Yarasa ve Kedi - 14. Bölüm
BUĞRA
“Sen… özgür ruhluydun. Sınırları sevmezdin. Ben o adama âşık olmuştum.”
“Büyümek zorundaydık.”
“Büyümek zorunda olan işlerindi, sen değil.”
“Ben senin için istikrar getirdim. Ailemizi güvenli sularda tutmaya çalıştım.”
“Sen bizi o sularda boğdun Buğra.”
“Çekip gitseydin.”
“Gidemedim…”
“Sen de aldatmayı tercih ettin.”
“Son zamanlarda evliliğimizdeki en büyük heyecan neydi? Ya da iş yemekleri haricinde baş başa çıktığımız herhangi bir yemeği hatırlıyor musun?
“Mesela en son ne zaman sarmaş dolaş film izledik? Ya da şöyle sormam daha uygun olur, en son ne zaman benim için, sadece benim için o çalışma odasından çıktın?”
“Beni en son ne zaman gerçekten dinledin? Arven’i ilgilendiren konulardan bahsetmiyorum. Benden, Anastasian’dan…”
“Hatırlıyor musun, eskiden sabahları alarm çalmadan uyanırdık, sadece birbirimize bakmak için? Şimdi alarm çalıyor ve ilk yaptığın şey onu susturup iş için hazırlanmak oluyor.
“Beni en son ne zaman güldürdün? Öyle kibarca değil, mideme kramplar girecek kadar içten? Peki sen en son ne zaman güldün? Benimle ya da bensiz…”
“Gecenin bir yarısı, sırf dalgaların sesini dinlemek için ne zaman sahile indik? O küçük kaçamaklar... onları bile takvime not eder hale geldik. Oysa aşk, takvimle yaşanmaz ki.”
“Lütfen artık sadece Buğra ol. Bizden geçti belki ama senin için hala umut var. O adamı hatırla.”
Günlerdir aklımda dolaşan yüzleşme beni her şeyden uzaklaştırmıştı. Her şeyden… Sanki dev bir dalga gelip, benim özenle inşa ettiğim, her tuğlasını 'istikrar' ve 'başarı' ile sıvayarak kurduğum kariyer kulemi yerle bir etmişti. Oysa ben o kuleyi, bizi fırtınalardan korumak için dikmiştim. Benim fırtınadan anladığım ise her zaman yokluktu.
Fakat o kulede boğulduğumuzu şimdi anlıyordum.
O gün, Anastasia’nın gözlerindeki o soğuk ve yorgun ifade, “Büyümek zorunda olan işlerindi, sen değil,” dediğinde, tüm savunma mekanizmalarım çöktü. Savunmamın ardındaki tek gerçek, onları ne kadar sevdiğimdi. Ne kadar güvende tutmak istediğimdi.
Varlıklı bir aileden gelmiyordum. Geldiğim noktaya, zirveye, tırnaklarımı kazıyarak çıkmıştım. Benim için başarı, bir kariyer basamağı değil, soğuk ve güvensiz bir dünyadan kaçış biletinden farksızdı. Her toplantı, her kazanılan kampanya, o biletin süresini uzatıyordu.
Anastasia’nın o kadar kolay vazgeçtiği 'istikrar' benim en büyük zaferimdi. Çocukluğum, elektriği sık sık kesilen, sobalı bir evde geçmişti. Bazen ısınmak için eski okul kitaplarımı ve defterlerimi yaktığımızı hatırlıyordum... O kağıtların dumanı, kâğıt yakmanın verdiği suçluluk duygusu... Yıllar geçti… o koku burnumdan gitmedi. Soğuk kış günlerinde annemin, babamın yüzündeki o çaresizliği unutmam mümkün değildi. Ekmek ve makarna ile günlerimizi geçirdiğimizi… Sürekli borçlarımız vardı. Okul masrafları için bile çalışmak zorunda kalan bir çocuktum.
Benim özgür ruhlu olmaya hakkım yoktu. En azından Arven olduktan sonra yoktu.
O küçük kızın, benim yaşadığım zorlukları, yokluğu, hayatı deneyimlemesine izin veremezdim. Özür ruhlu olmak, bana göre, yarın ne yiyeceğini düşünmemek demekti. Oysa benim sınırlarım Arven’le başlıyordu; ona en güvenli geleceği sunmak zorundaydım. Zorundaydık…
Ama Anastasia da haklıydı. Ben güvenlik duvarlarını örerken, o duvarların arkasında yaşamayı unutmuştum. Onu, çocukluğumda en çok nefret ettiğim şeyle, monoton ve garantili bir hayat korkusuyla kuşattım. Benim güvenli limanım, onun için bir hapishane olmuştu. Anastasia’nın bahsettiği o heyecan, benim için bir risk olmamalıydı. Nefes aldığım bir atmosfer yaratmalıydı.
O adam geri gelmeliydi.
O geri gelmezse, kazandığım her şey, tırnaklarımla kazıdığım o başarı dahil, hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Buğra Yıldırım kariyerine virgül koymayı öğrenmeliydi. Bazen sadece Buğra olmayı başarmalıydı. Bunu eski karısı için değil, kendi için yapmalıydı.
Bu uğurdaki ilk adımımı çok düşünmüştüm.
Zihnimin tüm yolları, beni o Buğra’ya en çok yaklaştıran ana ve kişiye dönüyordu. Kedi Kadın’a…
Kedi Kadın, benim düzenli, sorumluluk sahibi hayatımın tam ortasına düşen, plansız, tek gecelik bir kaostu. O, benim bastırdığım her şeyi somutlaştıran bir figürdü. Onunla geçirdiğim bir gece, en az 10 yıllık sorumluluktan çalınmış bir nefesten farksızdı. Buğra’ya iyi gelmişti ve bu yolda ona ihtiyacım vardı.
Kendimle verdiğim savaşı kaybetmiştim.
Ajansın kurumsal cep telefonu yerine kişisel telefonum elimdeydi. Bu, benim titizlikle koruduğum profesyonel sınırları yıkma konusundaki ilk darbemdi. Normalde, çalışma saatlerinde bu cihaz tamamen kapalı, zihnim ise sadece şirketin stratejilerine adanmış olurdu. Bu duvarlar sırasındayken o telefonu elimde gören biri olursa, hele ki bu uygulamada, kıyametin geldiğini düşünebilirdi. Benim için bu, bir bankanın müdürünün kasayı soyması kadar kuralsız ve akıl almaz bir eylemdi.
Ellerim, yepyeni bir sim kart taktığım o cihazda gezinirken hafifçe titriyordu. Parmaklarımın altında canlanan bu yeni hesap, benim yeleğimin altına gizlediğim bir sırdı. Bilindik sosyal medya uygulamasına girdim ve ‘Batman’ adıyla yeni bir hesap açtım.
Profil fotoğrafım yoktu. Biyografim boştu. Hesabın kendisi, benim yıllardır bastırdığım o boşluğu, o anonimleşen, özgürleşmeyi bekleyen ruhu temsil ediyordu. Her şey usulüne uygundu, ama tek bir kural hariç: Bu hesap, bir iş için değil, sadece yaşamak için açılmıştı.
Geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimi biliyordum. Bu küçük adım, kariyer kulemin temellerini dinamitliyordu. Ama ilk kez, o patlamanın yaratacağı kaostan korkmak yerine, onun getireceği özgürlüğü hayal edebiliyordum. Tıpkı Batman gibi... Artık maskemin arkasında, yeniden 'sadece Buğra' olma şansım vardı.
Ne yazacağımı neredeyse tüm gün düşündüm. Bir pazarlama dehasının, iki kelimelik bir mesaj için saatlerini harcaması ne acı bir ironiydi. Ona attığım son mesajdan sonra bana cevap verip vermeyeceğini bile bilmiyordum. Yine de şansımı denemek zorundaydım.
Hafta sonu için Arven’i alıp annemlere geçtiğim sırada, sorumluluk ile içgüdü, arasındaki savaşın en şiddetli anını yaşıyordu. Annem, eskiden sobamızın durduğu, şu anda sıcak peteğin önündeki minderde Arven’in okul maceralarını dinliyordu. Kızımın heyecanı, annemin gözlerine yansımıştı. Benim, uğruna hayatımı harcadığım o güvenlik, bu küçük, mütevazı dairede somutlaşmıştı. Bu huzur, o eski Buğra'nın hayal bile edemeyeceği bir lükstü.
“Nerede kalmıştık?”
Bu manzarayı izlerken aklıma gelen mesajı, ancak akşam yemeğinden sonra, hava almak için tek başıma yürüyüşe çıktığım sırada atabilmiştim. Soğuk, yüzümü dövüyordu ama zihnimdeki ateş daha yakıcıydı. Telefonu elime aldığımda, elimdeki o cihaz bir cep telefonu değil, geçmiş ve geleceğim arasında uzanan tehlikeli bir köprüydü. Ellerim titriyordu. Gönder tuşuna basmamla, içimde hem bir korku hem de uzun zamandır hissetmediğim bir canlılık yayıldı. Cevap gelirse ne yapacağımı bilmiyordum. Gelmezse neler yapabileceğimi de… asıl korkutucu olan buydu.
Düşünmemek için yürümeye devam ettim. Her adımda, doğup büyüdüğüm bu mahallenin her köşesinde içimdeki Buğra’nın nefes aldığını hissettim. O kadar uzun zamandır burada, burada vakit geçirmiyordum ki… şifamın yine bu sokaklarda aramam fazlasıyla komikti. Trajikomik.
Ana caddeye doğru döndüğümde, çocukluğumdan beri var olan – belki de daha öncesinde de vardı- üniversite yıllarımda ikinci evim haline gelen o loş ışıklı mekân belirdi: Köşe Lambası Kitapevi. Dışarıdan bakıldığında bile içerideki kâğıt kokusunu ve kahve buharını hissedebiliyordum.
Kapıyı açtığımda, tanıdık zilin şangırtısı, yıllardır kulağıma çalınan kurumsal telefon zil seslerinden çok farklıydı. Tınısı, anında bir nostalji ve rahatlama hissi yarattı. Zilin sesi, uzun zaman sonra yüzümü gerçek anlamda güldürmüştü. Bu gülümseme, bir müşteri memnuniyetinden doğan o yapay gülümseme değildi; bu, kaybolan bir parçayı bulmanın verdiği, içten gelen bir neşeydi. O an, o şangırtının bir zil sesi değil, benim yıllardır kilitli tuttuğum kafesin anahtarının dönme sesi olduğunu fark ettim.
İçeride, tozlu kitap raflarının arasında, buram buram kahve ve eski kâğıt kokusuyla yıkanan loş bir ışık vardı. İçeri adımımı attığımda, Buğra Yıldırım arkamdaki ayazlı mart gecesine karışıp kaybolmuştu.
Burada sadece Buğra vardı.
Burnuma dolan portakallı kurabiye kokusu, gülümsememi derinleştirmişti. Bu kokuyu… unutmuştum. Turunçgillere alerjim olduğu için bu kurabiyelere her zaman uzaktan, ağzım sulanarak bakardım. Çocukken, kafenin sahibi Lütfü Amca'nın eşi Mualla Teyze, sırf özendiğim için bana farklı çeşitlerini yapardı. Elmalı, tarçınlı... Hepsi güzeldi, ama aklım her zaman o yasaklı, parlak portakallı kurabiyelerde kalmıştı. Bir ara buraya Arven’i getirmeli ve çocukluk hasretimi, o kurabiyelerin kızımın midesine girdiğini görerek gidermeliydim.
Loş, sarı ışığın altında, kulağıma dolan hafif müziğe karışan daktilo sesiyle başımı köşeye çevirdim.
Tık-tık-tık... şıırrak.
Kemal Amca, onu hatırladığım yerde, pencerenin hemen yanındaki deri koltukta oturuyordu. Önündeki daktilosu, sanki zamanın kendisi donmuş da sadece o ritimle akmaya devam ediyormuş gibiydi. Kemal Amca, büyük babamın en yakın arkadaşlarındandı. Genellikle siyaset ve Atatürk temalı, ülkenin gidişatını sorgulayan, sert, sınır tanımayan yazıların sahibiydi; bir yazardı ve 50’den fazla, türünde çok satanlara giren kitaplara sahipti. Onun sesi, düşünceleri, yazıları, özellikle üniversite yıllarımda sisteme kafa tutan tarafımı beslemişti. Bir nevi benim o sınır tanımaz hallerimin temeli Kemal Amca’dan geçiyordu.
Onunla en son sanırım düğünümde karşılaşmıştım. Daha sonra bu mahalleye yolum çok sık düşmemişti. Geldiğim zamanlarda da sadece annemlere uğrayıp dönüyorduk; hızlı, evlat görevi odaklı ziyaretlerdi bunlar. Sanki buradaki havayı uzun süre solumaktan korkuyormuşum gibi, hep bir acele içindeydim. Bu sokaklar, benim isteklerimle doluydu ve kariyerimde ilerlemek için buralardan uzak durmam gerekiyordu.
Şimdi Kemal Amca’yı görmek, tam da aradığım bu dönüşümün, Batman kimliğinden bile daha gerçek bir başlangıcıydı. Aradığım Buğra’yı bulacağıma olan inancımı destekliyordu.
Portakallı kurabiye ve eski kâğıt kokusunun rehberliğinde, Kemal Amca'nın masasına yakın, köşedeki boş bir sandalyeyi sessizce çektim. Buraya gelmeden önce üzerimi değiştirmiş, daha rahat kıyafetler tercih etmiştim. Eskisi gibi...
Doğrusunu söylemek gerekirse gardırobumda üzerimdeki kıyafetleri bulmak biraz vaktimi almıştı. En son ne zaman giydiğimi hatırlamadığım, siyah bir eşofman altı, yakası gevşek, basit bir tişört ve üstüne giydiğim gri oversize kapüşonlu sweatshirti bulmak için o titizlikle düzenlenmiş dolabın derinliklerine inmek zorunda kalmıştım. Gardırobum, son on yılda benim titizlikle inşa ettiğim, her biri binlerce dolarlık takım elbiseler ve İtalyan kesim gömleklerden oluşan, bir nevi 'kurumsal kimlik müzesiydi'. O müzede bu spor parçalar, birer kaçak, birer yabancı gibi duruyordu. Otururken de ceketinin ve kravatının olmaması, garip bir çıplaklık hissi yaratmıştı. Fakat buna alışabilirdim.
Daktilonun sesinin kesildi. Gayri ihtiyari oluşan sessizliğe doğru döndüm. Kemal Amca, kalın, çerçeveli gözlüğünün üstünden başını kaldırdı. Saçları her zamanki gibi dağınık, yüzündeki kırışıklıklar derin ve manalıydı. Bana bakarken kaşları bir an çatıldı. Hani görmeyi beklemediğin bir kişi karşınıza geçtiğinde, ilk saniyeler bocalardınız ya… Yüzünde öyle bir ifade oluştu.
“Buğra?”
Adımı söyleyişindeki ton… Yıllardır duymadığım ama duyduğum anda anıları üst üste yığan o tok, gür ama tuhaf bir biçimde sıcak ses. Sanki bu ses, çocukluğumun bütün tozlu koridorlarında yankılanmış da ben sadece bu akşam anımsamışım gibi. İçimde istemsiz bir şekilde bir şeyler toparlandı; oturuşum, omuzlarım, nefesim…
“İyi akşamlar Kemal Amca,” dedim, saygımdan çok alışkanlıktan dikleşmiş bir hâlde. O ise önce adımı duymanın yarattığı güvenle baktı bana, ardından yüzünde yavaşça açılan o şaşkınlık… Yıllardır görmediği birine değil, yıllardır beklediği birine bakıyormuş gibiydi.
“Hangi rüzgâr attı seni buraya?” diye sorarken, koltuğundan ağır ağır doğruldu. O kalkış hareketini, sarılmak için yapılan o küçük ama insanın içini ısıtan davet gibi bir hareket olduğunu ben yıllar içinde öğrenmiştim.
Onun kalkmasını bekleyemedim. Ayaklarım beni kendi başına kaldırdı. Yılların saygısını, minnetini ya da suçluluğunu bilemiyordum ama önce elini öptüm. O an yüzündeki şaşkınlık yerini yumuşak bir gurura bıraktı. Sonra sarıldım ona. Göğsünün üzerinden yayılan sabun kokusu, çocukluğumun yaz akşamlarına benzeyen bir huzur taşıyordu.
“Aslında ara ara geli—”
“Annenlere gelmenden bahsetmiyorum delikanlı.” Sesi bir anda bıçak gibi keskinleşti. “Köşe lambasından bahsediyorum.”
İşte o anda kelimeler boğazımda dizildi. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Bayağı, çiğ bir kelime sıkışması yaşadım. O an içimde gülünç bir panikle gezinen düşünce şuydu: Bu kadar yetişkin bir hayat yaşayıp, hâlâ bu adamın karşısında küçük bir çocuk gibi kekelemek nasıl mümkün olabilirdi?
“İşler… işler yoğundu.”
Kendi kulağıma bile boş gelen bir savunmaydı bu. Bir yetişkin gibi bile çıkmadı ağzımdan. Kemal Amca iki kolumdan tuttu, hafifçe silkeledi. Sert bir hareket değildi ama uyarı niteliği taşıdığı kesindi. Gözlerindeki o derin çizgiler bir an karanlıkla doldu. “Neden gelmediğini sormadım,” dedi. O cümle… Hayalimde alnıma kocaman bir şaplak indirmek istedim. Adam çok netti: Oraya gelmeyişimin hesabını değil, buraya şu anda gelişimin sebebini soruyordu. Aklım neredeydi benim?
“Uzun hikâye.”
“Zamanımız bol.”
Bu cümleyi söylerken sesini özellikle yumuşattı. Beni bıraktı ve sandalyesine yöneldi. Adımlarının ağırlığı kafenin içini dolduruyordu. Masanın üzerinde duran dağınık kâğıt yığınlarına baktım. O an gerçekten işi olduğuna kanaat getirdim. “Engel olmayayım,” dedim, bir adım geri çekilerek.
Gözlüklerini çıkarıp gözlerini iki parmağının arasında hafifçe ovaladı. Yorgunluğunu saklamaya çalışmadığını bilmek içimi daha da burktu.
“İşin içinden çıkamıyorum zaten.” Yüzünde yorulmuş bir gülümseme belirdi. “Gözlerim dinlemiş olur.”
Masadaki sayfalara bir kez daha baktım. Karalayıp sildiği satırlar, kenarlara aldığı notlar, bir türlü yerine oturtamadığı fikirler… Elim istemsizce kağıtlardan birine uzanacak gibi oldu.
“Yardım edebileceğim bir şey var mı?” diye sordum. Güldü. O tanıdık, boğuk, göğsünden gelen gülüş…
“Ona sonra bakarız.” Başını hafifçe salladı. “Otur da şu uzun hikâyeyi anlat bakalım.”
El mahkûm, karşısındaki sandalyeye oturdum. Neler olduğunu anlatmamı bekleyen adama, hayatımın her aşamasını detaylı bir şekilde dökmek istemiyordum. Yine de kaçacak yerim yoktu. Bu yüzden, mümkün olan en yüzeysel hâliyle, evlilik ve boşanma sürecimden bahsettim. Kelimelerim kısa cümleler hâlinde, sanki başkası yaşamış da ben sadece özet geçiyormuşum gibi döküldü.
Kemal Amca başını sallayarak dinledi. Sorular sormadı, yorum yapmadı, geçmişe dair ahkâm kesmedi. Sadece o ağır, ama güven veren sessizliğiyle beni izlemeye devam etti. Kısa aralıklarla sadece gözlüklerinin sapıyla oynuyor, yüzündeki çizgiler düşüncelerini ele veriyordu.
“Boşanmak,” dedim derin bir nefes almadan önce. “Sanırım insanın kendi içinde ikiye ayrılması gibi bir şey. Bir tarafın hâlâ orada evet ama diğer yanın çoktan senden gitmiş oluyor.” Bu cümlenin ardından aramız sessizleşti. Sadece kulağımızda, mekânda çalan hafif müzik kalmıştı. Benim için konuşmanın en zor kısmı bitmişti ama göğsümde hâlâ bir ağırlık kalmıştı. Kelimeler tam tükenirken telefonum titredi.
Bir kere.
Sonra bir kere daha.
Sanki özellikle o anda gelmesi gerekiyormuş gibi, sanki hayatımın yeni başlangıcını vurgular gibi…
Ekran cebimin içinden hafifçe ışık saçtı. Ben istemesem de gözüm oraya kaydı. Parmaklarımın içi birden ısındı. O titreşim tam bu akşam gelmesini beklediğim tek şeydi.
Kemal Amca, heyecanımı anında fark etmiş olmalıydı. Bacaklarına yaslanarak yavaşça sandalyeden doğruldu ve hafif bir homurtuyla, “Hadi sen mesajına bak,” dedi. Ses tonu ne kızgındı ne meraklı; sadece anlayışla doluydu.
“Ben şu hesabı kapatıp geliyorum.”
O söyleyene kadar saatin kaç olduğuna bakma gereği duymamıştım. Gece yarısına yaklaşmıştı. Sanırım benim de bir an önce annemlere geçmem gerekiyordu ama önce… Telefonuma uzandım. Cebimden çıkarırken bile parmaklarım hafifçe titriyordu.
Ekran kilidi açıldı.
Uygulamadan ekrana düşen mesaj bildirimi tam karşımdaydı.
Tek bir isim.
Tek bir cümle.
“Tehdidinden öncesini mi soruyorsun sonrasını mı?”
Bu mesajını neden bilmiyorum ama çatık kaşlarla yazdığını hayal etmiştim. O yüz ifadesi, o sertlik… Belki de kendi kafamın içinde ona çoktan bir karakter çizmiştim. Keskin ama fazlasıyla etkileyici bakışlı, gerektiğinde kelimeleri silah gibi kullanan biri.
Haklıydı da.
Bana bir daha mesaj atarsa onu bulup kovacağımı söylemiştim. O zaman bunu söylemek mantıklı gelmişti. Anastasia olabileceğini düşünüyordum. Mahkemeyi etkilemesinden, kızımı benden koparacak olan tehdit olmasından korkmuştum. O geceden de kedi kadından da kaçmak istemiştim.
Fakat şu anda… Tam tersi vardı içimde. Onu bulmak istemiyordum, hayır. Bilinmez kalması gerekiyordu. Gizemli. Adımlarını, niyetlerini, kalbini tahmin edemediğim biri olarak.
Çünkü o belirsizlik…
O sis perdesi…
Bende uzun süredir faydasını göremediğim bir şeyi yapıyordu: Sınırlarımı zorluyordu. İçimde yıllardır sabit duran, hiç yerinden oynamayan, kimsenin dokunmadığı duvarları hafifçe itiyor, çatlatıyor, hatta belki de devirmeye hazırlanıyordu. Buğra’nın çok uzun süredir unuttuğu bir hisdi bu: merak.
Ve merak, insanın çıldırasıya kaçmak istediği şeylere tekrar adım atmasını sağlardı.
Düşündüm. Bunu ona da söylemeliydim belki. Belki de ilk kez dürüst bir şey söylemem gerekiyordu.
Derin bir nefes çektim, uygulamayı açarken parmaklarım ekranın üzerinde bir an tereddüt etti. Sanki dokunduğum anda bütün gece, bütün düşünceler ve belki de geleceğin bir kısmı şekil değiştirecekmiş gibi tuhaf bir ağırlık çöktü üzerime. Sonra tıklayınca mesaj büyüdü, ekranı doldurdu. Tekrar okudum ve hızla mesaj yazdım.
“Seni araştırmayacağım.”
“Bu işten de kovmayacağın anlamına mı geliyor?”
“Ne düşünmek istersen…”
“Peki ne istiyorsun?”
Bekletmeden mesaj atması yüzüme, engelleyemediğim hafif bir tebessüm yerleştirdi. O an, kimseden saklamadığım ama kendimden bile gizlediğim bir memnuniyet vardı üzerimde. Ekrana düşen soru tam olarak beklediğim gibiydi. Parmaklarım klavyenin üzerinde gezindi, “Seni,” yazdığım sırada tanıdık bir sesleniş kulağımı doldurdu.
“Buğra Yıldırım.”
Ses, tınısı, vurgusu… Çocukluğumun bağır çağır oyunları, kavga sonrası barışmaları, hiç bitmeyecek sandığımız yaz tatilleri gibi üzerime çöktü. Başımı kaldırdığımda zamanın içinden yürüyerek çıkmış bir yüzle göz göze geldim.
“Doruk,” dedim; adını söyler söylemez telefonun ekranını karartıp ayağa kalktım. Doruk’un yüzünde şaşkınlık ve özlemin birbirine karıştığı o geniş gülümseme, hafızamdaki eski hâliyle neredeyse birebir aynıydı. Kollarını iki yana açmış şekilde bana doğru ilerlerken, adımlarındaki hafif telaş bile tanıdıktı.
“Seni burada görmek… inanmıyorum.”
Kucaklaştık. Sırtıma vurduğu dostane tokatlarda bile yılların ağırlığı değil, yılların hiç geçmemişliği vardı. “Hiç değişmemişsin,” dedi ayrılırken. Ben de ona hafifçe takıldım.
“Her zaman mı yaşlıydın diyorsun?”
Kahkaha attı. O eski, içten, geniş kahkahası… “Her zaman yakışıklısın diyorum arkadaşım,” diye düzeltti, beni hafifçe iterek.
“Ne zaman geldin?”
“Oluyor biraz,” diye geçiştirdim. Bu sorunun altından kalkmak istemiyordum; en azından şimdi değil. Tam bu sırada telefon elimde yeniden titredi. Gözüm istemsizce ekrana kaydı.
“Bu biraz… net oldu.”
Mesaj, sert değildi ama doğrudan, gereksiz süslere yer bırakmayan bir açıklıktaydı. Cevabımın tam ortasına, bir nabız gibi düşmüştü. Rahatsız mı olmuştu? Bu saçmaydı, bana yasak aşk teklif eden kendisiydi. Kendini naza mı çekiyordu? Eh… sanırım o tehditten sonra buna hakkı vardı. Fakat ona cevap vermek için yalnız kalmam gerekiyordu. Bu yüzden ekranın ışığını kapattım. Başımı kaldırdığım anda Doruk’u değil, tam arkasındaki merdivenlerden inen kadını gördüm.
Ayakları merdiven basamaklarına ritmik bir tıkladı. İnce bilekli, hızlı adımlar. Omuzlarına dökülen kabarık kıvırcık saçlar, her adımda hafifçe salınıyordu. Loş merdiven boşluğundan çıkıp aydınlığa adım attığında yüzü netleşti ve o yüzü tanımamam mümkün değildi.
Burada ne arıyordu?
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Sanki bakışımı hissetmiş gibi, son basamakta durdu. Gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi. Bir anlığına bütün ortam sesleri, tek tük insanların uğultusu, çalan müzik söndü.
Kaşları önce çatıldı, ardından öyle bir kalktı ki neredeyse saç çizgisinin sınırına dayanacaktı. Şaşkınlık mıydı? Kızgınlık mıydı? Şoku mu hâkimdi? Ayırt edemedim. Dudakları kıpırdadı.
“Buğra…”
Sesini duymadım ama şekil, tınısını beynimde tamamladı. Bana sadece adımla mı sesleniyordu?
Yine.
O eski tanımlayamadığım, içime dokunan ama dışarı sızmasına asla izin vermediğim duygu, tam göğsümün altına bir yumruk gibi oturdu. Ben de kendimi toparlayıp, olması gerektiğini düşündüğüm kadar resmi bir gülümsemeyle başımı hafifçe eğdim.
“İyi akşamlar Zümrüt Hanım.”
Duraksadım. Gözlerindeki dalgalanmayı kaçırmamıştım.
“Dünya ne kadar küçük böyle.”
**-**
ZÜMRÜT
“Tabi müsaitsen…”
Buğra’dan gelen bildirim, o an nerede olduğumu, karşımda kimin oturduğunu ve fondaki hafif caz müziğini bir anda sildi. Nefesimin göğsümde sıkıştığını hissettim. Eğer Doruk’un masanın üzerindeki parmaklarının tıkırtısı ve hemen ardından gelen sesi olmasaydı, o parlak ekrana ne kadar süre ruhsuz bir şekilde bakmaya devam ederdim, kestiremiyordum.
“Nerede kalmıştık?”
Bu soru, zihnimde yankılanan binlerce sorunun yanında o kadar masum kalıyordu ki… Nerede kalmıştık sahi? Buğra’nın beni işten kovmakla tehdit ettiği o soğuk odada mı? Yoksa her şeye rağmen bana bu mesajı atacak kadar savunmasız kaldığı o belirsiz boşlukta mı? Bu bir oyun muydu? Daha birkaç gün önce, “Benimle iletişimde kalmaya devam edersen seni bulup, işten çıkarmakla kalmam bir daha iş bulamamanı sağlarım,” diyen adam, şimdi hiçbir şey olmamış gibi kapıyı aralıyordu. Beni deniyor muydu? Bir zayıflık anımı kollayıp profesyonelliğimi sorgulamak için kurduğu bir tuzak mıydı bu?
Hayatımı sürdürebilmek için bu işe, her kuruşuna muhtaçtım. Bu gerçek, tokat gibi yüzüme çarptı. Ne kadar beni etkisine alırsa alsın, ne kadar bakışları, kokusu, sıcaklığı, kısacası her şeyi zihnimin kuytu köşelerinde dolaşırsa dolaşsın; Buğra’dan uzak durmalıydım.
Bu bir hayatta kalma meselesiydi.
“Zümrüt?”
Ve şu anda karşımda oturan, beklenti dolu bakışlarla benim cevap vermemi bekleyen Doruk, Buğra’dan en iyi kaçış biletimdi. Samimi ama küçücük bir gülümsemeyle “E-evet,” dedim. Sonra az önce sorduğu soruyu ve hala elimde tuttuğum telefonun ekranının parıl parıl parladığını hatırladım.
“Şey… İş yerinden acil bir mail aldım da ona daldım bir an. Kusura bakma lütfen.”
Telefonun ekranını hızla kilitleyip masanın üzerine ters bıraktım. Ama o cam parçasının orada, masanın üzerinde bir saatli bomba gibi durduğunu biliyordum.
“Tamamdır, sendeyim.”
“Bende misin?”
Doruk’un bakışlarındaki farklılık alnıma hayali bir şaplak atmama neden oldu. Bu söylediğim, sanki bana anlatacağı bir şey varmış da konuşsun diye bekliyormuşum gibi bir anlama çıkmıştı. “Yani… Konuşabiliriz demek istemiştim,” dedim ve durumu toparlamak için hızla konuya girdim.
“Nasılsın? Kemal Amca yine kağıtların arasında kaybolmuş.”
Doruk’un az önce canımın sıkkınlığını fark edip, beni rahatlatmak için konuşmayı teklif ettiğini biliyordum ama şu anda Buğra ile aramızdaki o zehirli ve çekici hikâyeyi bir yabancıya sesli bir şekilde itiraf etmek istemiyordum.
O mesajdan sonra olmazdı.
Sorumu takip eden bir saat, tam bir işkenceydi. Doruk’la konuşurken ilk kez böyle hissediyordum. Normalde muhabbetlerimiz keyifli geçerdi. Fakat tamamen onda olmadığım için zevk alamıyordum. Gözlerim hareketlerini takip ediyor, dudaklarım ona onaylayan cevaplar veriyordu ama aklım o kilitli ekranın arkasındaki mesajdaydı. Konuşmamız havadan sudan konulardan sıyrılıp kitaplara, sevdiğimiz yazarlara kadar uzanmıştı. Yine de odağım ona kayamıyordu. Doruk tutkuyla bir romanın sonundan bahsederken, benim zihnimde bambaşka konular dönüyordu.
Keşke telefonu ters koymasaydım.
Yeni bir mesaj atmış mıydı?
Belki mesaj gelmeyeceğini düşünerek yazdığını silmiştir.
Hesabı silmiş midir?
Neden bana mesaj attı ki?
Telefonuma gelen her bildirim sesinde yüreğim ağzıma geliyor, zihnim gayriihtiyari telefona gidiyor ama her seferinde kendimi dizginleyip bakmıyordum. Zaten bu kadar fazla mesaj atması imkansızdı. Yine de bir umut bakma ihtiyacıyla yanıp tutuşuyordum.
Buğra, tek bir mesajla yine tüm dengemi altüst etmeyi başarmıştı.
“Doruk, oğlum…”
Kemal Amca’nın sesi alt kattan, rafların arasından süzülüp yankılanarak yükseldi. Doruk kaşlarını kaldırıp aşağıya, sesin geldiği yöne baktı. Sonra bana dönüp mahcup bir ifadeyle gülümsedi. “Çok özür dilerim Zümrüt. Kemal Amca hesabı isteyecek herhalde. İzninle bir bakıp gelsem olur mu? Hemen dönerim," diye sorduğunda, içimdeki panik dalgasını bastırarak “Tabii tabii,” dedim. Sesimdeki o aceleci, neredeyse onu kovarcasına çıkan onaylamayı gizleyememiştim.
“Sen işine bak lütfen.”
Ardından daha fazla dayanamadım. Güya saate bakıyormuşum gibi yaparak telefonu elime aldım. Kilidi açarken parmaklarımın titremesini Doruk görmesin diye, elimi masanın altına, dizlerimin üzerine sakladım. Ekranın o keskin beyaz ışığı, loş kitapevinde sadece yüzümü değil, karanlıkta kalmış tüm savunmasız duygularımı da aydınlatıyordu.
Gelen bildirimlerin hiçbirinde onun adı yoktu. Hoş, olmasına da gerek yoktu ya... Onun bir saat önce attığı o kısa ama zehirli mesaj, ekranımdaki tüm diğer dünyevi meseleleri silip atmıştı.
“Hatta ben de ufaktan kalksam iyi olacak.”
“Otursaydın…” dedi Doruk, samimi bir hayal kırıklığıyla.
Yarın iş var diyemezdim; çünkü hafta sonuydu. Bu yüzden onu incitmeyecek ama daha fazla ısrar etmesini engelleyecek şekilde “Bugün çok yoğun geçti, gidip dinlensem iyi olacak,” dedim. Doruk başını anlayışla salladı, belki de halimdeki o tekinsizliği hissetmişti. “O zaman aşağıda görüşürüz,” dediğinde sadece başımı sallamakla yetindim.
Doruk merdivenlere yönelip gözden kaybolduğu an, sırtımdaki o görünmez çelik halatların koptuğunu hissettim. Omuzlarımdaki yük hafiflemiş, ona karşı duyduğum o mahcubiyet yerini tehlikeli bir özgürlüğe bırakmıştı. Artık koca kitapevinde sadece ben, telefonum ve Buğra vardı.
Hızla mesaj ekranına girdim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Parmaklarım klavyenin üzerinde kararsızca gezindi. Yazdıklarımı göndermeden önce saniyelerce bekledim. Onu tetiklemekten korkuyordum ama sessiz kalmak artık bir seçenek değildi. Mesajı gönderdiğim an, oturduğum yer artık iğneli bir fıçı gibi gelmeye başladı. Ayaklandım. Kitapların o huzurlu kokusu artık boğucuydu; sanki binlerce sayfa üzerime yıkılacaktı.
Bir an önce açık havaya, o soğuk gece rüzgarına çıkmalıydım. Telefonu sıkıca avucumda tutarak hızlı adımlarla toparlanmaya başladım. Gözüm ekrandan bir saniye bile ayrılmıyordu. Gelen mesaja anında cevap veriyordum.
Parmaklarımın ucunda hala son mesajın ekran sıcaklığı varken, merdivenlerin loş ışığında donup kaldım. Attığım o son mesaj sanki boşluğa değil de tam karşımdaki adamın göğsüne çarpmış gibi hissetmiştim. Kalbim, göğüs kafesime sığmayan vahşi bir kuş gibi çırpınırken, gözlerimi Buğra’nın bakışlarından kaçıramıyordum.
“Buğra...”
Bu ismi sadece zihnimin içinde fısıldamamıştım, dudaklarımdan dökülen titrek bir nefes gibiydi. Ofisteki halinden eser yoktu. Onu ilk kez bu tarzla görüyordum ve itiraf etmem gerekiyordu ki resmi kıyafetlerden çok daha yakışmıştı.
Burada olmasının hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Şehir bu kadar küçük müydü, yoksa kader benimle oyun mu oynuyordu? İçimdeki mantıklı taraf, "Saçmalama Zümrüt," diye gürledi. "Adamın dünyası ofis ve başarıdan ibaret. Senin hangi ara buraya geldiğini ya da burada olup olmadığını nereden bilsin?" Ama yine de o keskin bakışlarındaki tuhaf parıltı, tesadüften daha fazlasını fısıldıyor gibiydi.
“İyi akşamlar Zümrüt Hanım.”
Sesi, merdiven boşluğunda yankılanırken beklediğimden daha derin ve sakindi. Duraksadı; o duraksama sanki asırlar sürdü. Gözleri sadece yüzümde değil, sanki ruhumun en ücra köşelerinde geziniyordu. Üzerimdeki ceketin düğmesinden, elimde sımsıkı tuttuğum telefona kadar her ayrıntıyı inceliyordu.
Nefesim boğazımda düğümlenmişti. Sıkışan kalbim yüzünden bir an dengemi kaybedecek gibi oldum ama ayaklarımı yere daha sağlam bastım. “Dünya ne kadar küçük böyle,” dediğinde sesindeki o hafif alaycı ama bir o kadar da davetkar ton, donmuş olan adımlarıma can verdi. Telefonumu doğal bir hareketle cebime sakladım. Dizlerimdeki o halsiz titreme yerini kararlı bir ağırlığa bıraktı. Aramızdaki o birkaç metrelik mesafe, sanki aşılması gereken bir uçurum gibiydi.
Ona doğru attığım her adım, sanki geçmişe doğru yürümek gibiydi ama ben inatla bugünde kalmaya çalışıyordum. Dik dur, sakin kal, telaşını belli etme. Her adımımda topuklarımın zeminde çıkardığı ses, sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu.
Tam önünde durduğumda, o tanıdık koku etrafımı sardı. Kendine has parfümü; içinde hem kışın soğuğunu hem de bir ormanın derinliğini barındıran o koku, zihnimdeki kilitli kapıları zorlamaya başladı. Bir an için görüntüler bulanıklaştı; sıcak bir bakış, yarım kalmış bir cümle ve bolca… temas. Ama hepsini hızla zihnimin karanlık dehlizlerine ittim. Anıların canlanmasına izin vermek, bu savaşı en başından kaybetmek demekti.
Gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim ve sesimdeki titremeyi profesyonel bir soğukluğun altına gizleyerek, “İyi akşamlar Buğra Bey,” dedim. "Bey" vurgusu, aramızdaki o keskin uçurumu hatırlatmak için attığım bir imza gibiydi. Onun "Dünya ne kadar küçük" imasını duymazdan gelmeyi seçmiştim. Çünkü o cümleye verilecek her cevap, bizi istemediğim bir samimiyete sürükleyecekti.
Sorulmayan her soru, bir savunma hattıydı benim için. Eğer neden burada olduğunu sorsaydım, ilgimi belli etmiş olacaktım. Eğer tesadüflere inandığımı söyleseydim, gardımı düşürmüş olacaktım. En iyisi, hiçbir şey söylemeden, sadece bir iş arkadaşıyla karşılaşıyormuş gibi sıradan bir maske takınmaktı.
Bakışları yüzümde ağır bir yük gibi gezerken, bu sessizliği bozacak olanın ben olmayacağımı anlamış gibi gülümsedi. O gülümseme, dudaklarının kenarında asılı kalan o belli belirsiz kıvrım, sanki benim içimdeki savaşı görüyor ve bundan keyif alıyordu.
“Siz tanışıyor musunuz?”
Doruk aramızdaki sessizliğe nokta koydu. Sorusu, sanki beni daldığım o dipsiz kuyudan çekip çıkaran bir halattı ama Buğra, o halatı tek bir bakışıyla yakmaya niyetli gibiydi. Gözlerini bir an bile benden ayırmadı. O bakışlarda hem bir meydan okuma hem de sessiz bir alay vardı; sanki "Hadi bakalım Zümrüt, şimdi nasıl susacaksın, izliyorum" diyordu ya da en azından bana öyle hissettiriyordu. Derin, ciğerlerimi yakan bir nefes alıp bakışlarımı nihayet ondan kopardım ve Doruk’a döndüm. Sesimin titrememesi için kendimi zorlayarak, en profesyonel maskemi takındım.
“Buğra Bey, benim patronum.”
Doruk’un kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı, gözlerindeki o samimi parıltı yerini bir anlık bir idrake bıraktı. “Dünya gerçekten küçük o zaman,” dedi hafifçe gülümseyerek. Onun bu doğal ve rahat tavrı, ortamdaki kasvetli havayla o kadar zıttı ki, bir an için ona imrendim. Kemal Amca’nın kasanın oradan sabırsızca seslenmesiyle Doruk, “Ben hemen geliyorum,” diyerek bizi o dar ve nefes almanın bile zor olduğu alanda yalnız bıraktı.
Gidişiyle birlikte hava yeniden ağırlaştı. Buğra, bir adım daha atmadı ama varlığı tüm alanı kaplamaya yetti.
“Burada ne aradığımı düşünüyorsun değil mi?”
Sesi, bir fısıltı kadar alçak ama bir emir kadar netti. Zihnimin içinde dolanan, mantıklı bir açıklama arayan o binlerce soruyu tek hamlede masaya yatırmıştı. Tam isabet.
Düşüncelerimi bu kadar kolay okuması canımı sıktı. Gardımı düşürmemek için hafifçe çenemi kaldırdım ve bir blöf yaparak, “Siz pek bir şey düşünmüyor gibisiniz, sadece öylece karşımda bitiveriyorsunuz,” dedim. Sesimdeki o savunmacı tınıyı ben bile duyabiliyordum.
Dudaklarının kenarında o tanıdık, insanı huzursuz eden ama bir o kadar da kendine çeken gülümseme yayıldı. Gözlerini hafifçe kıstı, aramızdaki mesafeyi hiçe sayan bir tavırla fısıldadı:
“Tam aksine Zümrüt... Düşündüğüm için sordum.”
Bu cevap, basit bir cümleden çok daha fazlasıydı. Tesadüf olmadığını, bir planın ya da en azından bilinçli bir isteğin sonucu burada olduğunu ima ediyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Kelimelerim boğazımda düğümlendi; çünkü onun bu dürüst ve doğrudan tavrıyla başa çıkacak bir zırhım henüz yoktu.
“Bu mahallede oturuyorum.”
Başını anlayışla sallayan adam “Annem bu mahallede oturuyor,” diye cevap verdi. Şaşırdım, onu araştırırken basit bir mahallede doğduğunu görmemiştim. Fakat bu durum, kafede oluşunu ve Doruk’la tanışıklıklarını açıklıyordu. Kendi savunma mekanizmamı devreye sokarak, “Bu kitabevini çok seviyorum,” dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
“Genelde ev ve iş dışındaki tüm vaktimi burada, rafların arasında geçiririm.”
Bu cümleyle, aslında buranın benim kalem olduğunu vurgulayarak zihnimdeki merak kapılarından birini daha sertçe kapattım.
“Bende seve-“
Sözü yarım kaldı.
“Zümrüt kızım.”
Kemal amcanın sesi tam ensemde yankılandığında, kalbimin göğüs kafesime çarptığını hissettim. Ne zaman arkamda bittiğini anlamadığım bu seslenişle irkildim. Fakat Buğra’nın önünde savunmasız ve dalgın görünmemek adına, sanki omuzumdan kayan çantamın sapını son anda yakalamışım gibi bir manevra yaptım. Yüzümdeki şaşkınlığı bir gülümsemeyle maskeledim.
“Nasılsın Kemal amca?”
“İyi değilim be güzel kızım,” dedi Kemal amca, alnındaki çizgiler derinleşirken. O her zamanki babacan ama telaşlı hali üzerindeydi. “Çalışmalarımın son kısmında tıkandım kaldım. Hafta sonu işin yoksa, şu kitabı el birliğiyle bir halledelim mi? Sen el atmazsan bu kâğıt yığını asla bir kitaba dönüşmeyecek.”
İşim yoktu, en azından şimdilik. Kalbimin derinliklerinde Buğra ile hafta sonu boyunca sürecek kesik kesik mesajlaşmaların hayalini kuruyordum. Ancak Kemal amcanın bu içten ricası, Buğra’ya olan takıntılı odağımı dağıtmak için biçilmiş kaftandı. Ergenler gibi telefon başında bildirim beklemek yerine, kendimi tozlu kağıtların ve yaşanmış hikayelerin içine gömmek ruhuma daha iyi gelecekti.
“Seve seve,” dedim, gözlerim Kemal amcanın masadaki dağınık notlarına kayarken. Birkaç adım attım ve daktilosundaki son kâğıdı çekip aldım. Yazdıklarına göz atarken “Tam olarak nerede takıldın?” diye sordum. Kemal amca heyecanla anlatmaya başladığında, ben de dikkatimi ona vermeye çalıştım. O sırada Doruk da yanımıza gelmişti. Göz ucuyla baktığımda, Doruk ve Buğra’nın benimle Kemal amca arasındaki bağdan bağımsız, oldukça samimi bir sohbete daldıklarını gördüm. Şaşkınlığım katlanıyordu. Şu anda karşımda duran adamın, ofisteki despot patronla alakası yoktu. En azından dışarıdan bakıldığında…
“Tamam Kemal amca, hiç sıkıntı yapma. Yarın sabah erkenden buradayım, hafta sonu hepsini toparlarız.”
“Hay yaşa evladım, içimi ferahlattın.”
Kemal amca, minnettar bir tavırla koluma dokunup hafifçe sıktı. Vedalaşıp eşyalarını toplamak için masasına yöneldiğinde, yan taraftan gelen bir sesle olduğum yerde çivilendim.
Buğra gülüyordu. Ama bu öyle nezaket icabı bir tebessüm değil, içten gelen, gür ve çocuksu bir kahkahaydı. Başımı çevirip baktığımda, onun bu hali zihnimdeki profilini darmadağın etti. Otoriter duruşunun altından çıkan bu saf neşe, ona olan merakımı daha da tehlikeli bir boyuta taşıyordu.
Onları izlediğimi fark eden ilk kişi Buğra oldu. Gülüşünün tınısı hala havadayken bakışları bana döndü; o an, sanki bir suçüstü yakalanmışım gibi hissettim. Doruk da bize dönünce, kendimi toparlayıp elime çantamı aldım.
“Doruk, muhabbetinizi böler gibi olacak ama artık gitmem gerek. Kahvenin ödemesini yapayım,” dedim, profesyonel bir maske takınarak. Doruk, yüzündeki o muzip ve keyifli ifadeyi bozmadan, “Ödeme falan yok,” dedi ellerini havaya kaldırarak.
“Zaten adamakıllı içmedin bile, bardağın yarısı hala dolu.”
“İçtim, gayet güzeldi.”
“Bana bardağı buraya getirtme Zümrüt. Kafan bu kadar dolu olmasa, kahvemin tadından şüphe edecektim ama belli ki aklın başka yerde.”
İçimden okkalı bir küfür savurdum. Doruk’un, Buğra’nın hemen yanında benim dalgınlığımdan ve "dolu kafamdan"bahsetmesine hiç gerek yoktu. Buğra’nın bakışlarının üzerimde ağırlaştığını hissedebiliyordum.
“Yine de ödeyeyim lütfen,” diye üstelediğimde Doruk, pes etmeyeceğimi anlamış gibi gözlerini hafifçe kıstı. “Müessesemizin ikramı olsun Zümrüt. İtiraz istemiyorum, yoksa yarın Kemal amcayla çalışırken o çok sevdiğin sert kahvelerin hiçbirini hazırlamam,” dedi. Sesi şakacıydı ama tavrı, tartışmaya kapalı olduğunu belli eden bir ciddiyet barındırıyordu.
Hafifçe kıkırdayarak, “Yalnız şu an çok büyük bir tehdit altındayım, farkındasın değil mi?” dedim. Doruk bu halime gülümserken, hafifçe omuz silkti; sanki ‘işine gelirse’ der gibi bir havası vardı.
O sırada bakışlarım gayriihtiyari yan tarafa kaydı. Buğra’nın, o alışıldık ve insanı huzursuz eden ciddiyetiyle bizi izlediğini gördüm. Bakışları üzerimizde bir ağırlık gibi asılı kalmıştı. Doruk’la olan samimiyetimiz, o sıradan ama sıcak paslaşmamız onu rahatsız etmiş gibiydi. Nedenini kestiremiyordum ama içimdeki o iflah olmaz ses, onun bunu kıskandığını fısıldadı. Daha doğrusu, kalbim bunun gerçek olmasını delice umdu. Yine de ortamdaki gerilimi daha fazla tırmandırmamak ve işleri zorlaştırmamak adına konuşmayı kısa kesmeye karar verdim.
“Tamam o zaman, teşekkür ederim her şey için. Yarın görüşürüz.”
“Görüşürüz,” dedi Doruk dostane bir tavırla.
Sıra ona geldiğinde, Buğra ile göz göze geldik. Aradaki görünmez elektrik hattı hala oradaydı. Hafif bir baş selamı verdim. “İyi geceler Buğra Bey,” dediğimde, bakışlarındaki o sert ifade bir anlığına dalgalandı. Başını ağır ağır salladı.
“İyi geceler Zümrüt.”
Durdum. Beynimin içinde bir yerlerde ‘Hanım’
kelimesini aradım ama yoktu. Sadece ismim... Onun o tok sesiyle havada asılı kalmıştı. Hanıma ne olmuştu? Bu ani yakınlaşmanın yarattığı karmaşaya kafa yormamak ve yanaklarımın kızardığını fark etmemesi için hızla kitap kafeden dışarı çıktım.
Eşikten adımımı atar atmaz İstanbul’un ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Kollarımı hemen birbirine dolayarak ısınmaya çalıştım. Sokak lambalarının turuncu ışığı altında, evimin olduğu sokağa doğru saptım. Tam o sırada arkamdan gelen ayak seslerini işittim. Koşmuyorlardı ama fazlasıyla hızlı ve kararlıydılar. Kalbim hızlanırken tam tedirgin olacaktım ki, o tanıdık ses, en az iki metre uzağımdan, gecenin sessizliğini yırtarak duyuldu.
“Ek iş yaptığını bilmiyordum.”
Olduğum yerde çivilenmiş gibi durdum ve ona doğru döndüm. Nefesim soğuk havada beyaz bir buhar bulutuna dönüşüyordu. Çantamın sapını kolumda düzeltirken, kendimi savunma ihtiyacı hissettim. “Ek iş değil... Sadece yardım ediyorum. Kemal amca sevdiğim biridir.”
Yüzünde en ufak bir mimik kıpırdamadan, aradaki mesafeyi ağır ağır kapatarak bana doğru yürümeye devam etti. Ancak artık adımları avını kovalayan bir avcı gibi değil, sıradan birinin ritmindeydi. Aramızda güvenli ama huzursuz bir mesafe varken durdu.
“Siyasete ilgin var demek ki,” dedi, Kemal amcanın notlarından yola çıkarak. Bakışları sorgulayıcıydı.
Hafifçe gülümsedim. Bu, sadece siyasetle açıklanabilecek bir şey değildi. “Kelimelere daha çok...” diye cevap verdim. Kelimelerin gücüne, bir insanın hayatını kâğıda dökme çabasına duyduğum o tutkuyla konuştum.
O anda, hiç beklemediğim bir şey oldu: Buğra gülümsedi. Kitap kafedeki o çocuksu kahkahası kadar geniş değildi bu seferki ama yüz hatlarının yumuşadığını, o despot patron maskesinin altından bir insanın sızdığını görebiliyordum. Gözlerindeki o keskin ışık, bir anlığına yerini takdir dolu bir parıltıya bıraktı.
“Hadi gel, seni evine kadar bırakayım.”
Buğra’nın sesi, gecenin serinliğinde beklediğimden çok daha yumuşak, hatta kadifemsi bir tonda yankılandı. Duraksadım. Kaşlarım hayretle yukarı kalkarken, kalbimin ritminin bir anda düzensizleştiğini, göğüs kafesime çarpmaya başladığını hissettim. Buğra beni evime mi bırakacaktı? Hem de o her zaman görmeye alışık olduğumuz siyah, camları filmli zırhlı aracıyla değil; bu dar, Arnavut kaldırımlı ve tarih kokan sokaklarda yan yana yürüyerek...
“Evim hemen iki sokak arkada aslında,” dedim, sesimdeki o anlık titremeyi bastırmaya çalışarak. “Zahmet etmenize hiç gerek yok.”
Buğra, bu itirazımı sanki çok önceden tahmin etmiş gibi hafifçe başını yana eğdi. Gözlerinde, ofisteki o her şeyi kontrol etmeye çalışan soğuk otoriteden eser yoktu. Aksine, bakışlarında ilk kez gördüğüm muzip, hatta biraz da kışkırtıcı bir parıltı vardı. “Zahmet olduğundan değil Zümrüt,” dedi, adımı her söylediğinde içimde bir yerleri titretirken.
“Sadece Doruk haklı olabilir diye korkuyorum; kafan bu kadar doluyken yanlış sokağa sapmanı istemem.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bana laf mı sokuyordu yoksa bu "kafa doluluğu" meselesi üzerinden ağzımdan laf mı almaya çalışıyordu? “Her yol bizim eve çıkar, siz merak etmeyin,” derken söylediğim cümle kulağıma çok çirkin gelmişti. Yüzümü buruşturmamak ya da küfretmemek için kendimi zor tutmuştum. O ise bu halimden ya da söylediğim şeyden keyif almış gibi ciddi duruşunun altından sızan bir gülümsemeye engel olamadı. O an, yüzündeki sert hatların nasıl da yumuşadığını izlemek, yasak bir şeyi izlemek gibi hissettirdi.
“Yine de,” dedi, sesi biraz daha ciddileşerek. “Bu saatte tek başına dolaşma.”
Kalbim saçma bir hızla çarpmaya başladı. Bu cümlenin altındaki o korumacı ton, hem tanıdık hem de ürkütücüydü. Bir kadın olarak bu şehirde nefes alırken bile tetikte olmamız gereken o acı gerçeği hatırlattı bana. Ancak bu mahalle benim kalemdi. İlk sokağından son caddesine kadar herkesin birbirini gözü kapalı tanıdığı, pencerelerden sarkan sardunyaların bile yabancıyı fark ettiği bir sığınaktı burası.
“Bu mahallede daha önceden oturduğunuza emin misiniz?” diye sordum, hafif bir alayla. “İstanbul’un en temiz semti ödülünü her yıl elinde tutuyor.”
“Oturanlarından yana bir endişem yok zaten,” dedi Buğra, gözlerini karanlık sokağın derinliklerine dikerek. “Sorun, geçerken uğrayanlarda…”
Bu cümlesiyle zihnimde bir ışık yandı. Araştırmalarım, hafızamın tozlu raflarından döküldü. “Bildiğim kadarıyla siz artık bu mahallede oturmuyorsunuz, Buğra Bey. Yani sizin tanımınıza göre, siz de şu an ‘geçerken uğrayan’ birisiniz.” Durup tam karşısında durdum, cesaretimi toplayıp gözlerinin içine baktım.
“Bu durumda... kendimi sizden de korumam gerekiyor mu?”
Hava bir anda ağırlaştı. Sokak lambasının cılız ışığı, yüzünün yarısını gölgede bırakırken diğer yarısını net bir şekilde ortaya çıkarıyordu. Aramızdaki mesafe öyle bir azaldı ki, paltosundan yayılan o odunsu ve taze parfümün kokusunu ciğerlerime doldu.
Bakışları dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime tırmandı. “Ofis dışında...” dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar vaatkar çıkarak.
“Hayır. Ofis dışında benden korunmana gerek yok Zümrüt.”
“Hanım kelimesi de ofis dışında olduğumuzu hatırladığınız için mi buharlaştı?”
Buğra kısa bir sessizliğin ardından hafifçe güldü. Bu ses, soğuk havada içimi ısıtan nadir şeylerden biriydi. “Sanırım,” dediğinde fazlasıyla samimi gelmişti.
“Hem ismin, yanına eklenen hiçbir sıfata ihtiyaç duymayacak kadar karakteristik.”
Yanaklarımın soğuktan mı yoksa bu sözlerden mi yandığını ayırt edemiyordum. Bunu yüz yüzeyken saklayamayacağımı fark ettiğim için başımla ‘yürüyelim mi?’ dercesine hareket ettirdim. Ardından cevabı beklemeden yürümeye başladım.
Birkaç uzun adımdan sonra bana eşlik etmeye başladı. Ayak seslerimiz, boş sokakta ritmik bir melodi oluşturuyordu. Omuz omuza değmeyecek kadar uzak ama yabancı sayılmayacak kadar yakındık.
Aramızda garip bir sessizlik oluşunca bunu dağıtmak istedim. “Sizin gibi... yani sizin konumunuzdaki birinin, bu mahalleyle bağını koruması şaşırtıcı,” derken başımı yanımdaki adama çevirdim.
“Genelde sizin dünyanızda kökler çabuk unutulur.”
“Kelimeleri bu kadar seven birinin, önyargılara bu kadar teslim olması asıl şaşırtıcı olan,” diye karşılık verdi anında. Sesinde, beni hem köşeye sıkıştıran hem de oyunun içine çeken o flörtöz meydan okuma vardı. “Annemin yaptığı böreğin kokusunu hiçbir lüks restoranın menüsünde bulamadım. Belki de o yüzden buraya, bu basitliğe sık sık kaçıyorum.”
O sırada yakaladığım kelimeyle, zihnimdeki taşlar bir kez daha yerinden oynadı. “Demek bu mahalle sizin için bir kaçış noktası,” diye mırıldandım. Adımlarımız yavaşlamıştı; sanki ikimiz de bu yolun bitmesini istemiyor gibiydik.
Buğra’nın gözleri, karanlıkta bile parlayan keyifli bir tebessümle kısıldı. “Çok zekisin Zümrüt Umar,” diyerek önüne döndü. Soyadımı ilk kez onun ağzından duyuyordum. Bir imza gibi, net ve ağırlığı olan bir tınıyla dökülmüştü dudaklarından. Söylediğim şeyi kabul etmişti; o sarsılmaz, her şeyi yöneten adamın bile bir sığınağa ihtiyacı vardı ve bu sığınak, benim her gün yürüdüğüm bu mütevazı sokaklardı.
“Zeki olmasam Waganda Dijital’e kabul edilmezdim sanırım, değil mi?” diye sorarken aradaki o flörtöz gerilimi biraz olsun hafifletmeye çalışmıştım. Bu son cümlesiyle aramıza giren sessizlik ne rahatsız edici ne de uzaktı. Sadece geceye ve adımlarımızın sesine eşlik eden bir tür gizli anlaşma gibiydi. Köşeyi döndüğümüzde, apartmanımın girişindeki eski, ferforje kapı göründü. Sokak lambasının sarı ışığı tam kapının önüne vuruyor, küçük bir sahne aydınlatması gibi bizi bekliyordu.
Kapının önünde durduğumuzda ona doğru döndüm. Çantamın sapını parmaklarımın arasında sıkıştırırken, “Geldik,” dedim. Sesim, gecenin sessizliğine uyum sağlayarak biraz alçaldı. “Korumaya gerek kalmadan, kazasız belasız.”
Buğra, ellerini cebinden çıkarmadan öylece karşımda durdu. Bakışları bir an kapıya, sonra tekrar gözlerime kaydı. “Burada mı oturuyorsun?” diye sordu. Sesi, bir sorgudan ziyade, çözmeye çalıştığı bir bilmecenin son parçasını bulmuş gibi merak doluydu. Başımı onaylarcasına salladım.
Buğra’nın yüzünde tuhaf, tarif edilmesi zor bir ifade belirdi. Sanki o an zihninde bir harita çiziyor ve noktaları birleştiriyordu. “Seni daha önce buralarda hiç görmemem çok garip,” diye mırıldandı. Sesindeki o hayret, beni de merakın içine çekti.
“Neden?” diye sordum, kaşlarımı hafifçe çatarak. “İstanbul büyük bir şehir, aynı mahallede olup hiç karşılaşmayan binlerce insan var.”
“Öyle değil,” derken başını hafifçe omzunun üzerinden geriye, sokağın hemen karşısında kalan, yüksek duvarlı ve sarmaşıkların sarktığı, dut ve ceviz ağacının heybetinin sokağa kadar taştığı o bahçeli evi işaret etti.
“Annem... Evi orası. Tam karşın.”
Duyduğum şeyle olduğum yerde kalakaldım. Bakışlarım onun işaret ettiği eve, sonra tekrar Buğra’nın o her zamanki mesafeli ama şu an şaşırtıcı derecede tanıdık gelen yüzüne döndü. “Ciddi olamazsın… olamazsınız,” diyebildim sadece. Sesim, duyduğum bu tesadüfün ağırlığı altında ezilmiş gibi cılız çıkmıştı.
Buğra, şaşkınlığıma karşılık yüzünde daha önce hiç görmediğim kadar samimi ve hafif bir gülümsemeyle bana baktı. Gözlerinin kenarları hafifçe kırışmış, o sert patron imajı sokağın karanlığında tamamen kaybolmuştu.
“Bu ifadeni neye yormalıyım?” dedi, bana bir adım daha yaklaşarak. “Sevdiğine mi, yoksa komşu olduğumuz fikrinden nefret ettiğine mi?”
Utandığımı, yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Bu kadar yakınımda, bu kadar hayatımın içinde olması fikri bir anda savunmasız kalmama neden olmuştu. Verecek zekice bir cevap aradım ama kelimeler bu kez beni yarı yolda bıraktı. Sadece utanmış bir şekilde dudaklarımı birbirine bastırdım ve bakışlarımı ayakkabı uçlarıma indirdim.
“Sanırım dünya gerçekten çok küçük Buğra Bey.”
Yorumlar
Yorum Gönder