Yarasa ve Kedi - 15. Bölüm
BUĞRA
Ben gerçek anlamda bir kördüm.
Bu, karanlık bir dünyada yaşamak değil, aydınlıkta tek bir noktaya odaklanıp geri kalan her şeyi yok saymaktı. Evliydim. En azından eskiden evliydim; Anastasia’ya olan bağlılığım, zihnimin çevresine aşılmaz surlar örmeme neden olmuştu. Onun huzurunu bozacak en ufak bir gölgeye, evliliğimizin üzerine düşecek tek bir şüpheye yer yoktu. Bu yüzden dış dünyaya kapılarımı öylesine sıkı kapatmıştım ki, dişi sineğin kanat çırpışını bile görmezden gelmiş, kendimi bir sadakat kalesine hapsetmiştim. Ama bu son farkındalık... Benim için bile fazlaydı.
Ofis koridorlarında, asansör bekleyişlerinde, dosya kalabalıklarının arasında burnumun ucundaki kadını görmemiştim. İşin ironik ve sarsıcı yanı şuydu: O kadın, sadece iş arkadaşım değil, doğup büyüdüğüm o dar sokaklardaki karşı komşumdu. Karşı apartmanda oturduğunu öğrendiğim an, dünyamın ekseni hafifçe kaydı. Zihnimde eski, tozlu bir albümün sayfaları sert rüzgarlar eşliğinde hızla çevrilmeye başladı.
Çocukluk anılarımın arasına daldım; mahalledeki o bitmek bilmeyen saklambaç oyunlarını, kapı önünde yediğimiz salçalı ekmekleri, dizlerimizdeki kabuk bağlamış yaraları, akşam ezanı okunana kadar süren o masum koşturmacaları düşündüm. Acaba o da orada mıydı? Sobelendiğimiz o eski duvar diplerinde gizli bir tanık mıydı? Hafızamın en kuytu köşelerine, çocukluğumun en derin mahzenlerine indim; ancak Zümrüt ismi hiçbir hatıraya tutunmadı. Zihnimin sözlüğünde bu isim koca bir boşluktan ibaretti. Şimdi ise o boşluk, her kelimesiyle beni biraz daha içine çeken, her bakışıyla duvarlarımı sarsan bir kadınla doluyordu.
Zaten o da kısa bir süre önce mahalleye taşındığını söyleyerek bu gizemi kendince çözüme kavuşturmuştu. Mantıklı olan buydu; yeniydi, yabancıydı ve benim onu fark etmemiş olmam hayatın olağan akışına uygundu. Ama içimdeki o karanlık ve huzursuz ses susmak bilmiyordu.
Neden her cevabıyla beni daha derin bir labirente çekiyordu? Neden sıradan bir selamlaşma ya da vedalaşma, onunla konuştuğum herhangi bir şey, yerini bitmek bilmeyen bir merak silsilesine bırakıyordu?
"Bazen en büyük keşifler, her gün önünden geçtiğimiz ama bakmayı unuttuğumuz kapıların ardında saklıdır."
Onu bunca zaman fark etmemiş olmamın asıl sebebi gerçekten taşınma tarihi miydi? Yoksa Anastasia’ya duyduğum o hastalıklı dereceye varan koruma içgüdüsüyle kendi dünyama, kendi zihnime hapsolmam mıydı? Artık onu sadece görmüyor, her cümlesinde geçmişimden silinmiş bir iz, geleceğimden kopup gelen bir işaret arıyordum. Kedi Kadın değildi ama beni kendine fazlasıyla çekiyordu.
Kedi Kadın…
Annemin bahçesine girerken telefonumu kontrol etme ihtiyacı hissettim. Ah tabi ya… En son mesajı o atmıştı ki. Haliyle benden cevap bekliyordu.
“Bu biraz… net oldu.”
Onu istediğimi, bu çekimin artık inkar edilemez bir boyuta ulaştığını söylediğimde takındığı bu mesafeli tavır, aslında bir davetti. Parmaklarım, tereddüt etmeden ekranın üzerinde dans etti. “Senin isteklerinden daha az net değil,” yazıp gönderdim. Aramızdaki bu gerilim, ucu keskin bir bıçak gibiydi. Bana "yasak aşkı" sürdürüp sürdürmeyeceğimizi sormuştu. Aşk mı? Şu an lügatimde bu kelimeye yer yoktu; Anastasia ile yaşadığım yıkımdan sonra sevgiye dair her şeyden uzak durmak istiyordum. Ama aramızdaki o manyetik çekim, mantığımı devre dışı bırakacak kadar kuvvetliydi. Bu yüzden ne cevap vereceğine göre konuşmayı ilerletecektim.
Telefonun ekranını kilitledim. Verandaya çıktığım anda ahşapların arasından süzülen sarı ışık yolumu aydınlattı. Kapıyı çalmaya yeltenmiştim ki annem kapıyı çoktan aralamıştı. Tıpkı çocukluğumdaki gibi, pencere kenarında nöbet tuttuğu belliydi.
“Nerede kaldın oğlum? Aramalarıma da cevap vermedin.”
Sesindeki o sitemkâr tınıyı tanıyordum. Dürüst olmak gerekirse, telefonumda Kedi Kadın’la mesajlaşırken, karşılaştığımız andan itibaren odağımı Zümrüt’e kaydırmışken annemin varlığını tamamen unutmuştum. “Doruk’un yanına uğradım,” diyerek bir kalkan oluşturmaya çalıştım ama o, kalkanımdaki gediği saniyeler içinde buldu.
“Zümrüt kızımla da orada mı karşılaştınız?”
Vücudumun kaskatı kesildiğini hissettim. Artık bir çocuk değildim, koca bir ajansı yönetiyor, evlenip boşanabiliyor, hatta bir çocuk büyütüyordum; ama annemin o sorgulayan bakışları karşısında hala on yedi yaşındaki o suçlu çocuk gibiydim. Boşanma sonrası zaten hassas olan dengeleri bozmamak, mahallede yeni bir dedikodu fırtınası koparmamak için ufak bir yalanın arkasına sığındım.
“Hayır.”
“Neden beraberdiniz o zaman?” diye üsteledi. Annem, avını köşeye sıkıştırmış bir avcı gibiydi. “Beraber değildik anne, sadece rastlaştık. Zümrüt Hanım benim çalışanım. Onu önümde yürürken görünce nezaketen selam verdim, o kadar.” Annemin gözlerinde yeni bir ışık yandı; sanki eline paha biçilemez bir koz geçmişti. “Zümrüt sizin ajansta mı çalışıyor?” Yağmurdan kaçarken, sırılsıklam olacağım bir fırtınanın tam ortasına düşmüştüm. Başımı onaylarcasına sallarken, “Ajansın metin yazarı,” dedim, konuyu bir an önce kapatmak için Arven’i sordum. “Uyku vakti geçti, Arven’i çağırır mısın?”
“O çoktan uyudu,” dedi annem, sesinde sahte bir masumiyetle. Kaşlarım çatıldı. Saati tekrar kontrol etme ihtiyacı hissettim. Fazlasıyla geçti ama Arven’in dayanamayacağı bir saat değildi. “Babam ha geldi ha gelecek derken minderde uyuyakaldı. Ben de senin odana götürdüm.” Gözlerim sorgular şekilde kısılırken “Ona odamda uyumasını söyledin değil mi?” diye sordum. Annemin bu oyunlarını biliyordum. Torununu bir gece daha fazla görebilmek, beni bu çatı altında biraz daha tutabilmek için kurulan o zarif tuzaklar…
“Söyledim evet. Adamakıllı geldiğiniz yok, en azından geldiğiniz zaman yatıya kalın,” diyerek itiraf etti. Tam da tahmin ettiğim gibi… Mesele Arven değildi, mesele bendim. Çünkü Arven daha geçen hafta sonu onlarda kalmıştı. Aklı sıra Anastasia ile biten o fırtınalı evliliğin ardından bende açılan yaraları, kendi yöntemleriyle dikmeye çalışacaktı.
“Hem yeni çay demledim bak. Eski günlerdeki gibi ana-oğul oturup muhabbet edelim, olmaz mı?”
Bu, "Anlat bakalım şu boşanmanın gerçek yüzünü, seni neyin bu kadar kör ettiğini öğrenelim" demenin annemce tercümesiydi. Anneme tabi ki de evliliğimde yaşadığım sorunlardan ya da kendi hatalarımdan bahsetmeye meraklı değildim. Fakat o kadar mahzun, o kadar hasretle bakıyordu ki, içimdeki o sert kabuk biraz olsun yumuşadı.
“Tamam, kalacağım,” dedim. Yüzündeki o çocuksu sevinç, doğru kararı verdiğimi hissettirdi. Ama sınırlarımı da hemen çizdim.
“Fakat sadece çayını içeceğim. Konuşmak yok.”
“Tamam oğlum. Sen hazır hissedene kadar konuşmak yok.”
Annemin yüzündeki o zafer kazanmış ifadeyle içeri süzülüşünü izledim. "Hemen taze çayları getiriyorum, sen geç içeri," dediği sesindeki neşe, aslında bir gün mutlaka her şeyi en ince ayrıntısına kadar konuşacağımızın sessiz bir taahhüdüydü. Kapının eşiğinde durdum, ayakkabılarımın bağcıklarına uzandığım sırada avcumun içindeki telefon, sanki canlanmışçasına şiddetle titredi.
Uygulamadan mesaj gelmişti. Fakat mesajın içeriği gizliydi.
O an, evin içinden gelen o huzurlu aile evi kokusuyla, dışarıdan, telefonun ekranından sızan o tekinsiz ama çekici dünya arasında bir seçim yapmam gerekiyordu ve çok fazla düşünmeme gerek kalmadı; henüz tanımlayamadığım ama beni diri tutan bilinmezlik geriye doğru bir adım atarak evin sıcak mahremiyetinden uzaklaşmama neden oldu.
Gözlerim telefonun ekranına kilitlenmiş bir halde, verandadaki ahşap masaya doğru ilerledim. Bahçenin serin gece havası yüzüme çarparken mesajı okudum.
“Yasak Aşk konusundan mı bahsediyorsun?”
“Bildiğim kadarıyla en net halin, o sabahtı.”
Ahşap sandalyelerden birini çekip oturdum. Ciddi anlamda hava soğumuştu ama Kedi Kadın ile konuşmak için yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Çok geçmeden mesajı ekranıma düştü.
“O konu sadece seni denemek içindi.”
“Denemek?”
“O gecenin kuralları basitti ve ben en önemli olanı çiğnemiştim. Seni bulmuştum. Hislerimde yalnız olup olmadığımı anlamam için en doğru soru o gelmişti.”
“Yalnız mıymışsın?”
“Öyle olduğumu sanıyordum. Ta ki bu gece mesaj atana kadar…”
“Oğlum?”
Annemin sesiyle irkildim. Elimdeki telefonun ekranını sanki suçüstü yakalanmış bir ergen gibi hızla kararttım. Annem, elindeki tepsiyle kapı eşiğinde belirmişti. “Neden soğukta oturuyorsun, geçsene içeri?” derken bir yandan terliklerini ayağına geçirmeye çalışıyordu.
Telefonu masada bıraktım ve hızla ayağa kalktım. “Biraz hava almak istedim,” derken anneme doğru yürüdüm. Annem, o meşhur şüpheli bakışlarından birini fırlattı. “Bütün gece almamışsın gibi,” diye mırıldandı. Haklıydı; ama benim ihtiyacım olan oksijen değil, zihnimdeki gürültüyü susturacak bir sessizlikti.
Tepsideki dumanı tüten iki çaydan birini aldım ve “Biraz daha ihtiyacım var,” diye açıkladım.
Annem tam terliklerini giymişti ki duraksadı. Verdiğim mesajı almış olacak ki “Üşütme bari, üstüne bir şey daha vereyim,” dedi ve ardından terliklerini geri çıkardı. Ona minnettar bir şekilde bakarken “Gerek yok anne. Çayın sayesinde üşümem imkânsız,” dedim ve sıcak çaydan bir yudum aldım. Annem ‘Sen akıllanmazsın’ der gibi başını iki yana salladı.
“Üşürsen portmantoda babanın kabanlarından var,”
“Üşürsem içeri gelirim.”
Annem pes etmiş bir nefes aldı ve ardından içeri girdi. O kapıyı kapatırken bende masaya döndüm. Çay bardağını annemin titizlikle serdiği dantelli örtünün üzerine bıraktım. Tam o sırada, bakışlarım istemsizce sokağın karşı tarafına, o karanlık apartmana takıldı.
Evlerin ışıkları ölüydü ama bir karartı, gecenin dokusundan ayrılıyordu. Sokak lambasının cılız ışığı oraya ulaşmaya yetmiyordu ama o kıvırcık saçların siluetini tanımamak imkansızdı. Zümrüt... Pencere pervazına, sanki uçmaya hazırlanan bir kuş gibi tünemişti; vücudunun yarısı gecenin boşluğuna sarkmıştı. Elindeki sigaradan derin bir nefes aldığında, kor halindeki ateşin turuncu parıltısı yüzünün hatlarını saniyelik bir an için aydınlatıyordu.
Onun yukarıya, karanlığın kalbine bakışı beni de peşinden sürükledi. Başımı hafifçe eğip çatının izin verdiği ölçüde gökyüzüne baktım. Bu kadar dikkatli neyi incelediğini bulmaya çalıştım. Bir işaret, bir ışık aradım. Ama hiçbir şey yoktu. Tek bir yıldız bile... Gökyüzü, sanki tüm umutları yutmuş zifiri bir boşluktan ibaretti.
Tam o anda, Zümrüt’ün dairesinin ışığı aniden, adeta bir patlama gibi yandı. O ana kadar izlediğim o sakin siluet, yerini bir panik dalgasına bıraktı. Zümrüt, sigarasını alelacele söndürürken hareketlerindeki o telaş buraya kadar ulaşıyordu. Kendini hızla içeri çekip pencereyi kapattı. Perdeyi çekmeden hemen önce, başını çevirip bana baktı.
Göz göze geldik mi, yoksa bu benim hayal gücüm müydü emin değildim. Ama o bakış, hareketlerini saniyelik bir duraksamaya uğrattı. Sonra her şey hızlandı; perde sert bir hamleyle kapandı. Öyle ki, ışığın önünde olması gereken gölgesi bile anında kayboldu.
Zihnimde sorular, o karanlık gökyüzünden daha yoğun bir halde birikmeye başladı. Sahi, evli miydi? Belki de bir erkek arkadaşı vardı. Ya da sigarasını gizlediği otoriter bir babası... Tek başına yaşamadığı kesindi; o panik, sadece dışarıdaki bir yabancıdan duyulan korku değil, içerideki birine yakalanma telaşıydı.
Tam o sırada, masanın üzerinde bıraktığım telefonun ekranı, zifiri karanlığı yırtan bir şimşek gibi parladı. "Kedi Kadın"Gönderdiği kısa mesajların ardından, bu kez ekranı boydan boya kaplayan, her satırı zehirli bir ok gibi kalbime saplanan uzun bir metin gelmişti. Kelimeler zihnime dökülürken, az önceki romantik merakın yerini buz gibi bir boşluk aldı.
“Fakat anlamadığım bir şey var. Önce beni kovmakla tehdit ettin, şimdi beni istediğini söylüyorsun. Hangisi gerçek hissin? Ya da şöyle sorayım; intikam haricinde bir hissin var mı?”
Okurken yutkundum. Ama asıl darbe, mesajın devamında, egomu paramparça edecek o cümlelerde saklıydı.
“Eğer benim kim olduğumu bulup, kovmak için bana bir hissin varmış gibi davranmayı planladıysan… Üzgünüm. Hislerime yenik düşüp sana kendimi ifşalayacak bir duygum yok. Âşık olmadım yani sana. Sadece seninle yaşadığım o çılgınlığı sevdim. Kendimi özgür hissettirdin ve ben o özgürlüğün müptelası oldum. Senin değil…”
Kaşlarım, sanki birbirine değecekmişçesine çatıldı. Telefonu bir kor parçası tutuyormuş gibi masaya bıraktım. Kelimeler havada asılı kalmıştı: Senin değil... Hazmedemiyordum. Ayağa kalktım, verandada bir o yana bir bu yana kısa, sert voltalar atmaya başladım. "Yanlış okumuş olmalısın," dedim kendi kendime. Adımlarımın hızı arttıkça zihnimdeki gürültü de artıyordu. Tekrar masaya döndüm, ekrana eğildim. Hayır, her şey olduğu gibi duruyordu.
Bana değil, o geceki o vahşi, o dizginlenemez ana mı tutulmuştu? Benim bir erkek olarak varlığım, onun için sadece bir "özgürlük bileti" miydi? Tamam, tabi ki âşık olmasını beklemiyordum ama bu… bu çok…
O an, masumiyetine dair ördüğüm tüm duvarlar sarsılmaya başladı. Anastasia ile olan evliliğimde bile hissetmediğim bir yetersizlik duygusu boğazıma sarıldı. "Bana değil, o ana mı bağımlıydı?" diye geçirdim içimden. Peki ya o masumiyet? "Bakire değil miydi yoksa?" Zihnim tehlikeli bir labirente girdi. Ben onu bir kurtarıcı, gizemli bir peri masalı kahramanı gibi görürken; o beni sadece bedensel bir hazzın objesi olarak mı kodlamıştı? Hayır, hayır... O geceki o titreyişi, o acemiliği, o teslimiyeti yanlış anlamış olamazdım. Yoksa o da mı bir roldü?
Verandadaki serin hava şimdi daha da keskinleşmişti. Masadaki çay bardağının dumanı çoktan sönmüş, sıcaklığı gözle görülür şekilde soğumuştu, tıpkı içimdeki o heyecanlı merakın yerini alan soğuk öfke gibi…
Derin bir nefes aldım. Sonra bir tane daha…
Gece rüzgârı verandadaki saksıların yapraklarını hışırdatırken, ben sadece zihnimdeki o sert cümlelerin sesini duyuyordum. “Senin değil…” Bu iki kelime, bir erkeğin gururuna indirilebilecek en ağır darbelerden biriydi. Tekrar tekrar aldığım nefeslerle ciğerlerime dolan soğuk hava, az önceki öfkeli voltalarımı yavaşlattı. Sakinleşmem gerektiğini kendime hatırlattım.
Zihnimin bulanıklığını dağıtmak için gözlerimi kapattım ve bu yazılanın altındaki mantığı deşmeye çalıştım. Ona bende aşık değildim ve evet, bende bana yarattığı hislerden etkilenmiştim. Bunu demeye çalışıyor olabilir miydi?
‘Sakın sevgili olmayı aklından geçirme ama gizli kaçamaklarımıza devam edebiliriz’ gibi bir cümle…
Tekrar masaya yaklaşıp telefona üstten baktım ama bu kez bir mağdur gibi değil, bir stratejist gibiydim. Kelimelerin arasına gizlenmiş o titrek tonu yakalamaya çalıştım. Bir ışık yandı zihnimde: Korkuyordu. Bu mesaj, bir müptelanın itirafı değil, bir avın kaçış manevrasıydı. Bana âşık olmadığını, sadece yaşadığımız şeyi sevdiğini söyleyerek aslında kendine bir kale inşa ediyordu. Eğer bana karşı bir şey hissetmediğine kendini ikna edebilirse, benim tarafımdan incitilme ihtimalini de yok etmiş olacaktı. "Sana aşık değilim" demek, onun için "Sana karşı savunmasız kalmayacağım" demekti.
Telefonu tekrar elime alırken sandalyeye oturdum. Bu kez çatık kaşlarım gevşemişti, yüzümde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Onu kovmakla tehdit etmemden bahsetmişti. Demek ki o sert patron imajım hala taze bir yara gibi zihnindeydi. "İntikam haricinde bir hissin var mı?" diye sormuştu. Bu soru, aslında onun benden bir "his" beklediğinin kanıtıydı. Eğer umurunda olmasaydım, ne hissettiğimi sormazdı.
Onun bu "bağımsız kadın" maskesinin altına saklanmış ürkek çocuğu görebiliyordum. Karşımdaki, dişlerini gösteren ama aslında titreyen bir kediydi.
Yavaşça sandalyeme yaslandım ve parmaklarımı ekranın üzerinde gezdirdim. Ona bu korkusunu yüzüne vurmayacaktım ama oyununu da bozmayacaktım. Madem özgürlük istiyordu, ona bu özgürlüğün ne kadar tehlikeli ve bir o kadar da vazgeçilmez olduğunu hatırlatacak bir şeyler yazmalıydım.
**-**
ZÜMRÜT
Dünya, biz büyük kaçışlar planlarken aslında bizi aynı sokağın iki ayrı ucu gibi birleştiren, kurnaz ve dar bir labirentten ibaretti. Kısaca; dünya küçüktü, kader ise fazlasıyla şakacı.
Bu gece yaşananların, bu tesadüfler silsilesinin başka bir mantıklı açıklaması olamazdı.
Buğra... Hayatımın o büyük dönüm noktasından, tüm köprüleri yakıp kendime yeni bir sayfa açmak için taşındığım bu mahallenin tozunu yutmuş biriydi ama mesele sadece aynı mahalleli olmak değildi. İşin trajikomik tarafı; Buğra, bu sokaktaki en haz etmediğim, sesini duyduğumda kaçacak yer aradığım meraklı ve dedikoducu komşunun oğluydu.
Allah’ım! Bu gerçekten bir kâbus olmalıydı. Ben buraya huzur bulmaya gelmiştim. Oysa şimdi, mahallenin tüm dedikodu trafiğini yöneten, her pencere tıkırtısından bir hikâye çıkaran o kadının oğluyla... Hem patron-çalışan ilişkisi içindeydim hem de o geceki o kontrolsüz çılgınlığı yaşamıştım.
Zihnimdeki taşlar yerine oturdukça, odanın içindeki hava aniden ağırlaştı, ciğerlerime yetmez oldu. Tek bir soru beynimin içinde yankılanıyordu: Yadigâr Hanım bizi görmüş olabilir miydi? O meraklı, her sesin peşine düşen kadın, az önce sokağa birlikte girdiğimizi ya da kapının önünde konuşmak için oyalandığımızı fark etmiş miydi?
Eve girdiğim anda ışıklara dokunmamıştım. Karanlık, şu an tek sığınağımdı. Bir gölge gibi süzülüp pencereye koşmuştum. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibi çırpınırken, perdenin kenarını milimetrik bir dikkatle aralamıştım. Karşıdaki bahçeli evin o cılız, sarı ışığı sokağa sızıyordu.
Oradaydılar... Kapının önünde, karşı karşıya durmuş bir şeyler konuşuyorlardı. Yadigâr Hanım’ın bir an benim olduğum tarafa doğru baktığına yemin edebilirdim. Panikle pencereden uzaklaşmıştım. Bunun yarattığı stres, telefonumun ekranında beliren mesajlarla katlanarak arttı.
Buğra Yıldırım... Bir anı bir anını tutmayan, fırtınalı bir adam.
Önce beni hayatından sertçe kazımış, kovmakla tehdit etmişti; şimdi ise hiçbir şey olmamış gibi beni istediğini söylüyor, beni yeniden kendi yörüngesine çekmeye çalışıyordu. Bir yanım, söylediklerinden dolayı pişman olduğunu ve o gece yaşananların onda da bir iz bıraktığını fısıldıyordu ama diğer yanım, gerçekçi ve yaralı olan tarafım, o sesi hemen susturmuştu. Buğra Yıldırım gibi bir adamın sözlüğünde ‘pişmanlık’ kelimesi yoktu.
Yine de nereden bakarsam bakayım, şu an mesajlaşıyor olmak kafa karıştırıcıydı. Onun gibi güç odaklı bir adamın mutlaka bir planı olmalıydı. Bu mesajlaşma, ya beni uçurumun kenarına itecek bir tuzaktı ya da ucu belirsiz bir oyunun başlangıcı.
En büyük korkum, kalbimi kaptırmak değildi; işimi kaybetmekti. Bu işe, bu yeni hayata tutunmak zorundaydım. Ama zihnimdeki tilkiler, her kuyrukları birbirine değdiğinde aynı şeyi haykırıyorlardı.
"Bu mesajlaşmanın sonunda sadece kapı dışarı edileceksin!"
O an, damarlarımdaki kanın buz kestiğini hissettim. Aklıma gelen o korkunç ihtimal, tüm vücudumu titretti: Ya benimle konuşmaya devam etmesinin tek sebebi, beni bulmaksa? Sonuçta beni gerçekten kovabilmesi için, o geceki maskeli kadının kim olduğunu kanıtlaması gerekiyordu. Belki de beni "istiyorum" yalanıyla kandırıp, kendi ayağımla kimliğimi ifşa etmemi bekliyordu. Bir itiraf, bir açık, bir ipucu...
"Hayır," diye fısıldadım karanlığa. “Böyle bir şeyle uğraşacak kadar küçük bir adam değil.” Ama ihtimali bile uykularımı kaçırmaya yeterdi. Bu belirsizliğin içinde savrulamazdım. Bir şekilde niyetini anlamalıydım. Onu test etmenin, bu oyunun sadece bir arzu mu yoksa bir infaz planı mı olduğunu çözmenin tek bir yolu vardı.
“Eğer benim kim olduğumu bulup, kovmak için bana bir hissin varmış gibi davranmayı planladıysan… Üzgünüm. Hislerime yenik düşüp sana kendimi ifşalayacak bir duygum yok. Âşık olmadım yani sana. Sadece seninle yaşadığım o çılgınlığı sevdim. Kendimi özgür hissettirdin ve ben o özgürlüğün müptelası oldum. Senin değil…”
Zihnimdeki binbir tilkiyi yatıştırmak adına, ucu açık sorularla dolu, niyetini tartacak uzun bir mesaj yazdım. Ama kelimeler ekranda durdukça odanın havası daha da ağırlaştı. Göğüs kafesimin daraldığını, nefesimin kesildiğini hissettim. Kurtulmak istercesine pencereye hamle yaptım; dışarıdaki serinlik yüzüme çarptı ama bacalardan sokağa yayılan o geniz yakan is kokusu, içimdeki sıkıntıya çare olmadı.
Aksine, o koku bana bu mahallede olduğumu, Buğra’nın burnunun ucunda olduğumu hatırlattı. Titreyen parmaklarımın arasına bir sigara yerleştirdim. Ateşin parıltısı, belki de o mesajı gönderme cesaretini bulmam için bana eşlik edecekti. Sigaramdan derin bir nefes aldım, dumanı ciğerlerime değil, kadere duyduğum öfkeye hapseder gibi çektim.
Bir sapık gibi karşı evi dikizliyor görünmemek için bakışlarımı sokağın her köşesinde gezdirdim; paslı çöp kutuları, sokağın sonundaki cılız lamba, karanlık, yıldızsız gökyüzü… Fakat bir anda evin ışıklarının yanmasıyla ne olduğumu şaşırdım. Süsü gelmiş olmalıydı ve ‘Salonda sigara içmek yasak’ kuralını çiğnerken yakalanmak, muhtemelen onun beni pencereden aşağı atması için yeterli bir sebepti. Panik, bir elektrik akımı gibi tüm vücudumu sardı. Apar topar kendimi içeri atarken, bir refleksle perdeleri çekmek için uzandım.
İşte tam o saniyede, bakışlarım bir mıknatısın kuzey kutbuna çekilir gibi Buğra’ya takıldı. Karanlığın içinde, verandanın loş ışığında bir heykel gibi oturuyordu. Beni gerçekten görüyor muydu, yoksa sadece ışığın yandığı yöne doğru mu bakıyordu emin değildim; ama başı tam da beni, o suçlu gölgemi görebileceği bir açıdaydı.
Siktir!
Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, sanki onun yüzüne bir kapı çarpıyormuşçasına perdeleri sertçe çektim. Pencereden, o bakışların menzilinden hızla uzaklaştım. Kalbim, kulaklarımda güm güm atıyordu. Parmaklarımın ucunda hala gönderilmeyi bekleyen, o bütün savunmasızlığımı veya oyunumu ortaya dökecek mesaj duruyordu. Ekranı hızla kararttım, sanki ışığı sönerse her şey yok olacakmış gibi telefonumu cebimin en derin yerine sıkıştırdım.
“Süsüm… Hoş geldin.”
Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, suçlu bir tınıyla döküldü dudaklarımdan. Görüş alanıma giren Süheyla, bir fırtınadan hemen önceki o ağır sessizliğe bürünmüş gibiydi; yüzündeki her hat, biriken bir öfkenin izlerini taşıyordu. “Geldiğini görmedim,” diyerek yüzüme eğreti bir gülümseme yerleştirmeye çalıştım ama bu maske, Süheyla’nın delici bakışları altında saniyeler içinde çatladı.
Süheyla, omzundaki çantayı sanki bir savaş baltasını bırakıyormuş gibi tekli koltuğa savurdu. “Ama ben göreceğimi gördüm,” dedi, sesi buz gibiydi. “Sigara içiyordun.”
“Bu yeni bir haber değil Süsü, biliyorsun,” dedim, durumu sıradanlaştırmaya çalışarak. Ancak o, taviz vermeye niyetli değildi.
“Salonda sigara içiyordun Zümrüt. Kuralları biliyorsun.”
Hafifçe omuz silktim, hala pencere önündeki o adrenalini üzerimden atamamıştım. “Teknik olarak salonun penceresinde içiyordum. Hatta salondan uzaklaşmak için kendimi fazlasıyla dışarı sarkıtmıştım. Dumanın içeri girmesine imkân yoktu.”
“Biliyorum,” dedi Süheyla. Sesi bu kez daha alçak ama daha yaralayıcıydı. “O zaman sorun ne?” diye sordum, savunma mekanizmam kalkanlarını iyice yükseltirken.
“Sorun sensin…”
Kaşlarım hayretle havalandı. Sert bir cevap vermeye hazırlanırken, Süheyla’nın gözlerindeki o öfke parıltısının sönüp yerini derin bir endişeye bıraktığını gördüm. Yanıma doğru bir adım attı. “Son günlerde o kadar garip davranıyorsun ki alışmakta zorlanıyorum Zümrüt. Sanki burada, benim yanımda değilsin. Zihnin sürekli başka bir yerde, başka bir zamanda…”
Harika… Yine aynı konuya gelmiştik. Duraksadı, bakışlarını yüzümde gezdirdi. “O partiye gittiğinden beri farklısın. O gece ne olduysa, seni alıp başka birine dönüştürmüş. Bakışların, dalıp gitmelerin, hatta şu anki bu anlamsız paniğin… Hepsi o gecenin izlerini taşıyor sanki.”
Süheyla’nın bu tespiti, az önce cebime tıktığım telefonun ağırlığını iki katına çıkardı. O gece yaşanan o ‘çılgınlık’, sadece bir anlık bir kaçış değil, hayatımın üzerine inşa ettiğim tüm dengeleri yıkan bir depremdi. Süsü’ye o geceyi ve bana hissettirdiklerini hala anlatmamıştım. Açıkçası kendim bile ne olduğunu çözememişken ne söylemem gerektiğini bilemiyordum.
“Bugün beni tiyatro salonunda yalnız bıraktın.”
Bu cümle, bir sitemden ziyade bir kırgınlık belgesiydi. Derin bir nefes aldım ama ciğerlerime dolan hava sanki dikenliydi. Verecek hiçbir cevabım yoktu; çünkü bir tiyatro salonunun yarısında çıkıp gitmenin, arkadaşımı o sahnede tek başına bırakmanın mantıklı bir açıklaması olamazdı.
“Gelmelerine, gelmemelerine alışığım Zümrüt… Ama sen hiçbir zaman gelip de yarısında gitmedin,” dediğinde, içimdeki suçluluk duygusu bir sarmaşık gibi boğazıma dolandı. Haklıydı. Ben onun her heyecanında yanında olmaya çalışan, her başarısında en yüksek sesi çıkaran kişiydim. Oysa bugün, o tiyatro salonuna sadece Buğra’nın mesaj atması için gitmiştim. Bir totem uğruna…
Evet, geçte olsa mesaj atmıştı. Belki oyunu yarıda bırakmasaydım, tam oyuncular selamlarken o mesaj gelecekti ama ben dayanamamıştım.
“Ben sadece… biraz yorgundum,” diyebildim. Bu bir yalan sayılmazdı çünkü tiyatroya gitmeden öncede bunu söylemiştim ama Süheyla’nın bakışları, kendimi bok gibi hissetmeme neden oluyordu.
“Sen son zamanlarda hep yorgunsun…”
Sesi bu kez öfkeli değil, vazgeçmiş gibiydi. Bu ses tonu, bağırıp çağırmasından çok daha fazla yakıyordu canımı. Başımı önüme eğmeye ramak kalmıştı. Dudaklarım titreyerek, “Süsü…” diye söze başladım ama devamı gelmedi. Kelimeler boğazımda düğümlendi, dökülseydi bile aramızdaki bu mesafeyi kapatmaya yetmeyecekti.
Süheyla daha fazla konuşmadı. Benimle tartışmadı, beni yine itirafa zorlamadı ya da savunmamı dinlemedi. Sadece çantasını tekrar omzuna taktı ve bakışlarını benden kaçırarak “Uyu o zaman Zümrüt,” dedi. “Madem bu kadar yorgunsun, uyu ve dinlen,” derken çoktan koridora yönelmişti. Birkaç saniye içerisinde odasının kapısını yavaşça kapattığını duydum. Tam ‘Bu konuşma böyle bitemez’ diyerek peşinden gidiyordum ki odasının kapısını kilitledi. Olduğum yere çakıldım kaldım. Vicdan azabı, buz gibi bir el olup göğsüme oturdu. En yakınımı, sığınağımı, beni ayakta tutan tek insanı kendi bencil oyunlarım yüzünden ihmal etmiştim. O sahnede ışıkların altında ter dökerken, ben karanlıkta bir yabancının hayaliyle raks ediyordum. Cebimdeki telefon titredi ama bu kez hızla bakmaya isteğim yoktu.
Süheyla’nın kapısının altından sızan ince ışığa bakarken, kendimi hiç bu kadar yalnız ve bu kadar suçlu hissetmemiştim. Bir yanda hayatımı mahvetme potansiyeli olan bir ‘yasak aşk’, diğer yanda ise hayatımı paylaştığım dostumun kırık kalbi... Bu gece, sadece Buğra Yıldırım’a yakalanmamıştım; ben asıl kendime, kendi bencilliğime yakalanmıştım.
Ayaklarımı sürüyerek yatak odama geçtim; her adımım sanki bir prangaya bağlıymışım gibi ağırdı. Kapıyı arkamdan kapattığımda, odanın içindeki mutlak karanlık beni yutmaya hazırdı. Tam o sırada cebimdeki telefon bir kez daha titredi. Ardından bir kez daha... Buğra, sessizliğime izin vermeyecek kadar ısrarcı, peşimi bırakmayacak kadar kararlıydı.
Kendimi yatağa bıraktığımda yatak gıcırtısı odada yankılandı. Suçluluk duygusu, Süheyla’nın kırgınlığı ve Buğra’nın tekinsiz varlığı arasında eziliyordum. Merakım, vicdan azabımın çok gerisinde kalmış olsa da telefonun o ısrarlı titreyişi bir alarm gibi zihnimi dövüyordu. Miskin, isteksiz bir hareketle telefonu cebimden çıkardım. Amacım sadece bildirimi susturmaktı ama ekrana düşen ön izlemeleri gördüğüm an, kaşlarım çatıldı, nefesim boğazımda dondu.
Hızla ekran kilidini açtım. Gördüğüm şeyle birlikte gözlerim yuvalarından çıkacak gibi oldu, kalbim ise göğüs kafesimi parçalamak isteyen bir yumruk gibi çarpmaya başladı.
Az önceki o panik anında ekranı kilitleyeyim derken parmağım o uzun, ağız arayan, her satırı risk dolu mesajın üzerindeki ‘gönder’ tuşuna çarpmıştı. Ben perdeyi çekip karanlığa kaçtığımı sanırken, aslında kendimi Buğra Yıldırım’ın kucağına, kendi ellerimle teslim etmiştim. O uzun mesaj, tüm o şifreli sorular ve "Kedi Kadın" maskesinin altındaki o meraklı ruh hali dakikalardır onun ekranındaydı. Üstelik sadece mesajı okumakla kalmamış, bir dizi mesajla karşılık vermişti. Parmaklarım titreyerek aşağı kaydırdım.
“Bir gün sen kendi isteğinle benim karşıma çıkacaksın.”
“Ve ben o gün gelene kadar seni bulmaya çalışmayacağım.”
“Söz veriyorum.”
Buğra Yıldırım bana söz vermişti. Onun gibi birini düşündüğünüzde bu sözün yeminden farkı olmadığını bilirdiniz. Bu bir özgürlük vaadi değildi; bu, beni kendi isteğimle ona yürütecek olan o kaçınılmaz sona hazırlamaktı. Beni bulmayacaksa… Allah aşkına benden ne istiyordu?
“Duygularımız karşılıklı inan bana. Ben de sadece bana hissettirdiğin özgürlük için buradayım. İnan bana bu aşktan daha önemli.”
Düşüncelerimi duymuş gibi verdiği cevapla kanım dondu. Daha birkaç dakika önce ona yazdığım o itirafın—yani sadece hissettirdiği özgürlüğün müptelası olduğum gerçeğinin—onun dünyasında da bir karşılığı vardı. Buğra Yıldırım; otoriter, sert ve tavizsiz patron, o geceki o maskeli kadında kendi zincirlerinden kurtuluşu görmüştü. Aşkın o boğucu, sorumluluk yükleyen yapısından kaçıp, isimsiz bir özgürlüğe sığınmak istiyordu ama bu nasıl olacaktı?
“Yani konumuz ‘Yasak Aşk’ değil. ‘Yasak Özgürlük’ öyle mi?”
Kelimeler ekranda dururken, ‘aşk’ kelimesinin ağırlığından kaçıp ‘özgürlük’ gibi ucu bucağı olmayan bir kavramın altına sığınmanın verdiği o tuhaf ferahlığı hissettim. Cevap çok geçmeden, sanki telefonun diğer ucunda nefesini tutmuş beni bekliyormuşçasına ekrana düştü.
“Eğer sende istersen.”
Kelimeler ekranda birer mühür gibi parlıyordu. İstiyordum; hem de her şeyden, herkesten çok. Ama benim bildiğim özgürlük, bir ekranın piksellerine sığamayacak kadar vahşi, tenime çarpan nefes kadar somuttu. Eğer o beni bulmayacaksa ve ben de onun karşısına çıkmaya cesaret edemeyeceksem, bu "yasak özgürlük" denen hayalet nasıl ete kemiğe bürünecekti? Gölgeler arasında sevişmek, sadece kelimelerle mi sınırlı kalacaktı?
“Peki nasıl olacak?”
Bu, teslimiyetin değil, merakın sorusuydu. Görünmez bir labirente adım atıyordum ve rehberim, perdeyi yüzüne kapattığım o adamdı.
“Aklımda birkaç fikir var.”
Cevabındaki o gizemli ve kendinden emin ton, içimdeki o isyankâr kızı yeniden uyandırdı. Buğra Yıldırım gibi bir adamın "fikirleri" genellikle emir niteliğinde olurdu ama bu kez durum farklıydı. Aramızdaki mesafe ve kimliğimin gizliliği bana beklemediği bir cüret kazandırmıştı. Onun bu gizemi basit bir şeye indirgemesine izin veremezdim. Parmaklarım ekranda sertçe dans etti.
“Bana sanal seks önermeyeceksin değil mi?”
Bu cümle, sadece bir soru değil; Buğra’nın o otoriter duruşuna atılmış küçük bir kahkahaydı. Onu köşeye sıkıştırmak, o geceki o somut, o kanlı canlı çılgınlığın ardından bu işi sadece dijital bir tatmine indirgeyip indirgemeyeceğini test etmek istedim. Eğer önerisi buysa, bu oyun benim için orada biterdi. Çünkü ben onun sesindeki o derinliği, o gece tenime çarpan o yakıcı nefesi ve şimdi ise karşı evde oturduğunu bilmenin verdiği o tehlikeli yakınlığı istiyordum; ekranın soğukluğunu değil.
Mesajı gönderdikten sonra telefonu göğsüme bastırıp bekledim. Karanlık yatak odasında duyduğum tek şey, göğüs kafesimi zorlayan kalbimin güm güm atışı ve yanı başımda duran kırık antika saatin zamanı öğüten tik taklarıydı.
Zihnimde bir görüntü canlandı, öylesine canlıydı ki sanki odamın duvarları şeffaflaşmış da onu izliyormuşum gibiydi. Karşı evde, o verandadaki masada, elinde soğumaya yüz tutmuş çayıyla oturan Buğra... Telefonunun ekranı karanlığı delercesine aydınlanıyor, attığım o cüretkâr, o hadsiz soruyu okuyordu.
Acaba o kusursuz, her bir hattı otoriteyle çizilmiş yüzünde, sorduğum sorunun alaycılığını fark edince hafif, mağrur bir tebessüm mü belirmişti? Yoksa "Ne saçmalıyorsun sen?" dercesine o gür kaşları birbirine yaklaşmış, bakışları daha da mı sertleşmişti? Her iki ihtimalde de zihnimde canlanan o yüzün her detayı, her bir gölgesi çok yakışıklıydı. Buğra Yıldırım’ın varlığı, bir erkeğin sahip olabileceği en tehlikeli karizmanın ete kemiğe bürünmüş haliydi; sadece düşüncesi bile bacaklarımın arasındaki o hassas noktayı sızlatmaya, uykulu bedenimi bir elektrik akımı gibi sarsmaya yetmişti. Neyse ki odağımı başka yerlere kaydırmadan telefonuma mesaj geldi.
“Hayır ama bir gün bunu istediğinde sana ‘Hayır’ demeyeceğim.”
Kahretsin! Odağım artık tam olarak oradaydı. Bir gün onunla telefonda sevişmek ister miydim? Ah… Bilmiyordum. Sanal seks benim inisiyatifime kaldıysa onun aklından geçenler nelerdi?
“Aklındaki fikirleri öğrenebilir miyim?”
“Bu arkadaşlığımı kabul ettiğin anlamına mı geliyor?”
“Fikirlere göre değerlendireceğim.”
“Sıkı pazarlıkçısın. Benim çalışanlarımdan biri olduğunu düşünmeye başlayacağım.”
Ekrandaki bu cümle, kalbimin bir anlığına durmasına neden oldu. Buğra, bir avcı sezgisiyle hedefine yaklaşıyor ama hala karanlıkta el yordamıyla ilerliyordu. Parmaklarım, bir gerçeği saklamanın verdiği o suçlu acelecilikle klavyeye vurdu.
“Senin çalışanlarından biri olsaydım… anlardın.”
“Neyse. Az önce de söylediğim gibi, bunun artık bir önemi yok. Ta ki sen isteyene kadar.”
Bu cömertlik, içimdeki kuşkuyu daha da büyüttü. Neden bu kadar sert bir adam, şimdi bu kadar esnek davranıyordu?
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Ne istersen?”
“Neden şimdi? Yani… neden beni kovmakla tehdit etmenden önce değil.”
“Doğruyu mu istiyorsun?”
“Her zaman…
Eğer böyle bir arkadaşlık yaşayacaksak bana her zaman dürüst olmanı isterim.”
“Sen de olacak mısın?”
“Gizliliğim çerçevesinde, evet.”
“Tamam.”
“Tamam?”
“Seni eski karımın ayarladığı biri sandım.”
Okuduğum her kelime, Buğra’nın mesaj attığı ve sonrasındaki buz gibi tavırlarının nedenini birer birer açıklıyordu. Anastasia... Demek o zifiri karanlık gecede yaşadığımız o benzersiz anı düşünürken, Buğra bir tutkudan ziyade bir "tuzak" ihtimaline odaklanıyordu.
“Boşanma aşamasında olduğumuzu biliyorsun. Benden çok fazla talebi vardı ve bu yüzden davamız çekişmeli olarak sürüyordu. İstediklerini elde etmek için beni zor durumda bırakacak bir kanıt bulmaya çalıştığını düşünmüştüm.”
Bu itiraf, Buğra Yıldırım’ın o aşılmaz surlarının arkasında nasıl bir savaş verdiğini, nasıl bir kuşatma altında olduğunu gösteriyordu bana. O sadece sert bir patron değil, aynı zamanda en yakınından gelebilecek bir darbeye karşı sürekli tetikte olan yaralı bir adamdı. Beni "tehdit etmesi", aslında kendini koruma içgüdüsüydü. O geceki maskeli kadını, hayatını mahvetmek için gönderilmiş bir kiralık katil gibi görmüştü; fiziksel bir hazdan çok, hukuki bir delil peşinde koşan bir casus...
“Olmadığıma nasıl karar verdin?”
“Boşandım.”
“Ne?!” Sesim, karanlık odanın duvarlarında yankılanan kontrolsüz bir çığlığa dönüştü. Öyle güçlü bağırmıştım ki, sesimin kapalı camları delip sokağa taştığına yemin edebilirdim. Panikle ağzımı kapattım. Neyse ki odam arka bahçeye bakıyordu; eğer Buğra hala o verandada, annesinin çay bardakları arasında oturuyorsa beni duymasına imkân yoktu. Ama bu haberin yarattığı şok dalgası, odanın içindeki havayı bile titretiyordu.
“Hem de çekişmesiz.”
Ah… Üç gündür ortada olmamasının, ofisteki o buz gibi sessizliğinin nedeni bu muydu? Ne olmuştu da o ‘her şeyi isteyen’ hırslı eski eş, bir anda tüm iddialarından vazgeçip imzayı atmıştı? Buğra Yıldırım, masada nasıl bir koz oynamıştı da onu pes ettirmişti?
“Sevindim demek mi seni mutlu eder üzüldüm demek mi?”
Buğra ilk kez gülümseyen bir emoji gönderdi. “Senin sevinmeni isterim,” dediğinde yanaklarıma aniden pompalanan kan sanki kalbimi kurutacak kadar sıcaktı. "O zaman sevindim, hayırlı olsun," yazıp gönderdim. Teşekkür etti. Ama asıl soru, hemen ardından bir kor parçası gibi ekrana düştü.
“Hala fikirlerimi duymak istiyor musun?”
Bu basit bir soru değildi. Buğra’nın o bas bariton sesini zihnimde duyabiliyordum; kelimeler kulağıma öyle ahlaksız, öyle davetkar bir tınıyla ulaştı ki, bacaklarımın birbirine sürtünmesine engel olamadım. İçimdeki o sızı, şimdi bir yangına dönüşüyordu. Alt dudağımı dişlerimin arasına kıstırıp hızla klavyeye abandım.
“Hayır,” yazıp gönderdim. O an, sokağın karşısında, karanlıkta oturan o adamın yüzünün aldığı şekli görmek için dünyadaki her şeyimi verebilirdim. Şaşkınlığını, reddedilmenin yarattığı o kısa duraksamayı hayal ettim. Onu dikizlediğimi anlamaması için odamın karanlığında hapis kalmıştım ama zihnim çoktan onun yanındaydı. Bekletmeden, kafasındaki soru işaretlerini birer kırbaç darbesine dönüştürecek o cümleyi ekledim.
“Yaşamayı tercih ederim.”
Yorumlar
Yorum Gönder