda bile, günde en az bir kez mutlaka karşılaştığımızı anımsıyordum. Koridorun köşesinde, asansörde, mutfakta kahve alırken... O zamanlar bu karşılaşmalar sıradan bir iş rutiniydi; şu andaki mutlak yokluk ise... inanılmaz ve can sıkıcı derecede saçmaydı.
Ajansa gelip gittiğini, varlığını hissettiriyordu. Onun yoğun programının ve gergin toplantı saatlerinin akışından, asistanların ve sekreterlerin normalden iki kat hızlı çalışan, tedirgin telaşından anlayabiliyordum. Oysaki adam, sanki görünmezlik pelerini giymiş gibiydi; ortak alanların, koridorların, hatta kahve makinesinin olduğu köşelerin hepsinden gizlice geçiyordu. Bir hayalet gibiydi; varlığını biliyordum ama somut olarak yakalayamıyordum.
Ben ise, bu umutsuzluk ve özlem girdabının içinde, birkaç kez tesadüfi karşılaşacak anlar yaratmaya çalışmıştım. Bu çabalarım, artık mantık sınırlarını zorlayan küçük, anlamsız ritüellere dönüşmüştü; Öğle yemeği saatini onun tahmini çıkış saatlerine göre ayarlamak, sigara molasını uzatmak ve her zaman terasın kapısına bakar pozisyonda durmak, asansöre binerken ve inerken oyalanacak bir şeyler bulmak gibi...
Ama kader mi, yoksa benim sonsuz, lanetli şanssızlığım mıydı bilmiyordum; bir şekilde yine onu görmeyi başaramamıştım. Bu durum, bende paranoyakça bir his uyandırıyordu: Sanki benden aktif olarak kaçınıyordu. Fakat böyle hissetmem saçmaydı; çünkü benim Kedi Kadın olduğumu bilmiyordu. Zümrüt’ten kaçmasını gerektirecek tek konu, ofiste o gün yaşananlardı. Buğra'nın bu saçma kadın çekişmesi içinde bir sorumluluk alacağını, kendini yoracağını sanmak aptalcaydı.
O… patrondu. Onun gözünde çalışanları, sadece ona hizmet ettiğinde, kâr getirdiğinde önemliydi. Benim ona olan duygusal takıntım, ona gönderdiğim anonim mesajlar, onun için bir "kaçış nedeni" olamazdı. O, muhtemelen Aslı ile aramızda yaşanan küçük ofis dramasını görmezden gelmiş ve Kedi Kadın dosyasını tamamen kapatmıştı.
Oysa ben o defteri kapatamıyordum. Buğra'yı zihnimden, kalbimden söküp atamıyordum. Benim için tam olarak ne ifade ettiğinden de emin değildim. Belki de bu kadar yoğun bir takıntıya dönüşmesinin sebebi, onun ilk birlikteliğim olmasıydı. O sınırları aşan ilk deneyim, bilinçaltımda ona karşı çözülmesi zor bir bağ yaratmıştı.
Ya da belki de ara ara zihnimde yeniden canlandırdığım o gizemli gecenin detaylarında, bana ne kadar ilgili, nazik ve hassas davrandığını anımsadığım içindi. O adamı, Buğra Yıldırım ile birleştirdiğim için belki de bu kadar etkilenmiştim. Çünkü Buğra’nın yanında Yıldırım soyadı eklendiğinde zekasıyla insanı etkisi altına alabiliyordu.
Neden bu kadar etkilendiğimi tam olarak bilmiyordum, işte.
Bildiğim tek şey ve şu anki çaresizliğimin en somut kanıtı, 'Yarasa ve Kedi' anonim hesabımı hâlâ silmediğimdi. Daha doğrusu, silemediğim... Uygulamanın simgesi, telefonumun ana ekranında, pişmanlığın ve tatlı bir bekleyişin sembolü gibi duruyordu.
İçimde bir yer, o küçük, inatçı umut fidanı, kurumayı reddediyordu; onun da benimle aynı şeyleri hissettiğine, bu iletişimin kesilmesinden rahatsız olduğuna inanmak istiyordum. Yanlıştan geri dönmesini, bu sessizliği bozmasını, anonim olarak bile olsa iletişimde kalmasını beklemek, bu acınası durumdaki tek tesellimdi.
Ama Salı gününden bu yana, üç koca gün geçmişti. Buğra, değil bir mesaj atmayı, uygulamaya bile girmemişti. Uygulamanın en son görülme saati, salı günü sabahında attığı o keskin veda mesajından sonra donup kalmıştı. Onun sosyal medyadan bile uzak durması -ki normalde işi gereği aktif olmalıydı- fazlasıyla kafa karıştırıcıydı. İşte bu kafa karışıklığı, içimdeki o umut eden acınası yere yeniden gün doğurmuştu.
‘Sana mesaj atmamak için girmiyor.’
Ah... Ne kadar acınası bir yerdeydim. Kendi zihnimi, onun beni düşünmekten kendini alıkoyduğu fikriyle avutmak zorunda kalıyordum.
“Herkese keyifli hafta sonları.”
Şakir’in sesi, ofisin bu saatlerdeki alışıldık uğultusunu delerek kulağıma ulaştı ve zihnim anında kendini kurguladığı hayal dünyasından çekip gerçekliğe bıraktı. Bakışlarım, bilgisayar ekranından ayaklanmış ve ofiste kalan tek tük insanlara el sallayan adama kaydı. O anda, üç gün boyunca süren o yoğun, Buğra odaklı düşünce sarmalının ne kadar yıpratıcı olduğunu fark ettim. Hem kendim için hem de en yakın arkadaşımla aramızdaki ilişki için…
Şakir’le Salı gününden beri neredeyse hiç konuşmamıştım. Aramızda, sözcüklerin dolduramadığı, ağır bir sessizlik vardı. Ajansın yeni ve zorlu kampanyası yüzünden yaşadığım "iş yoğunluğu" başlığına kendi uzaklığımı sığınmıştım. Bu, her ikimizin de kabul edebileceği, kolay bir yalandı. Ama asıl nedenimi, onun da bildiğini adım kadar iyi biliyordum. Belki de bu yüzden uzaklığımı saygı duyuyordu. Göz göze geldiğimiz anlarda bile, aramızdaki hava ağırdı; ikimiz de bilinen bir sırrın etrafında dolanıp duruyorduk.
Şimdi, hafta sonunun rehavetine girmeye hazırlanırken, içimde biriken bütün o öfke ve hayal kırıklığı, en kolay hedefine yöneldi: Şakir.
Bir yanım, Buğra’nın bu mutlak yokluğu, bu acı veren sessizliği yüzünden Şakir’i, evet, bizzat onu suçluyordu. Eğer o 'Yasak aşk' mesajını Buğra'ya atmayıp o gün o kadar ileri gitmeseydi, o kadar net ve pervasız olmasaydı, belki hâlâ o anonim mesajlaşma uygulamasında, o tehlikeli, heyecan verici ve bir o kadar da kırılgan dengeyi koruyor olurduk. O pervasız mesaj, kurduğumuz o kırılgan cam köprüyü tuzla buz etmişti. Şimdi bu köprünün üzerinde durmak yerine, yıkıntılarının üzerinde çaresizce tepiniyorduk.
Derin bir iç çektim. Bu nefes hem yorgunluğun hem de bu anlamsız suçlamadan vazgeçme çabasının bir dışa vurumuydu. Şakir'in günahı sadece bir katalizör olmaktı; asıl mesele, Buğra'nın kararıydı.
Bu duygusal çıkmazın içinde, zihnimin bulabildiği tek bir rasyonel teselli vardı: Olmuşla ölmüşe çare yoktu değil mi? Artık geriye dönüp pişmanlıkları, "eğer"leri düşünmenin kimseye faydası yoktu.
İç çekişimin ardından, masadaki dağınıklığı toparlamaya bile mecalim kalmamıştı. Bütün o varlığı hissedilen ama asla görünmeyen Buğra’nın hayaleti, enerjimi çekip almıştı. Artık tek yapabileceğim, bu yokluğun ne kadar süreceğini beklemekti.
Tam o sırada, telefonumun masanın üzerinde gürültülü bir şekilde titremesiyle irkildim ve arayan kişiye baktım; Süsü… Üç gündür ona bir şey belli etmemek için rolden role giriyordum ama neler olduğunu hissediyormuş gibi beni beş dakika boş bırakmıyordu. Sanırım onun kadar iyi bir oyuncu değildim. Bu telefonu açmazsam beş dakika sonra tekrar arayacağını ve açana kadar her beş dakikada bir telefonumu meşgul edeceğini biliyordum. Bu yüzden direnişin anlamı yoktu. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Efendim Süsü?”
Sesim, hafta sonuna girmenin getirdiği olağan yorgunluktan çok, ruhumdaki o derin duygusal bitkinliği taşıyordu. Fakat benim aksime, Süsü fazlasıyla enerjikti, sesi hoparlörden adeta fışkırıyordu.
“Canım Zümrüdüm, hâlâ ofiste misin? Ajansı yakıp çıkmadın mı hala?”
Gülümsemeden duramadım. Onun bu neşesi, kesinlikle bulaşıcıydı. “Yaktım, yaktım. Ruhumun küllerini topluyorum şimdi.”
“Bırak şimdi külleri. Bu akşam oyuna geliyorsun değil mi? Oyunun adı ‘Kırılgan Meleğin şansı’ tam da sana göre bir dram!”
Süsülerin oyunları cumadan cumaya değişiyordu ve bu seferkinin adı bile ilgi çekiciydi. Yine de sonra söylediği cümleye gözlerimi devirmeden edemedim. Kafamı dağıtmak için güzel bir tercih olabilirdi ama şu anda kafamın içi, bir tiyatro oyununun karmaşık olay örgüsünü kaldıracak modda değildi. Bütün hücrelerim, sadece sessizliği ve bekleşiyi istiyordu.
Kibarca reddetmeye hazırlanıyordum. Süheyla bunu telefonun ucundan hissetmiş gibi “Sakın itiraz edeyim deme,” diye uyardı. Ardından yumuşak geçişi yaptı.
“Şaka bir yana, gelmeni istiyorum. İnanılmaz bir oyun çıkardık. Üstelik başrolüm. Lütfen.”
Hafifçe inledim. Böyle bir günde onu reddetmemin kalbini kıracağını biliyordum ama benimde kalbim pek sağlam sayılmazdı. “Gelmesem çok üzülür müsün?” diye sorduğumda “Geçerli bir nedenin olursa üzülmem,” diye cevap verdi. Süsü için geçerli bir neden sadece ölüm döşeğinde olmaktı.
“Çok yorgunum.”
“Oyunu sana oynatmayacağım Zümrüt, izlerken yorulmayacaksın.”
“Kafa olarak çok yorgunum,” diye cümlemi düzelttiğimde, Süsü'nün sesi umut doluydu. “İyi ya, boşaltmana yardım ederiz belki,” dedi. “Belki kırılgan meleğin şansı sana geçer,” diye eklediği anda, dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme yayıldı. O şansın bana geçtiğini anlamam için Buğra’nın bana mesaj atması gerekirdi.
Dur bir dakika…
Buğra bana ilk mesajını Süheyla’nın oyununu izlemek için tiyatroda olduğum zaman atmıştı. Karanlık salonda, herkes sahneye odaklanmışken, ben gizlice telefona bakmıştım. Hatta heyecandan çığlığı basmıştım. Belki de yine…
Olabilir miydi? Bu… Evet, evet! Ah evet!
Bu, bir totemdi. Bir işaret. Kaderin ya da şansın bir oyunu. Eğer yarın o oyuna gidersem, o karanlık salonda oturursam, belki de beklediğim o sesi yeniden duyacaktım. Buğra’nın yokluğunun sona ermesi için, o tesadüfi anı yeniden yaratmalıydım. Bu, mantıklı değildi, ama umutsuzluk mantık aramazdı.
Kalbim göğüs kafesimde hızla çarpmaya başladı. Oturduğum yerden ani bir enerjiyle ayaklanırken, elimdeki telefona doğru haykırdım: “Tamam geliyorum.” Ses tonum aceleci ama kararlıydı.
“Saat kaçta başlıyor?” diye sorduğumda yedide başlayacağı cevabını aldım. Hızlıca kolumdaki saate baktım. Hızlı olursam trafik yoksa, oyun başlamadan hemen önce Süsü’ye şans dileyebilirdim. Hatta gerçekten de şans bana geçerse kahve bile içebilirdik.
“Geldiğimde haber veririm.”
“Tamam Zümrüt’üm bekliyorum.”
Telefonu kapatır kapatmaz, çantamı kaptım. Artık beklemek bitmişti. Eyleme geçme zamanıydı, ne kadar batıl inançla dolu bir eylem olsa da.
**-**
Tiyatro salonunun karanlığı, umut etmek için mükemmel bir zemindi. Süsü, sahnenin tam ortasında, ‘Kırılgan Meleğin Şansı’ adlı oyununda, güçlü bir monolog veriyordu. Ama benim gözlerim ve zihnim, sahneden çok, karanlık salonda gizlediğim telefonumun ekranındaydı.
Bekledim.
Oyunun on beş dakikası... Yirmi dakikası... Otuz dakikası geçti. Süsü'nün sesi bazen heyecanla yükseliyor, bazen hüzünle alçalıyordu. Tıpkı benim ruh halim gibi. Ama telefonum, titremeyi reddediyordu.
Mesaj atmayacak…
Bu soğuk gerçek, zihnimde yankılandı. Benim totemim, benim umutsuz batıl inancım, beni buraya, bu sahte umut tünelinin sonuna getirmişti. O karanlık salonda oturmak, sadece benim acınası yalnızlığımı vurguluyordu. O anın, ilk mesajın geldiği o tesadüfi anın özel olmadığını, sadece basit bir tesadüf olduğunu şimdi anlıyordum.
Oyunun ilk perdesi sona erdiğinde, herkes ara vermek için ayaklanırken, ben yerimden fırladım. Kuliste Süsü'ye görünmek ve gideceğimi söylemek istemiyordum. Bu hayal kırıklığını kimseyle paylaşamazdım. Çaktırmadan, tiyatronun arka kapısına yöneldim.
Karanlık sokağa çıktığımda, yüzüme vuran keskin ve soğuk rüzgâr, beni içimdeki boşluk kadar üşüttü. Montumun önünü kapattım ve dolmuş durağına doğru yürümeye başladım. Mahalleme giden o eski, sarı-krem dolmuşa bindim. Boş koltuk bulacak kadar şanslıydım. Acınası halime güldüm. Şansım yaver gittiğinde bana sadece boş bir koltuk getiriyordu. Oturduğumda, vücudumun her kası yorgunluktan ve hayal kırıklığından gevşedi.
Dolmuşun içerisi kalabalık ve gürültülüydü. İnsanların yorgun sohbetleri, müziğin boğuk sesi... Bütün bu hayatın karmaşası, benim içimdeki mutlak sessizlikle tezat oluşturuyordu. Camdan dışarı bakıyordum, ama gördüğüm sadece kendi yansımamdı; yıpranmış, umutsuz ve aptal.
Dolmuş, tanıdık caddelere girerken, içimdeki savaş da sona ermeye yaklaşıyordu. Eve, boş, sessiz daireme gidiyordum. Bu akşam, o uygulama ekranına bakmayacaktım. Çünkü bakmak, artık umudu değil, sadece çaresizliği görmeyi garantiliyordu.
Nihayet ineceğim durağa geldiğimde düşüncelerimden de oturduğum koltuktan da ayrıldım. İnsanların arasından geçerek aşağı indim ve soğuk havayı ciğerlerime çekerek derin bir iç çektim. Havanın soğukluğuna karşı bu sefer hazırlıklıydım.
Eve doğru yürürken, gözüm mahallenin iki sokağını karşılayan tam köşedeki kitap-kafeye ilişti. Köşe Lambası Kitapevi.Burası eski bir konaktı aslında ama sahipleri yıllar önce, asırlar boyunca ailelerine barınak olan bu görkemli yeri, tüm İstanbul halkına, ruhları için bir nefes alma noktası olarak açmıştı. Bunun için onlara minnettardım. Çünkü ben bu mahalleye yeni taşınmış olsam bile, kendimi bildim bileli bu samimi, otantik eski İstanbul atmosferini ziyaret ediyordum.
Kapıdan adım attığınız anda sizi karşılayan şey, modern bir kafe dekorasyonu değil, büyükannelerin salonundan ödünç alınmış gibi duran, ruhu olan bir yerdi. Belki de müşterilerinin yaş ortalaması bu yüzden yüksekti. Müdavimleri, yıllarını yazma işine vermiş, hayat yorgunu yazarlardan oluşuyordu. Hatta o yazarların yeni kitaplarının lansmanları, ailesine duyurmak ister gibi, samimi bir ritüelle bu yerde gerçekleşiyordu.
Nereden mi biliyordum?
Birçoğunun son okuma ve editörlük kısmı, benim gönüllü olarak yaptığım bir işti ve açıkçası bu, reklam ajansındaki yavan metinlerimin aksine, ruhuma bir oksijen sağlıyordu. Mesleğime katkısı da yadsınamazdı.
İçeri adım attığınız anda ayağınızın altındaki zemin eski, gıcırdayan ahşap parkelerle kaplanırdı. Her gıcırtı, bu konağın uzun ömrünün, sessiz bir anısıydı. Duvarlar ise yer yer ham tuğla ile bırakılmış, yer yer eski bir evin pastel tonlarındaki krem boyayla kaplıydı. Duvarlara rastgele asılmış siyah beyaz İstanbul fotoğrafları ve elle yazılmış şiir alıntıları, resimler, notlar, isimler... Bu dağınıklık, buranın aceleci modern hayattan uzak, geçmişe demir atmış bir ruh sığınağı olduğunu fısıldıyordu.
Giriş katı, kitap-kafenin ana kafe kısmıydı ve kapıdan girer girmez burnunuza çarpan kokularla adeta şahane kokan bir senfoni sunardı. Özellikle de portakallı, tarçınlı kurabiye kokusu, kış günlerinde bir battaniye gibi sarar, ortamdaki en baskın ve davetkar notayı oluştururdu.
Masa ve sandalyeler birbirini tutmazdı. Bu uyumsuzluk, kasıtlı ve samimiydi. Bazıları eski, cilalı meşe ağacından oluşur, üzerinde yılların izini taşıyan ahşap masalardı; bazıları ise üzerine el örgüsü bir şal atılmış geniş, tekli kadife koltuklardı. Bir tek uyumlu olanlar, dış dünyaya açılan ufak, ferforje korkuluklu terastaki küçük bistro takımlardı; onlar da dışarısının düzenine saygı gösterir gibiydi.
Mekânın asıl ruhu, kitap raflarıydı. İkinci ve üçüncü kat, boydan boya uzayan, tavana kadar yükselen bu raflar; yeni çıkan parlak ciltli kitaplardan, sararmış sayfalı, kenarları kıvrılmış ikinci el klasiklere kadar her şeyi barındırıyordu. Kitapların o bilindik, hafif küf ve vanilya karışımı kokusu, ortamdaki yoğun kahve, portakal ve tarçın kokusuyla iç içe geçmişti. Bu koku, huzurun somutlaşmış haliydi.
Orta kısımda yine oturma alanları vardı. Fakat ikinci katta tam köşede kalan cumbalı alan yumuşak minderlerle döşeli bir oturma alanına dönüştürülmüştü. Favorim kesinlikle bu alandı. Genelde boş kalmazdı. Eline kahvesini ve kitabını alan herkes, dünyaya sırt çevirip bağdaş kurarak bu yerde kendi hayal dünyalarına çekilmek için sıraya girerdi. Bu köşe, dış dünyaya açılan en sıcak pencereye sahipti.
Üçüncü kat ise, çatı katıydı. Fakat yüksek tavanların avantajı orada da kendini gösteriyordu. Burada genellikle kişisel gelişim, psikoloji, felsefe tarzı, zihni besleyen kitaplarla çevrili alanın tam ortasında, koyu renkli, gösterişli bir kuyruklu piyano duruyordu. Mekânın en geniş ve en aydınlık kısmı burasıydı ve genelde lansmanlar, edebi söyleşiler de bu görkemli alanda yapılırdı.
Kitap kafenin ışıklandırması, kasıtlı olarak loş ve sıcaktı. Tavandan sarkan vintage avizeler ya da her masanın üzerinde duran küçük, metal başlıklı lambalar, sadece okumayı kolaylaştıracak kadar aydınlatma sağlıyordu. Bu ışık, dışarıdaki sokak lambalarının soğuk beyazlığına inat, kehribar sarısı bir sıcaklık yayıyordu.
Arka planda, belli belirsiz bir klasik müzik ya da hafif caz çalardı. Sesler, gürültü yaratmazdı; aksine, kafede fısıltıyla sohbet eden insanların ve sayfalarını çevirenlerin sesleriyle birleşip, yumuşak bir uğultuya dönüşüyordu. Bu uğultu, insanın yalnızlığını bastırıyor ama aynı zamanda düşünceleriyle baş başa kalmasına da izin veriyordu.
Bir an… eve gidip yalnız kalmak yerine, kitaplar arasında görünmez olmaya karar vermiştim. İhtiyacım olan buydu.
Kapının üzerinde bulunan zil, içeri adım attığım anda huzurlu, metalik bir tınıyla çaldı. Rahatsız edici, dikkat dağıtan bir ses değildi; sadece bu gizemli, edebi dünyaya birinin daha adım attığını, bu sessizliğe saygılı bir şekilde vurgulardı.
İçerisi kalabalık değildi. Giriş katının o şahane portakallı kurabiye kokusu her zamanki gibi baskındı. Köşede, Kemal Amca her zamanki yerinde, önündeki eski, emektar daktilosunda bir şeyler yazıyordu. O kadar derin bir yoğunlaşma içindeydi ki, selam vererek bile dikkatini dağıtmak istemedim. Onun daktilosundan çıkan tıkırtılar, kafenin yumuşak uğultusunun doğal bir parçasıydı. Ahşap merdivenlere yönelirken birkaç yeni yüz gördüm; belli ki onlar da Cuma gecesinin huzurunu arayanlardı. Kasada ise kimse yoktu, burası dürüstlüğün ön planda olduğu bir yerdi.
Hızla yukarı, ikinci kata çıktığımda, en sevdiğim yer olan minderli, cumbalı alanın boş olduğunu gördüm. O an içimden, ‘Gerçekten de Kırılgan Melek’in şansı bana mı geçmişti?’ diye düşündüm ama hemen ardından o acı gerçek tokat gibi yüzüme çarptı.
Geçmişse de, Buğra mesaj atmadığına göre, yanlış kullandığı kesindi.
Adımlarımı hızlandırarak köşeye doğru yürürken bir yandan da üzerimdeki kıyafetleri azaltmaya başladım. Yumuşak, geniş minderlere çöktüğümde, derin, uzun bir nefes aldım. Oksijen ciğerlerime değil, sanki ruhumdaki boşluğa dolmuştu. Sanki… yuvama kavuşmuştum. Sırtımı sıcak duvara dayayıp başımı, dışarıdaki sokak lambalarının ışığıyla hafifçe buğulanmış pencereden dışarı çevirdim. Gece sakinlemişti, trafik durulmuştu ama benim yüreğim hala…
“Hoş geldin Zümrüt.”
Ses, beklediğimden çok daha yakından gelmişti. Arda, elinde büyük, seramik bir kupayla yanıma yaklaştı. Yüzünde mekânın sakinliğini taşıyan, o yakışıklı, genç adam, favori garsonlarımdandı. Ben onu görmemiştim ama belli ki o, benim buraya geleceğimi çok önceden, belki de ayak seslerimden veya kapı zilinin tınısından fark etmişti.
Kahvemi, masanın üzerindeki küçük lamba titremesinin hemen altına bıraktı. Koyu, sade filtre kahvenin yoğun buharı yukarı doğru yükseliyor, loş ışıkta dans eden bir tül gibi görünüyordu.
“Nasılsın?” diye sordu, sesi samimi bir ilgi taşıyordu.
Hafifçe omuz silkerken, gözlerimi ondan kaçırmadan dürüstçe “Artık daha iyiyim,” diye cevap verdim. Beni anlıyormuş gibi yumuşakça gülümsedi ama daha fazla bir şey söylemedi. O fazla konuşmazdı; sadece ihtiyacın olanı getirir ve varlığıyla huzur verirdi. Ben de ona minnettar bir karşılık verdim.
Arda uzaklaşırken, ellerimi bardağın etrafına sardım. O an, ellerimdeki titremeyi ve vücudumdaki soğukluğu fark ettim. Tiyatrodan aceleyle çıkışın, umudun aniden sönüşünün getirdiği soğuk duş etkisi hâlâ üzerimdeydi. Bardağın seramik sıcaklığı, donmuş parmaklarıma yavaşça yayıldı. Bu sıcaklık, Buğra'nın bende bıraktığı o buz gibi boşluğa karşı tek savunmamdı.
Kupayı dudaklarıma yaklaştırdım. Kahvenin o keskin, acı ve topraksı kokusunu derinlemesine içime çektim. İlk yudumu aldım. Beklediğim gibi, kahve sıcaktı, sertti ve şekersizdi. Boğazımdan aşağı akarken, bedenimde bir sıcaklık dalgası yayılmaya başladı. Bu sıcaklık, kaslarımdaki gerilimi hafifletirken, zihnimdeki duygusal gerilimi de kaba kuvvetle dağıtmak ister gibiydi.
Buğra defteri kapandı.
Bu his, ağzımdaki bu acı tatla somutlaşıyordu. Kahve, bana gerçeğin tadını sunuyordu: Saf, katkısız ve yutulması zor.
Kupayı tekrar masaya koydum. Çevredeki o eski kitapların kokusu ve loş ışık, beni selamladı. Eğildim, dikkatimi dağıtacak herhangi bir şey arayarak, yakınımdaki duvar raflarına göz attım. Birbirine yaslanmış eski kitapların arasında, cildi yıpranmış, unutulmuş bir kitap, kırmızı-kahverengi tonuyla dikkatimi çekti. Cildi, dokunsam dağılacakmış gibi duran eski, kalın bir deridendi.
Yavaşça uzandım ve kitabı rafın arasından çektim. Tozlu bir his bıraktı; belli ki uzun zamandır el değmemişti. Kitabın rengi, kurumuş kan rengini andırıyordu. Kapağında altın yaldızla yazılmış, artık solmaya yüz tutmuş bir başlık vardı ama loş ışıkta ne yazdığını hemen okuyamadım. Yaklaştırıp baktığımda, o eski, zarif el yazısıyla yazılmış başlığı okuyabildim:
"İki Şehrin Hikâyesi"
Charles Dickens.
Yüzümde istemsiz bir acı gülümseme belirdi. İki Şehrin Hikâyesi. Ne kadar da yerindeydi. Zıtlıkların hikayesi…
Kitabın kapağını çevirdim. Sayfaların kenarları sararmış, mürekkep zamanla matlaşmıştı. Kitabın iç kapağında, eski ve zarif bir el yazısıyla yazılmış bir ithaf notu vardı. Bu not, kitabı kimin, kime ne zaman hediye ettiğini gösteriyordu.
"Sevgili B., bütün tutkumuzun ve yalanlarımızın başlangıcına ithafen. (Kuzguncuk, 1986)."
“Tutku ve yalanlar...” diye fısıldadım. Bu ithaf, beni adeta bir soğuk su kovası gibi yeniden kendine getirdi. Sanki bu eski kitap, masamın altından bana bakıp, "Sen ne kadar yalnız ve özel olduğunu düşünsen de hikayen yeni değil," diyordu.
Kitabın eski sahibi de benim gibi bir başlangıç yapmıştı; tutkuyla başlayan, ama kaçınılmaz olarak yalanlarla örülen bir ilişki… hepsi sadece tekrar eden bir döngüydü.
İçimdeki o boşluk hissi, şimdi bu yüzyıllık döngüyü görmenin getirdiği derin bir kabullenişe dönüştü. Kahvemden bir yudum daha aldım. Acıydı ama artık bu acıyla başa çıkabilecektim. Çünkü yalnız değildim; o kırmızı-kahverengi ciltli kitap ve onun eski, yalan dolu ithafı, yanımda oturuyordu.
“O kitaba bir başlarsan kolay kolay bırakamazsın.”
Başımı kaldırdım. Karşımda, beni gülümseyerek süzen, yaklaşık benimle aynı yaşlarda, tamam benden daha büyük olan ama asla göstermeyen, yakışıklı bir adam duruyordu. Üzerinde kalın, lacivert, sade bir kazak vardı. Saçları dağınık ama özenli, gözleri ise mekânın loş ışığında bile parlayan, meraklı bir tona sahipti. Vücut dili her zamanki gibi rahattı. Sonuçta burası ona aitti.
“Nasılsın Zümrüt?”
Gülümsemesi bulaşıcıydı. “İyiyim,” dediğimde Doruk parmağıyla elimde tuttuğum İki Şehrin Hikâyesi kitabını işaret etti. “Dickens’a bu kadar gömüldüğüne göre pek de iyi sayılmazsın.” Ah… resmen elindeki kitaptan, kitaba olan bakışından duygu durumunu çözebiliyordu. “Eminim içindeki notu gördün.” İnkâr etmeyecektim. "Gördüm," dedim, sesimde bir hüzün kırıntısı vardı.
"Tutku ve yalanlar. Oldukça yerinde bir özet."
Doruk sandalyeyi çekip tam karşıma oturdu. Bu, bir patronun yaptığı nezaket ziyareti değildi; bu, sohbete davetti. O, buranın ev sahibiydi ve misafirine ilgi gösteriyordu.
“Konuşmak ister misin?”
Bu basit soru, o an ihtiyacım olan tek şeydi. Aslında... isterdim. Omuzlarımdaki yükü, hayal kırıklığını ve Buğra'nın bende yarattığı takıntıyı bir yabancıyla paylaşmak, bu yükü hafifletebilirdi. Fakat tam o anda çalan telefonum dikkatimi dağıttı. İçimden ‘Süsü yokluğumu fark etmiş olmalı. Karakollara haber vermeden cevap atsam iyi olacak’ diye geçirdim. Zihnimde hızlıca bir yalan uydurmaya başladım. Doruk’tan izin isteyerek montumun cebinden telefonumu çıkardım.
Parlayan ekranla bir anlık nefesim kesildi ya da ben tutmuştum. Çünkü gelen mesaj, Süsü’den değildi. Uygulamadandı. Batman adında bir hesaptan… Gözlerimi kırpıştırdım. Ellerim, kupanın sıcaklığını unutup, soğuk ve titrek bir hale büründü. Kitap kafenin sıcaklığı, eski kitapların kokusu... her şey anlamsızlaştı. Benim için tek gerçek, telefon ekranındaki o isimdi.
Uygulamaya girmeye cesaret edemedim; sadece ekrandaki bildirimden mesajı okudum, ne bir açıklama ne bir özür ne de bir selam… Sadece yaşanan son günleri silip atmayı talep eden, pervasız ve buyurgan tek bir cümle…
“Nerede kalmıştık?”
Yorumlar
Yorum Gönder