Yarasa ve Kedi - 16. Bölüm
ZÜMRÜT
Sabahın o gri, acımasız ışığı perdelerin arasından sızıp odaya dolduğunda, gece yarısının o sahte cesareti bir duman gibi dağılıp gitti. Oysa sadece birkaç saat önce, o mesajı gönderirken kendimi bir dev gibi hissediyordum; zincirlerini kıran, kadere kafa tutan o mitolojik kahraman bendim. Şimdi ise yorganın altında küçülmüş, kendi nefesinden bile korkan sıradan bir faniye dönüşmüştüm.
Gece, insanın kendine en kolay yalan söylediği zamandı. Karanlık, sadece eşyaların değil, risklerin de üzerini örter; uçurumları düzlük, fırtınaları ise hafif bir esinti gibi gösterirdi. Geceleyin, adrenalin sana yalandan bir kahramanlık pelerini takar ve sen o pelerinle her türlü tehlikenin üzerinden süzülüp geçeceğine inanırdın ama sabah… Sabah her zaman dürüsttü ve bu dürüstlük şu an istediğim en son şeydi.
Gözlerimi açtığım an, zihnim dün geceki mesajın ekran görüntüsünü tam karşıma çiviledi. O ana kadar bir umut kırıntısına tutunuyordum; belki zihnim bana oyun oynamıştı, belki sadece düşünmüştüm ama eyleme dökmemiştim. Yataktan bir yay gibi fırlayarak önce komedinin üzerindeki gözlüğüme ardından telefonuma uzandım. Parmak uçlarım buz kesmişti, ellerim bir suç mahallinde yakalanmışçasına titriyordu.
Ekranın soğuk ışığı gözlerimi kamaştırdı ama o mavi baloncuğu, tüm çıplaklığı ile görmemi engelleyememişti.
"Yaşamayı tercih ederim."
Gönderilme saati: 02:14.
"Allah’ım, ben ne yaptım?" diye mırıldandım. Sesim boş odada yankılanırken, telefonun buz gibi camını alnıma yasladım. Sanki o soğukluk, beynimdeki yangını söndürebilirmiş gibi… Gece yarısı, uykusuzluğun ve o tuhaf esrimenin etkisiyle bir kurtuluş destanı, bir özgürlük bildirisi gibi görünen o üç kelime; şimdi kariyerime, geleceğime ve huzurlu uykularıma sıkılmış bir kurşun gibi görünüyordu.
Hayatım sıkıcıydı, evet. Rutinlerin arasında boğuluyordum, kabul. Ama en azından sonu belli bir yoldu; sürprizlere yer yoktu, tehlike kapımı çalmazdı. Şimdi ise Buğra gibi bir adamın, risklerle dolu dünyasına "gel beni al" diyerek giriş yapmıştım. İşimden olabilirdim; şu an benim kim olduğumu bilmiyordu. Araştırmayacağını söylemişti ama ya bir şekilde öğrenirse…
Geceleyin ‘yaşamak’ dediğim şey, şimdi kulağa sadece ‘intihar’ gibi geliyordu. Neyime güvenmiştim Allah aşkına? Hangi cesaretle o mesajı yazmıştım? Bir anlık tutku sarhoşluğu, o bastırılmış heyecan arayışı beni bu uçurumun kenarına kadar itmiş, arkamdan hafifçe dokunmuştu.
Şimdi gün ışığı, gece saklanan tüm detayları ortaya çıkarıyordu. Uçurumun derinliği, dibindeki keskin kayalar her santimiyle belliydi. Mesajı geri alamazdım. Yazdığım şeyi silebilirsem bile, Buğra’nın zihninden o onayı silemezdim.
Ok yaydan çıkmıştı bir kere. Hedefini bulacak mıydı yoksa beni mi vuracaktı, bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Gün, tüm acımasızlığı ve getireceği fırtınalarla birlikte resmen başlamıştı.
Gözlerimi telefonun ekranındaki köşeye -saate- diktim. 08:15. Kalbim göğüs kafesime bir darbe indirdi. Kemal Amca ile kitabevinde buluşmak için sözleşmiştik ve o, dakiklik konusunda eski toprak disiplinine sahipti. Eğer bir on dakika daha bu yatağın içinde kendi kendimi yiyip bitirirsem, ilk kez ona karşı mahcup olacaktım.
“Kahve içip hazırlanma lüksün yok artık," diye mırıldandım kendi kendime. Kahve kokusunu kitabevinin o tozlu, huzur veren rafları arasına erteleyerek yatağın sıcaklığını bir kenara ittim. Ayaklarım soğuk parkeyle buluştuğunda vücudumdan yukarı doğru bir ürperti yayıldı. Terliklerimi ayaklarımı parke üzerinde gezdirerek aradım. Bulup giydiğimde, sanki yere daha sağlam basıyormuşum gibi sahte bir güven duygusuyla yataktan kalktım.
Sersemlemiş adımlarla odadan çıktım. Koridorun sessizliği o kadar yoğundu ki, zihnimdeki o uğultulu gürültüyle sert bir tezat oluşturuyordu. Tam banyo kapısına varıp yüzümdeki o pişmanlık izlerini soğuk suyla kazımaya niyetlenmişken, Süheyla’nın odasının kapısının aralık olduğunu fark ettim. Dün geceki o lüzumsuz, zehirli atışmamız bir film şeridi gibi zihnimden geçtiğinde, ayaklarım iradem dışında o tarafa yöneldi. İçimdeki suçluluk duygusu, bir "günaydın" ile onarılabilir miydi?
Kapıyı hafifçe tıklattım; ahşabın çıkardığı ses koridorda yankılandı.
“Günaydın.”
Cevap gelmedi. Sessizlik, odanın içinden süzülüp koridora taştı. Benimle konuşmak istemediği için ses vermiyor olabilir miydi? Bir kez daha, bu sefer biraz fazla kapıyı tıklattım. “Süsü içeride misin?” Cevap gelmeyince kapıyı biraz daha araladım ve başımı içeri doğru uzattım. Odanın kendine has o huzurlu kokusu burnuma doldu. İçerideki o hafif düzenli dağınıklık, masasının üzerine yayılmış sınav notları, sanki az önce üzerinden çıkarıp atmış gibi yatağının ucuna fırlatılmış o gri hırkası... Her şey o kadar masum, o kadar "normal" görünüyordu ki.
Ancak bir terslik vardı. Normal olmayan şey, Süsü’nün yokluğuydu. Oyununun olduğu akşamların ertesi günü, sanki tüm o sahne yorgunluğunu uykusunda eritmek istermişçesine öğlene kadar uyanmayan kız, bu saatte çoktan yatağını terk etmişti. Kaşlarım kendiliğinden çatıldı, içimi açıklanamaz bir huzursuzluk kapladı.
Benimle görüşmek istemediği için uykusundan feragat etmiş olabilir miydi?
Saçmalama Zümrüt.
Başımı hızla mutfak tarafına çevirdim: ne ocağın o tanıdık tıkırtısı ne de tezgaha çarpan bir bardağın çınlaması vardı. Ardından banyoya doğru baktım; kapı yarı aralıktı. İçeriden ne bir su sesi geliyordu ne de dışarı taşan bir buhar izi görünüyordu.
Zihnim seçenekleri hızla eledi: Provası falan mı vardı? Ya da son dakika rehberlik yapacağı bir turist grubu mu ayarlanmıştı?
Tam o sırada, koridorun sessizliğini çelik kapının kilit mekanizmasından gelen o metalik, sert anahtar sesi böldü. Başım refleksle antreye, kapıyı açan Süsü’ye çevrildi. Elinde birkaç beyaz poşet, üzerinde aceleyle geçirilmiş bir ceketle içeri giren kız, anahtarı kapıdan çekerken başını kaldırdı. Bakışlarımız havada çarpıştı. Beni orada, koridorun ortasında dikilirken görmeyi beklemiyor olacak ki omuzları hafifçe yukarı kalktı ve elindeki poşetlerin hışırtısıyla birlikte olduğu yerde irkildi.
"Ödümü patlattın!" dedi, anahtarı tuttuğu elini kalbinin üzerine götürüp derin bir nefesi dışarı boşaltırken. Gözlerindeki o anlık şaşkınlık parıltısı, yerini yavaş yavaş dünkü atışmamızın getirdiği o mesafeli soğukluğa bırakırken; elindeki poşetlerden taze ekmek kokusu yayıldı.
“Sen de benim…” diye mırıldandım, sesim henüz uykudan ve zihnimdeki gürültüden tam arınmamıştı.
Süheyla, arkasındaki çelik kapıyı yavaşça kapatıp kilitledi. Gözlerini üzerimden ayırmadan, "Korkmuş gibi durmuyorsun," dedi. Sesi ne çok sert ne de çok yumuşaktı; aramızdaki o gergin ipin üzerinde dengede yürümeye çalışıyor gibiydi. Ama en azından konuşuyordu.
“Korktum ama.”
Bu itirafım üzerine duraksadı, elindeki poşetleri mutfak tezgahına bırakmadan önce bana daha alıcı, daha dikkatli bir gözle baktı. Sanki yüzümdeki o görünmez çatlakları, gece yarısından kalma o pişmanlık izlerini okumaya çalışıyordu.
“Benimle yüz yüze gelmemek için, dün geceki kavgadan kaçmak için çekip gittiğini düşünüp korktum,” diye eklediğimde, yüzünde tuhaf bir ifade belirdi. Kaşları, söylediklerimin samimiyetini tartmak istercesine çatılmakla, bu duygusal atağım karşısında şaşkınlıkla havalanmak arasında kararsız kalmış gibiydi. Dün geceki atışmamızın üzerine bu kadar savunmasız bir giriş yapmamı beklemiyordu. Ben de beklemiyordum.
“Kaçan biri varsa, o da sensin.”
Sesi, sabahın sessizliğinde keskin bir bıçak gibi yankılandı. Bakışlarını üzerimden hızla çekti. Elindeki poşetlerin hışırtısıyla mutfağa girdi. Ben de sanki görünmez bir iple ona bağlanmışım gibi, peşinden ilerledim.
Tezgâhın başına geçti. Poşetleri bırakıp içindekileri tek tek çıkarmaya başladı. Hareketleri o kadar doğaldı ki benim içimdeki kıyametle dalga geçiyor gibiydi.
“Kaçtığım yok.”
Bu söylediğimi dünyanın en komik fıkrasını duymuş gibi hafifçe, küçümseyen bir tavırla güldü. Bu gülüş canımı yaktı. Beni ciddiye almadığını, yaşadığım o içsel sarsıntıyı sadece basit bir ‘kavga sonrası üste çıkma’ sandığını fark edince üsteledim.
“Kaçsaydım şu an burada olmazdım, değil mi?”
Sorumun ağırlığı mutfağın havasını bir anlığına değiştirdi. Çıkardığı peynir paketini tezgâha bırakıp başını yavaşça bana doğru çevirdi. Omuzları hâlâ gergindi.
“Bak, özür dilerim,” dedim. Kelimeler boğazıma diziliyordu. “Sana her şeyi anlatmam gerekiyordu, haklısın. Ama ben... Ben daha ne olduğunu, başıma neyin geldiğini bilmediğim bir şeyi sana nasıl anlatacaktım ki?”
Bu sefer sadece başını çevirmekle kalmadı, bütün bedeniyle bana doğru döndü. Sırtını tezgâha yasladı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Gözlerindeki o mesafeli bakış, yerini bir parça meraka bırakmıştı.
“Son bir haftadır kendimde değilim, farkındayım. Yapmayacağım şeyleri yapıyorum, onu da biliyorum ama inan bana bunlar, isteyerek yaptığım şeyler değil. Sana anlattığımda, bana hak vereceksin.”
Sesimdeki çaresizliği iki kelime ve buz gibi bir gerçeklik böldü. “Ne zaman?” diye sorduğunda boş bulunup “Ne ne zaman?” diye sordum. Süsü gözlerini devirerek “Ne zaman anlatmayı düşünüyorsun?” diye sordu. Sesi sabırsız ama daha çok yorgun çıkmıştı.
“Sana hak vereceğim yer ne zaman gelecek?”
Titrek bir nefes aldım, göğsümün daraldığını hissettim. Eğer o parti ve sonrasında yaşananları biraz daha saklamaya devam edersem en yakın arkadaşımı kaybedecektim. Ama şu anda, o karmaşayı en baştan anlatacak ne vaktim ne de dermanım vardı. Üstelik dün geceki patlamadan sonra, bu meseleyi üç beş kelimeyle geçiştirmek Süheyla’ya yapılacak en büyük hakaretti.
“Akşam oyunun var mı?”
Başını yavaşça 'evet' anlamında salladı. Bakışlarındaki "Yine mi erteliyorsun?" imasını görmemek imkansızdı. Kahretsin, bu gerçekten kötü olmuştu. Tiyatrodan çıktığında yorgun olacaktı, benimse akşama kadar zihnim kim bilir ne savaşlar verecekti.
“Şu anda oturup sana kahvaltı eşliğinde içimi dökmeyi, her şeyi tek tek anlatmayı çok isterdim,” derken gerçekten de o anki en samimi dileğim buydu. “Ama Kemal Amca’ya yeni kitabı için yardım edeceğime söz verdim. Büyük ihtimalle çoktan kitabevine gitmiştir ve beni bekliyordur.”
Süheyla’nın gözlerinde bir anlığına beliren o yumuşama, "Kemal Amca" ismini duyunca biraz daha belirginleşti ama yine de iç rahatlatıcı bir ifade değildi. Kollarını yavaşça çözdü ve yüzündeki o sorgulayıcı ifadeyi saklamak istercesine tekrar tezgâha doğru döndü. “Tamam, o zaman daha fazla Kemal Amca’yı bekletme,” dedi. Sesi düzdü, duygudan arındırılmıştı. Bu kısa cümle, sadece bir izin değil, aynı zamanda aramıza ördüğü o görünmez duvarın bir tuğlası gibiydi. Bu söylediğimi gerçekten geçerli bir sebep olarak mı görmüştü, yoksa her zamanki kaçışlarımdan biri sanıp pes mi etmişti? Bu belirsizlik, midedeki pişmanlık tortusunu daha da ağırlaştırdı.
“Arayıp geç geleceğimi haber verebilirim,” dedim, bir anlık kararlılıkla. Aslında şu an Kemal Amca’nın o huzurlu dükkanına sığınmaya her şeyden çok ihtiyacım vardı ama Süheyla’yı bu halde bırakıp gitmek, aramızdaki bağı geri dönülemez bir şekilde koparacakmış gibi geliyordu.
Süheyla, boş poşetleri hışırtılar eşliğinde poşetliğimize yerleştirmeye başladı. O hışırtı, mutfağın sessizliğinde gereğinden fazla gürültülü bir yankı yapıyordu. Elindeki işi bitirmeden, arkası dönük bir şekilde “Söz vermişsin. Ayıp olur,” dedi. “Gece geldiğimde uyumamış olursan konuşuruz.”
“Emin misin?”
Omzunun üzerinden bana doğru bakan Süheyla, yüzüne milimetrik bir tebessüm yerleştirdi. Bu, bir mutluluk belirtisinden ziyade, kırgınlığını ve yorgunluğunu örten profesyonel bir maske gibiydi; sahnede büründüğü o rollerden biriydi sanki. Başını bir kez, itiraza yer bırakmayacak bir kesinlikle 'evet' anlamında salladı.
“Hadi git hazırlan,” derken sesi kulağıma daha yumuşak gelmeye başlamıştı. “Kemal Amca’nın dakiklik konusunda ne kadar hassas olduğunu biliyorsun. Akşam görüşürüz.”
**-**
Odaya girdiğimde, yıllardır içgüdüsel bir refleksle yaptığım şeyi yapmayı düşündüm: görünmez olmak. Kimsenin dönüp ikinci kez bakmayacağı, akılda kalmayacak bir şeyler giymeliydim: bir kot, basit bir kazak. Ne fazla soru sorduran ne de cevap vermek zorunda bırakan türden bir şeyler…
Elim gardırobun içinde o tanıdık güvenli bölgeye uzanmıştı ki zihnimde ansızın bir şimşek çaktı. Buğra dün akşam annesinde kalmıştı. Saat henüz çok erkendi. Yani… büyük ihtimalle hâlâ oradaydı.
Bu ihtimal, düşünceden çok bedensel bir tepki yarattı; karnıma giren ani bir kramp, nefesimi yarım saniyeliğine kesmişti. Onunla evden çıkarken karşılaşabilirdik. Kapı önünde, sokak başında, belki yine Köşe Lambası Kitapevinde… Nedenini tam olarak açıklayamıyordum ama içimde, onun karşısına ‘rastgele’ çıkmamak gibi tuhaf bir istek kabardı.
Daha özenli… Daha fark edilir… Belki de daha cesur.
Duraksadım. Saatin tik takları hızlanmış gibiydi. Zaman daralıyordu ama bu dağınıklıkla da artık çıkamazdım. Banyoya doğru iki adım attım. Sonra durup pijamamın yakasını hafifçe çekiştirerek kendimi kokladım. Kötü kokmuyordum. Yine de daha güzel koksam fena olmazdı. Fakat sıcak suyun altına girip dakikalarca kalma lüksüm yoktu. Bir de üzerine, kurudukça daha da kabaran kıvırcık saçlarla boğuşmak…
Hayır. Bugün risk alamazdım. Yoğun bir parfüm bugünü kurtarırdı. Fakat o gece kullandığımın aynısı olmazdı. Of! Süsü’nün parfüm koleksiyonu bugün için bana sponsor olur muydu?
Neyse… Bunu düşünmeyi sonraya bırakarak gardırobun önüne geçtim. Elbiseleri, bluzları, etekleri tek tek elimle tararken aslında ne aradığımı tam olarak bilmiyordum. Bildiğim tek şey, giyeceğim kıyafetlerin ‘sıradan’ olmaması gerektiğiydi. Parmaklarım bir kumaşa takıldığında durdum. Siyah, yumuşak ve pürüzsüz; derin yırtmaçlı bir etek. Hem mesafeli hem de meydan okuyan bir parça…
Üzerine, kontrast yaratacak şekilde beyaz, delikli, örme bir üst seçtim. İçine giyeceğim siyah kropla hem fazla bir şey söylemeyecektim hem de saklamayacaktım…
Mart için seçtiklerim pek uygun sayılmazdı ama üzerime aldığım kaban üşüme ihtimalimi ortadan kaldırırdı. Ya kapı önünde ya da sokakta karşılaşırsak? Ah… Önümü kapatmadan gezsem iyi olacaktı.
Üzerimdekilerden kurtulmam ve yerine yaptığım kombini giymem beş dakikamı bile almadı. Boy aynasının karşısında kıyafetlerimin üzerimdeki duruşunu incelerken yüzümdeki gözlük nedense fazlalık gelmişti.
“Çıkarsam ne olurdu?” diye düşünürken buldum kendimi.
Zihnim hızla o geceye, Buğra ile olan anlara gitti. Kalbim gümbür gümbür çarpıyor, bacaklarımın arası arsızca sızlıyordu. Şu an düşünmem gereken şey arzular değildi. Kimliğimin ifşalanma ihtimaliydi. O gece bakışlarımı kahverengi lenslerin ardına gizlemiş, bambaşka bir kimliğe bürünmüştüm. Acaba gözlükleri çıkarınca ona yine o 'Kedi Kadın' imajını çağrıştırır mıydım? Yoksa şeffaf lenslerimin arkasına sakladığım yeşil gözlerim… beni Kedi Kadın’ın gölgesinden bile uzaklaştırır mıydı?
Gözlüklerimi masanın üzerine bıraktığımda, onlarla birlikte son savunma hattımı da terk etmiş gibi hissettim. Bu delice bir karardı ama geri dönüşü yoktu. Parmaklarımın usta manevralarıyla şeffaf lenslerimi yerleştirdim; artık dünya daha net, bakışlarım ise daha çıplaktı.
Aynanın karşısına geçtiğimde, o çok sevdiğim ‘doğal’ oyunumu oynamaya başladım. Fırçalarım tenimde bir cerrah titizliğiyle dolaşırken, fondötenin dokunmasına izin vermediğim tek bir yer vardı: Çillerim. Onlar, yüzüme serpilmiş minik yıldız haritaları gibiydi. Bir tek o gece, o yabancı kimliğe büründüğümde onları ağır bir makyajın altına hapsetmiştim; sırf tanınmayayım diye. Yoksa onları çok seviyordum ve saklamak en son isteğim bile değildi.
Bu sefer oyunun kuralları farklıydı.
Gözlerimdeki o puslu yeşili ortaya çıkarmak için toprak tonlarına sığındım. Far fırçası göz kapaklarımda belli belirsiz gölgeler yaratırken, kirpiklerimi tek tek ayırıp gökyüzüne doğru uzattım. Bakışlarım artık sadece görmek için değil, iz bırakmak içindi.
Yanaklarıma ve dudaklarıma sürdüğüm kızıllık ise bir makyajdan ziyade bir hikâye gibiydi; dışarıdaki sert rüzgâra karşı yürümüş, hafifçe üşümüş ama canlı kalmış bir kadının taze görüntüsü... Her şey tam da olması gerektiği kadardı: Ne eksik ne de abartılı.
Sıra o ehlileşmez kızıl dalgalara geldiğinde, maşanın ısısıyla onları bir nebze olsun yatıştırdım. Tamamen dizginlemek imkansızdı. Belki de ruhumun o ele avuca sığmaz tarafını temsil ettikleri için öylece kalmalıydılar. Biraz sakinleşmiş ama hâlâ hırçın duran buklelerimi omuzlarımdan geriye attım.
Makyajım ve saçım bittiğinde, masanın üzerindeki takı kutuma uzandım. Parmaklarım, metalin ve taşların arasında kısa bir yolculuğa çıktı. Abartıdan kaçınmalıydım; bu yüzden kulağıma sadece ışığı yakaladığında parlayan, belli belirsiz bir çift küpe taktım. Ardından karakterimin bir parçası haline gelen eklem yüzüklerimi parmaklarıma geçirdim. Metalin soğukluğu tenime değdiğinde hazırlığım tamamlanmıştı.
Aynadaki kadın; hem Zümrüt gibi doğal hem de Kedi Kadın kadar iddialıydı.
Hazırlığımın verdiği o tuhaf özgüvenle çantamı omuzuma asıp bilgisayarımı koltuğumun altına sıkıştırdım. Odadan çıktığımda, evin koridoruna yayılan taze çay ve kızarmış ekmek kokusu beni karşıladı. Süheyla salonda, sabahın mahmurluğuyla yayılmış kahvaltısını yapıyordu. Beni gördüğünde elindeki çatal havada asılı kaldı. Bakışları ayaklarımdan saçlarıma kadar ağır ağır tırmandı. Ne düşündüğünü biliyordum ve o beni soru yağmuruna tutmadan önce “Parfümlerinden birini kullanabilir miyim?” diye sordum.
Süheyla, ağzındaki lokmayı yutmadan önce beni bir süre daha süzdü. Kaşları merakla havalanmıştı; normalde tek bir kokuyla yetinen benim, onun iddialı koleksiyonuna göz dikmeme şaşırmıştı.
“Kullan tabi de… Hayrola?”
Sesindeki bu durumu garipsediğini belli eden tonu saklama gereği duymamıştı. “Benimki bitti,” diyerek basit bir yalan söyledim. “Yıkanma fırsatı da bulamadım. O yüzden biraz olsun kokumu bastırayım diyorum.” Eh… bu yalan sayılmazdı.
Süsü’nün yüz ifadesindeki mutlak şaşkınlık yanaklarımı daha da kızarttı. “Tabi… Kemal Amca’yla koklaşırsınız falan,” dediğinde zihnimde o görüntü canlandı ve yerin dibine girmek istedim. “İstediğini kullan,” diyerek beni azat edince oyalanmadan Süsü’nün odasına daldım.
Şifonyerinin üzeri sanki küçük bir kozmetik dükkanı gibiydi. Aynanın önünde dizili, her biri ayrı bir karakteri temsil eden on tane parfüm şişesi bana bakıyordu. Bazıları çiçeksi ve çocuksu, bazıları ise ağır ve mesafeliydi.
Gözlerimi şişelerin üzerinde gezdirdim. Sonunda, koyu renkli camı ve altın sarısı kapağıyla dikkat çeken o en sert, en ‘ben buradayım’ diyen şişeyi seçtim. Kapağını açtığımda odaya yayılan koku; baharatlı, hafif oryantal ve kesinlikle unutulmazdı. Şişeyi elime alırken tereddüt etmedim. Onu adeta bir savaş boyası, görünmez bir çelik yelek kuşanıyormuşçasına her yanıma cömertçe sıktım. Nabzımın attığı boyun çukuruma, bileklerime ve havaya savurduğum kızıl saçlarımın tellerine...
Kokunun yarattığı o ağır ve büyüleyici bulutun tam merkezinde durup gözlerimi sıkıca kapattım. Ciğerlerime çektiğim koku yabancıydı. Ben gibi kokmuyordum. Tenimden yükselen bu yeni kimlik, bildiğim Zümrüt’ü tamamen gölgede bırakmıştı. İstediğim gerçekten bu muydu, emin değildim. Ancak o an hissettiğim tek bir şey vardı: Bu koku, gerçek beni saklayan en güvenli limandı. Kimse bu kadar baskın bir kokunun altında, Kedi Kadın’ı arayamazdı.
Odadan çıktığımda Süsü’nün salon kapısının eşiğinde beklediğini gördüm. “Kemal Amca ile buluşacaksın değil mi?” diye sorarken eşiğe yaslanmış, kollarını göğsünün üzerinde bağlamıştı.
“Evet,” derken askılıktan kabanımı kaptım. Bilgisayarımı antredeki dolabın üzerine bıraktım. Çantamı omzuma daha sıkı yerleştirip tek tek ayakkabılarımı ayağıma geçirdim.
“Akşam için bol şans.”
Bilgisayarımı tekrar kolumun altına sıkıştırdım. Süsü’nün yanağından öptüm ve dış kapıyı açtım. Tam dışarı adım atarken “Gece içinde sana,” dediğini duydum ama duymazdan gelerek arkamdan kapıyı kapattım.
Apartman boşluğuna çıktığımda kabanımı giymedim; onu sadece kolumun üzerine attım. Merdivenlerden aşağı inerken topuklarımın çıkardığı yankı, binanın sessizliğinde ritmik bir nabız gibi atıyordu.
Apartmanın demir kapısını açıp sokağa adım attığım an, sabahın o insafsız serinliği bir tokat gibi yüzüme çarptı. Tenime sızan soğuk, ruhuma kadar beni titretirken bu sarsılmaya ihtiyacım olduğunu hissettim. Sert bir nefes aldım; akciğerlerime dolan soğuk hava, üzerimdeki ağır ve yabancı parfüm kokusuyla birleşti.
Gözlerim, sanki kendi kendine komut almış gibi hemen karşıdaki bahçeli eve kaydı. Adımlarım yavaşladı. Bakışlarım, evin pencerelerinde, bahçe kapısında, hatta rüzgârda kıpırdayan yaprakların arasında hırsla dolaştı. En ufak bir silüet, perdenin arkasında bir kıpırtı, belki de bahçeye dökülmüş bir sabah uykusuzluğu izi aradım.
Yoktu.
Aradığımı bulamamanın verdiği o keskin hayal kırıklığı, sabah ayazından daha fazla üşüttü beni. Suratım asıldı, dudaklarım düz bir çizgi halini aldı. Beklemenin beyhude olduğunu anlayınca, kolumdaki kabanı hırsla omuzlarıma geçirdim. Önümü iliklerken kendimi o kalın kumaşın ve yabancı kokunun içine hapsettim. Başımı dikleştirip, bakışlarımı karşı evden zorla kopararak yola koyuldum.
Kitapevine gelene kadar durmamış ama bir yandan da her an bir yerden Buğra çıkabilirmiş gibi havalı bir şekilde yürümeye çalışmıştım.
Yol bittiğinde, karşımda sadece kitabevinin tanıdık, eski tabelasını buldum. Ne bir karşılaşma yaşanmıştı ne de o çok beklediğim tesadüf gerçekleşmişti. Sokaklar, benim bu ince ince hesaplanmış adımlarıma kayıtsız kalmıştı.
Kendi kendime gelin güvey olmanın verdiği o buruk, kekremsi tat boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Az önce sokakları podyuma çeviren o iddialı kadının omuzları, görünmez bir el dokunmuş gibi hafifçe düştü. Suratım, içindeki hevesi kaçmış bir balonun sönmesi gibi aniden asıldı. Bütün o hazırlık, o keskin parfüm ve aynadaki o meydan okuyan bakış... Hepsi sadece sabah rüzgarına emanet edilmişti.
Kitabevinin kapısına ulaştığımda, içimdeki üşümeyi dindirmek istercesine kabanımı üzerime daha sıkı sardım. Cam kapıyı itip içeri adım attığım an, tepedeki o tanıdık küçük zil tiz ve keskin bir sesle çınladı. Bu ses, kitabevinin yıllanmış kâğıt, toz ve huzur kokan sessizliğini soğuk bir bıçak gibi tam ortasından ikiye bölmüştü.
Kemal Amca, o değişmez köşesinde, emektar daktilosunun başında zamana meydan okuyan bir heykel gibi oturuyordu. Bakışları önündeki kâğıda çakılıydı; belli ki düşüncelerinin içinden hâlâ çıkamamıştı. Ancak kapıdaki zilin sesiyle birlikte ağır ağır başını kaldırdı. Gözlüklerinin üzerinden bana baktığında, o yaşlı ve yorgun gözlerinin bir anlığına çocuksu bir merakla parladığına yemin edebilirdim.
O sırada arka rafların loşluğu içinde kitapları düzenleyen Doruk da sese doğru döndü. Beni gördüğü anda yüzündeki o sıradan ifade, yerini çarpıcı bir şaşkınlığa bıraktı. Elindeki kitapları rafın kenarına öylece, neredeyse düşürecekmiş gibi bıraktı. Adımları benden bağımsız bir şekilde bana doğru yönelirken, beni hayatında ilk kez gerçekten görüyormuş, daha önce baktığı her an yanılmış gibi süzdü. Eh haksız da sayılmazdı; beni burada her gördüğünde, kıvırcık ve gözlüklü bir kadın olarak fazlasıyla salaş görünüyor olmalıydım.
"Günaydın," dedim; sesim, beklediğimden daha cılız ama kararlı çıkmıştı.
İkisi de sanki büyü bozulmuş gibi aynı anda, bir koro sessizliğiyle "Günaydın," diye karşılık verdiler. Doruk, aramızdaki mesafeyi kapatmak ister gibi birkaç adım daha öne çıktı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, sesindeki o saf hayranlığı gizleyemeyerek “Sabahın bu saati için... çok güzelsin,” dedi. Bu cümle, az önce sokakta hissettiğim o hüsran dolu boşluğu bir nebze olsun doldurur gibi oldu. Kemal Amca’nın daktilosunun başında hafifçe gülümsemesi ve Doruk’un bu beklenmedik dürüstlüğü, kuşanmış olduğum bu yeni karakterin ilk sınavını başarıyla geçtiğinin kanıtıydı.
“Teşekkür ederim. Bugün önemli bir toplantım var. Biraz özenmek istedim.”
Bu sözümün üzerine Kemal Amca, masasına tutunarak ağır ağır ayağa kalktı. Yüzünde, o eski zaman filmlerinden fırlamış, zarif bir tebessüm belirdi. Hafifçe başını öne eğerek, “Onur duydum evladım,” dedi. Onun bu sarsılmaz İstanbul beyefendisi tavırları, sabahın tüm gerginliğini bir anlığına dağıtarak yüzümde samimi bir gülümseme açtırdı.
Tam kabanımın düğmelerini çözmeye başlamıştım ki Doruk “Parfümünü mü değiştirdin?” diye sordu. Elim duraksadı, kaşlarımı hafifçe çatarak ona baktım. İçimden bir ses “Benim nasıl koktuğumu biliyor muydu?” diye sordu. Bu kadar dikkatli olması, aramızdaki o mesafeli arkadaşlığın sınırlarını sessizce ihlal etmiş gibi hissettirdi. Yine de sert bir tepki vermek yerine “Bitmişti. Süheyla’nınkini kullandım,” dedim, sesime yapay bir rahatlık katarak.
“Vay be… Fark edeceğini hiç düşünmemiştim.”
“Ettim,” dedi Doruk, başını hafifçe yana eğip kendiyle gurur duyuyormuş gibi bir gülümsemeyi yüzüne yerleştirerek. “Sen toplantına geç kalma hadi, kahveni hemen getiriyorum,” deyip göz kırptı. Gülümseyerek teşekkür ettim.
O, mutfak kısmına doğru heyecanlı adımlarla ilerlerken ben de kabanımı omuzlarımdan düşürdüm. “Tekrar günaydın Kemal Amca. Nasılsın?” diye sorarken kabanımı yanındaki boş sandalyenin sırt kısmına astım.
“Hala daktilonla aranda sert bir rüzgâr esiyor gibi gördüm seni.”
Çantamı da o sandalyeye bıraktıktan sonra başka bir sandalye çekerek oturdum. Omuzlarım gevşemiş olsa da zihnim tetikteydi. Bilgisayarımı masanın üzerine bıraktım; kapağını açtığımda çıkan o hafif fan sesi, daktilonun durgunluğuyla yarışmaya başladı.
“Zamanla yarışıyoruz Zümrüt kızım,” dedi Kemal Amca, daktilosunun kağıdını hafifçe düzelterek. “Kelimeler bazen bir kuş gibi avucumdan kaçıyor, bazen de bir taş gibi göğsüme oturuyor. Bugün, o taşlardan birini kıracağız hazır mısın?”
Gülümseyerek “Hiç bu kadar hazır olmamıştım,” dedim. Tam o sırada Doruk, elinde dumanı tüten kupayla yanımızda belirdi. Taze kahvenin kokusu bile beni harekete geçirecek kadar güçlüydü. “Sade ve sıcak, tam istediğin gibi,” diyerek kupayı bilgisayarımın yanına, kağıtların arasına dikkatlice bıraktı. Ardından hafifçe eğilip, “Kahvaltı yaptın mı?” diye sordu. Parmaklarım, porselen kupanın sıcaklığını bir sığınak gibi kavrarken, “Şimdi yapacağım,” diyerek derin bir yudum aldım. Kemal Amca babacan bir tavırla araya girerek “Sadece kahveyle olmaz,” dedi.
“Doruk sen bize bir şeyler getir.”
“Annem birazdan sıcak poğaça ve kurabiye getirecek Kemal Amca. Dünden kalanları size vermeyeyim, biraz bekleyin,” dedi Doruk, gözü kapıya kayarak.
Tam o sırada, kitabevinin kapısındaki o küçük zil, bu kez her zamankinden daha yüksek, daha yankılı çınladı. Zamanlaması için Mualla Teyze’yi içimden tebrik etmeye hazırlanarak geriye döndüm. "Hoş geldin Mualla Tey..." diyecektim ki, kelimeler boğazımda asılı kaldı.
İçeri giren Mualla Teyze değildi. İlk başta, taş çatlasın on yaşlarında, uzun, düz, doğal sarı olduğu her halinden belli olan saçları omuzlarına dökülen, kabanının içinden gözüken çiçekli elbisesiyle fazlasıyla sevimli duran küçük bir kız çocuğu kapıda belirdi. Ancak o kızı gördüğüm an kanımın çekildiğini hissettim; gözleri... O gözler, hafızamın en kuytu köşesine kazınmış olan o bakışların aynısıydı. Fazlasıyla tanıdık, fazlasıyla derindi.
Ve sonra, hemen peşinden o girdi.
Varlığı, kitabevindeki binlerce kitabın ağırlığını bastıracak kadar güçlüydü. İçeri girdiği an, taze kahve kokusu da Kemal Amca’nın daktilo tıkırtısı da Doruk’un varlığı da silinip gitti. Sadece o kaldı.
Buğra...
Yorumlar
Yorum Gönder