Yarasa ve Kedi - 17. Bölüm
BUĞRA
“Aa… Bu çocuk burada mı uyumuş?”
Bölük pörçük uykulara esir olan, her saati ayrı bir kabusla bölünen o ağır gecenin ardından duyduğum ses, zihnimin tozlu raflarından süzülüp gelmiş gibiydi. Öylesine yabancı, öylesine uzaktı ki... Bir an için hala rüyanın o puslu labirentlerinde kaybolduğumu sandım. Bu ses, gerçek olamayacak kadar geçmişte, hatıralarımın en dokunulmaz köşesinde kalmıştı.
“Buğra.”
Annemin sesi, tam yanı başımda bir meltem gibi esince içimdeki tüm savunma mekanizmaları birer birer çöktü. Annemin sesi, tam yanı başımda bir meltem gibi esince içimdeki tüm savunma mekanizmaları birer birer çöktü. Yıllardır bir zırh gibi kuşandığım o sert, umursamaz ve kendi kendine yeten adam maskesi, bir ses tınısıyla ayağımın altından kayıp gitti. Bir anda zaman kırıldı; 30'lu yaşlarımın ağırlığından sıyrılıp dizleri yara bere içinde eve koşan o küçük çocuğa dönmüştüm sanki.
“Oğlum…”
Saçlarımın arasında dolaşan parmakları, öyle yumuşak, öyle beklentisizdi ki… Şefkatin bu kadar somut, bu kadar fiziksel bir ihtiyaç olduğunu şu an, tam da bu koltuğun köşesinde fark ediyordum. Ruhumun derinlerinde bir yerlerde biriken o tozlu özlem, her bir parmak hareketiyle gün yüzüne çıkıyordu.
Bu dokunuşa o kadar uzaktım ki, gözlerimi açarsam bu büyülü anın bozulmasından, tekrar sorumluluklar ile dolu dünyaya adım atmaktan ölesiyle korkuyordum. Gerçekliğin soğukluğuyla yüzleşmektense, bu yanılsamanın sıcak kucağında bir ömür geçirebilirdim. Bu yüzden nefesimi bile düzene sokmaya çalışarak, uykuyla uyanıklık arasındaki o dar koridorda asılı kaldım; sırf bu büyülü an biraz daha uzasın, o şefkat biraz daha içime işlesin diye bir süre daha gözlerimi sımsıkı kapalı tuttum.
“Ah oğlum ah… Üstünü de örtmemişsin. Her yanın tutulmuştur.”
Annemin sızlayan sesiyle birlikte zihnimin bulanıklığı dağılmaya başladı. Parçaları birleştirmeye çalıştım. En son verandadaydım; gökyüzü zifiri karanlıktı ve ekranımın ışığı yüzümü aydınlatıyordu. Kedi Kadın ile konuşuyorduk. Dakikalar, beklediğim o tek bir bildirim sesi gelmeksizin akıp gitmişti. Üşüdüğümü hissedince telefonun soğuk metalini avucumda sıkarak salona geçtiğimi, koltuğun ucuna iliştiğimi hatırlıyordum. Görünüşe bakılırsa, o cevapsız mesajın hayaliyle sızıp kalmıştım.
“Hasta olmasan bari…”
Ağırlaşmış kirpiklerimi yavaşça araladım. Gün ışığı görüşüme sızarken, annem uyandığımı fark ettiği an o mucizevi elini hızla saçlarımdan çekti. Sanki o şefkati göstermek için benim uykuda olmamı beklemiş gibi, bir anlık bir çekingenlik geçti gözlerinden. Hemen ardından o bildik, korumacı sitemine geri döndü.
"Oğlum, ablanın odasını sana hazırladığımı söyledim ya... Neden burada, bu daracık koltukta uyudun? Bak, her yanın kaskatı kesilmiştir şimdi."
“Sana da günaydın anne,” diyerek, üzerimdeki o ağır uyuşukluğu tek hamlede silkelemeye çalışıp yattığım yerden doğruldum. Sesim, henüz uykunun pürüzlerinden arınmamış, çatallı bir tonda çıkmıştı.
Annemin yüzündeki o her bir çizgisi endişeyle derinleşmiş çehresini incelerken, gözlerim gayriihtiyari koltuğun kenarında, cansız bir metal parçası gibi duran telefonuma kaydı. Ekran, zifiri bir karanlığa gömülmüştü. Tek bir ışık hüzmesi, tek bir bildirim simgesi bile yoktu. O mesajın ardından sessizliğe gömülmesi garipti. Belki de bu onun oyunuydu; varlığıyla büyüleyip yokluğuyla cezalandırarak benden geçen gün için aldığı sessiz bir öçtü.
Ve kahretsin ki, annem her zamanki gibi haklı çıkmanın o gizli gururunu taşıyordu. Boynumun sağ tarafına, tam omuriliğimle birleştiği noktaya sanki paslı bir çivi çakılmıştı. Yanlış pozisyonda, bekleyişin getirdiği o gergin kasılmayla geçen saatler, şimdi faturasını ağır bir sancıyla kesiyordu.
Başımı hafifçe sola çevirmeye yeltendim ama acı bir elektrik akımı gibi omuzlarıma yayıldı. Annemin radarları her an üzerimdeydi; eğer bu sızıyı tek bir mimikle bile ele verirsem, bitmek bilmeyen söylenmelerine o meşhur "koca karı ilaçları" ve keskin kokulu merhemleri eşlik edecekti.
Sırtımı dikleştirip, yüzüme "hiçbir şeyim yok" maskesini takındım. Acıyı genzime gömdüm, kaslarımı serbest bırakmaya zorladım. Mümkün olduğunca tepkisiz kalmalı, bu fiziksel tutulmayı annemin şifalı ama dırdırlı ellerine teslim etmemeliydim.
“Aa...”
Annem, koltuğun yanından uzaklaşıp pencereye doğru birkaç adım attı. Tül perdeyi parmak uçlarıyla, sanki yasak bir şeyi izliyormuşuz gibi hafifçe aralayıp dışarıyı süzerken, sesindeki o merak dolu tını odanın sabah sessizliğini bir cam gibi kırdı.
“Zümrüt mü o?”
O an, ne boynumdaki o saplantılı ağrı kaldı zihnimde ne de telefonun o sinir bozucu karanlık ekranı... Her şeyi bir kenara bırakıp büyük bir boş bulunmuşlukla arkamı döndüm. Ani refleksim, boyun kaslarımın "dur" ihtarına uymadı; sağ yanıma sanki kızgın bir bıçak saplandı. Acıyı dişlerimin arasından süzülen bir nefesle bastırıp yüzümü buruşturmamaya ant içerek gözlerimi annemin işaret ettiği noktaya diktim.
Gerçekten o muydu?
Bahçe duvarının üzerinden sadece bir silüet seçiliyordu ama gördüğüm kadın, hafızamdaki Zümrüt’ten fazlasıyla uzaktı. O imza niteliğindeki asi kıvırcık saçlarından eser yoktu; düzleşmiş, itaatkâr bir forma girmişlerdi. Üzerinde bir kaban bile yoktu. Dışarıdaki keskin ayaza rağmen, alışılmışın dışında, hatta fazlasıyla... açık giyinmişti. Bu görüntü, onun o her şeyi reddeden, "ben buyum" diyen tarzıyla taban tabana zıttı. Bir insan bir gecede kabuk değiştirebilir miydi? Belki de ajansta dikkat çekmemek için giydiği o sıradan kıyafetler sadece bir kamuflajdı. Belki de gerçek Zümrüt, tam da şu an bahçe duvarının ardında gördüğüm bu iddialı kadındı.
Peki, nereye gidiyordu? Hafızamın tozlu çekmecelerinden biri aniden açıldı: Bugün Kemal Amca ile buluşacaktı. Doruk’un kitapevinde... Zihnimde şimşekler çaktı. Doruk için miydi bu özen? Onun o etkileyici bakışlarını üzerine çekmek için mi bu kadar "farklı" görünmek istemişti?
Peki, bundan bana neydi?
“İlgini çekti bakıyorum,” diyen annemin sesiyle irkildim. Gözlerindeki o muzip ama sorgulayıcı bakışın ne zamandır üzerimde olduğunu bilmiyordum. Yakalanmış olmanın verdiği o çocuksu telaşla, düşündüğü gibi bir şey olmadığını kanıtlamak istercesine hızla önüme döndüm. Fakat zihnim bir türlü sakinleşmiyordu. Doruk ile Zümrüt’ün yan yana gelmiş halleri, sinematik bir kare gibi gözümün önünden geçti. Zümrüt kadar zeki, doğal ve derin bir kadının hayatında kimsenin olmaması zaten bir mucize olurdu ama... Doruk gerçekten onun dengi miydi?
Ah... Lanet olsun, gerçekten bundan bana neydi?!
“Arven uyandı mı?”
Kendi zihnimin yarattığı bu saçma sapan merak – kıskançlık kesinlikle değil- sarmalından kurtulmak için kızımı bir kalkan gibi öne sürdüm. Bu hamlem aslında acınasıydı ama o an için en güvenli limandı.
“Uyandı. Tuvaletteydi en son,” dedi annem, sesindeki o imalı tonu bir kenara bırakıp normale dönerek. Saatime baktım. Piyano dersine daha koca bir beş saat vardı. Ama bu beş saati, zihnimde Zümrüt ve Doruk'un hayaliyle, annemin sorgulayan bakışları altında bu evde geçirmek, boyun ağrımdan çok daha sancılı olacaktı.
“Arven’e hazırlanmasını söyler misin?”
Sesimdeki aceleci ton, az önceki dalgınlığımın üzerini örtmek için seçtiğim bir kalkandı. Annem, perdelerin arasından dışarıyı, o bahçe duvarının uzağını süzmeyi bırakıp yüzüme şüpheyle baktı. Bakışlarımı ondan kaçırıp telefonumla oynuyormuş gibi yaparken, “Piyano dersi var bugün. Önce eve gidip eşyalarını alacak, sonra kursa geçeceğiz. Gecikmeyelim,” diye ekledim.
Annemin kaşları, söylediklerimin mantıksızlığını ölçercesine hayretle yukarı kalktı. Elini beline koyup o meşhur mutfak otoritesi tavrıyla “Ne dersi ne acele bu oğlum? Daha kahvaltı bile etmediniz,” diyerek sitem etti. “Çay demleniyor şurada. Arven dün akşam benden özellikle hamur kızartması istemişti; malzemeleri çıkardım, hamuru yoğuracaktım. Öyle aç karnına, uykulu uykulu derse falan gönderemem kuzucuğumu.”
“Günaydın babacığım.”
Tam o sırada, açık olan kapıdan içeri süzülen Arven, uykunun mahmurluğunu üzerinden atmış, taze bir enerjiyle odaya girmişti. ‘Uykulu uykulu’ sınavından geçmiştik.
“Nasılsın güzel kızım? Rahat uyuyabildin mi?” diye sorarak hemen yanına gittim ve onu güvenli kollarımın arasına aldım. Başımı eğdiğimde boynumdaki ağrı yeniden kendini hatırlattı ama kızımın saçlarının tam tepesine, o bildik huzur kokan noktaya derin bir öpücük kondururken her şeyi unuttum.
“Sabahın köründe öten o horozun uykumun en tatlı yerini bölmesi dışında gayet rahattı,” dedi, yüzünde hafif bir muziplikle. Şehrin gürültüsünden uzak yaşamdan sonra buradaki köy hayatı andıran doğal çalar saat onu biraz şaşırtmış gibiydi.
“Babaanne horoz beslemek zorunda mısın?”
“Yumurtamız nasıl olacak sonra?” diye sordu annem, ellerini iki yana açarak. “Siz o marketlerden aldığınız plastik tadındaki yumurtalara alışmışsınız ama o sarı sarı, mis gibi köy yumurtasının sırrı o horozun sabahki mesaisinde saklı.”
Arven yüzünü buruşturup muzip bir tavırla bana baktı. “Baba, bence yumurtanın tadı ile horozun sabahın beşinde çığlık atması arasında hiçbir bilimsel bağ yok. Bence o horoz sadece bizi uyandırmaktan sadistçe bir zevk alıyor.”
Kızımın bu yerinde tespitine gülümseyerek saçlarını okşadım. “Hazırsan çıkalım mı artık?” diye sorduğumda, gözlerini kaldırıp doğrudan benimkilere dikti.
“Gidiyor muyuz?”
Sesinde hem bir merak hem de hafif bir heyecan vardı. Sesinde hem bir merak hem de hafif bir heyecan vardı. Sanki evdeki bu boğucu havadan o da kendi payına düşeni almıştı. Onaylayan bir mırıltı çıkardıktan sonra, “Tuvalete gideyim, sonra hemen çıkalım tatlım,” dedim. Sesimdeki o sabırsızlığı gizlemeye çalışıyordum ama başarılı olduğumdan emin değildim.
“Hiçbir yere gidemezsiniz!”
Annem ortaya atıldı. “Torunumla beraber güzel bir hafta sonu kahvaltı yapacağız. Değil mi birtanem?” Kızım, bakışlarını kararsızca benden babaannesine çevirdi. Arven, yaşına göre fazlasıyla gelişmiş o keskin sezgileriyle odadaki havayı bir saniyede solumuştu bile. Bakışlarımın arkasındaki o kaçış isteğini, boynumdaki kaskatı kesilmiş gerginliği ve az önce pencere önünde Zümrüt’ün silüetini ararken takındığım o huzursuz bekleyişi hissetmiş gibiydi. “Şey… Biz öyle konuşmuştuk aslında ama,” derken bana baktı. O anki bakışı, bir çocuktan ziyade her şeyi anlayan bir dostun bakışıydı; sanki sessizce ‘Tamam baba, seni bu durumdan kurtaracağım’ diyordu.
O küçük yaşına rağmen sergilediği bu fedakârca olgunluk, kalbimde ince bir sızıya sebep oldu. “Gitsek iyi olur babaanne,” diye devam etti, sesini babasının kararına omuz veren, sarsılmaz bir tonda sabitleyerek.
“Bugün piyano dersim var ve dersten önce çalışmam gereken bir parça var. Kahvaltıyı başka zaman yaparız.”
Ah… Konuşmadan, sadece bir bakışla aynı ortak bahaneye tutunmak… Bu zekâ, bu sezgi ve bu sessiz ittifak ruhu… Bu güzellik kesinlikle benim kızımdı.
“Tamam işte. Daha vaktiniz varmış.” Tabii ki annem de boş değildi; her cümleden kendine bir zafer payı çıkarmayı meslek edinmişti. Anında detaylardan istediği sonucu çekip almıştı.
“Kahvaltı yapalım, öyle gidin. Sen çalışmışsındır o parçayı. Ben bilirim.”
"Anne, lütfen..." dedim, sesimi dirençle yumuşaklık arasındaki o ince çizgide tutarak. “Gece burada kalmasaydık, şu anda böyle bir sorunumuz olmazdı, biliyorsun.” Gece onu kırmayıp yatıya kaldığımın altını çizince daha fazla zorlayacak yeri kalmamıştı.
"İyi, öyle olsun bakalım,” dedi, omuzları hafifçe çökerken. Gerçekten üzgün görünüyordu ya da bu suçluluk duygusunu üzerime yıkmak için kullandığı en güçlü silahtı. “Dışarıda bir şeyler yiyin ama tamam mı? Aç aç derse götürme çocuğu, zihni bulanır.”
“Merak etme,” diyerek Arven’in saçlarına, bu kez teşekkür edercesine bir öpücük daha kondurdum. “Hadi prenses, eşyalarını al, kapının önünde buluşalım.”
Onları salondaki o ağır hava ile baş başa bırakıp banyoya sığındım. Aynadaki yansımam, bir gecede on yıl yaşlanmışım gibi bakıyordu bana. Uykusuzluğun mor halkaları ve Kedi Kadın’ın o belirsiz bekleyişinin bıraktığı izler, yüzümde birer harita gibiydi. Musluğu sonuna kadar açtım; buz gibi su avuçlarıma dolarken, sanki sadece yüzümü değil, zihnimdeki o karmaşık düşünceleri de yıkamak istiyordum. Avuçlarıma dolan soğukluğu yüzüme çarptığımda, o puslu hava bir anlığına dağıldı. Islak ellerimle saçlarımı hızlıca taradım, aynada kendimi topladım. Boynumu hafifçe esnetmeye çalıştım ama ağrı hala oradaydı; dün gecenin hatırlatıcısı gibi yerini koruyordu.
Dışarı çıktığımda annem, hırkasının önünü göğsünde kavuşturmuş, sabah ayazına karşı kapının önünde beni bekliyordu. Arven çoktan ayakkabılarını giymişti. “Sizi böyle, bir lokma bir şey yedirmeden göndermek hiç içime sinmiyor,” dediğinde, bu bitmeyen anne şefkatini dindirmek için yanına gidip yanaklarını öptüm.
“Telafi ederiz, söz.”
Nazlı bir ifadeyle, "İnşallah," dedi; bu onun "Asla telafi edemeyeceksin ama peki" deme şekliydi. Ayakkabılarımı giyerken Arven’de babaannesiyle vedalaştı. Sanırım biraz da sitem yemişti.
“Hadi anne, görüşürüz,” diyerek ben de vedalaştım. “Allahıma emanetsin,” diyerek her zamanki gibi beni bir kere daha görmeyi garantilemişti.
Bahçedeki arabamıza doğru yürürken annem arkamızdan sesleniyordu: “Dikkatli sür, aklım sizde kalmasın!”
Benim yerime Arven, sanki bu repliği bininci kez duyuyormuş gibi gözlerini devirdi. Ona ‘Ayıp’ der gibi ciddi bir bakış atsam da içten içe gülümsüyordum. Kızımın beni ciddiye almadığını biliyordum; o da benim gibi bu aşırı korumacı sevginin içinden büyüye büyüye gelmişti.
Arabaya yerleştiğimizde annem, sanki bizi bir savaşa uğurluyormuşçasına ağlamaklı bir şekilde el sallamaya başladı. Neyse ki bu sefer ‘su gibi gidin su gibi gelin’ dercesine arkamızdan su dökme gafletinde bulunmamıştı; bu da kadere küçük bir çelme takmak sayılabilirdi.
Arven kemerini tık sesiyle bağlarken, "Neden bu kadar erken ayrılıyoruz baba?" diye sordu. Sesi, bir sorgulamadan ziyade, babasının zihnindeki oyunun kuralını öğrenmek isteyen bir ortağın sesiydi.
Arabayı çalıştırdım, geri görüş kamerasından ve aynalardan yolu kontrol ederek otoparktan ağır ağır çıktım. “Baba-kız gününün en güzel öğününü babaannelerde, hamur kızartması kokularıyla geçirmek istemedim sadece,” dedim, direksiyonu kırarken.
Arven’in gözleri anında parladı. “Kahvaltıya mı gidiyoruz?”
O an aklıma gelen delicesine fikirle gülümserken başımı ‘gibi gibi’ dercesine iki yana salladım. “Tam kahvaltı sayılır mı bilmiyorum ama...” dedim, aklımdaki o kafeye doğru direksiyonu çevirirken.
“Hayatında yiyebileceğin en güzel poğaça ve portakallı kurabiyeler için hazır olsan iyi edersin.”
**-**
Annemin menzilinden çıkana kadar dikiz aynasını kontrol ettim. Olası bir market alışverişi veya komşu ziyareti bahanesiyle dışarı fırlayıp bizi yakalamasını istemiyordum. Kısa bir sürüşün ardından arabayı, annemle rast gelmeyeceğimiz, kuytu ama kitabevine yakın bir sokağa park ettim. Kalbim, nedenini bilmediğim bir ritimle göğüs kafesimi zorluyordu.
Arven’in elini sıkıca tuttum. Kitabevinin ağır ahşap kapısını itip içeri girdiğimizde, kulağıma çalınan hafif zil sesi ve burnuma dolan o eski kâğıt ile taze kahve kokusu bir an için tanıdık bir huzur verse de... Birkaç adım atıp kafeterya bölümüne gözüm kaydığında, gördüğüm manzara tüm kaslarımın kilitlenmesine, olduğum yere çakılmama neden oldu.
O kadın... gerçekten Zümrüt’tü.
Ama sabahki o flu silüetle, şimdi karşımda duran bu kanlı canlı gerçeklik arasında dağlar kadar fark vardı. Sabah bahçe duvarının ardında gördüğüm o fazlasıyla açık kıyafetler, kitabevinin loş ışığında çok daha iddialı duruyordu. Sırtı bana dönüktü; Kemal Amca’nın yanında oturuyordu ama tüm dikkatiyle Doruk’la konuşuyordu. Saçları, ofiste alışık olduğum asi ve hırçın kıvırcıklığından arınmış, sırtına ağır bir ipek gibi dökülen dalgalı bir fırtınaya dönüşmüştü. Giydiği derin yırtmaçlı eteğini her ne kadar çekiştirip kapatmaya çalışsa da bacakları fazlasıyla ortadaydı. Öyle ki, o meşhur çillerinin sadece yüzüyle sınırlı kalmadığını, teninin her yerine yayıldığını görecek kadar yakındım bu yeni gerçeğe. Zihnim bir anda, tozlu rafların arasından sızan eski bir anıya kapılıp gidecek gibi oldu. Fakat Arven elimi sıkınca odağım kızıma kaydı.
“Neden duruyoruz?” diye fısıldadı Arven. Ona cevap vereceğim sırada, sanki bakışlarımın sırtındaki ağırlığını hissetmiş gibi Zümrüt yavaşça arkasını döndü.
Göz göze geldik.
Zümrüt’ün o her zaman kendinden emin olan bakışlarına bir anlık bir şaşkınlık, hatta hafif bir panik yerleşti. Beklediği kişinin ben olmadığım o kadar aşikârdı ki, elindeki kitabı rafın arasına bırakırken ne yapacağını bilemez bir halde duraksadı. Ayağa kalkıp yanımıza mı gelmeliydi, yoksa sadece uzaktan bir selamla bu durumu geçiştirmeli miydi? Kararsızlığı, dudaklarının kenarında asılı kalan o eğreti gülümsemeden okunuyordu.
“Baba burası harika! Neden daha önce gelmedik?”
Arven, elimi yavaşça bıraktı. Hayran ifadelerle etrafı süzerken, “Çocuk bölümü var mı acaba?” diye sordu. Bu aslında kendi kendine mırıldandığı bir meraktı ama her zamanki hiperaktifliğiyle Doruk anında müdahale etti.
“Var tabi prenses, üst katta.”
Arven anında bana doğru döndü. O parlayan gözlerdeki "lütfen" diyen izin isteme ifadesini bildiğim için, “Rahatına bak tatlım,” dedim. Mutluluk dolu bir çığlık atarak, gıcırdayan ahşap merdivenleri, her basamakta ayrı bir heyecan tınısı bırakarak koşarak tırmanmaya başladı. Kısa bir süreliğine herkesin gözü ona kaymıştı.
“Buğra’m…”
Doruk, ellerini sanki uzun yıllardır görüşmüyormuşuz gibi iki yana açarak bana doğru yürüdü. “24 saat dolmadan ikinci kez buradasın,” dediğinde sesindeki o muzip tınıyı gizlemiyordu. Söylediği şeye ben de inanamıyordum. Buraya gelme amacım poğaça ve kurabiye miydi, yoksa az önce bakışlarımı kaçırmak zorunda kaldığım o kadının gizemi mi emin değildim.
“Gitmeden Mualla Teyze’nin o meşhur portakallı kurabiyelerinden Arven’in de tatmasını istedim,” dedim, sesimdeki savunma mekanizmasını devreye sokarak. Sanki buraya gelişimin tek mantıklı açıklaması buymuş gibi kurabiyelere tutunmuştum.
Doruk, her zamanki sıcaklığıyla gelip bana sıkıca sarıldı. “İyi yaptın, iyi. Şimdi sen gidersin, işlere dalar aylarca buralara uğramazsın yine.” Geri çekilip omzuma dostane bir şaplak atarken, “Biraz muhabbet depolayalım,” dedi.
“Geç otur şöyle.”
Doruk beni boş masalardan birine yönlendirmek istiyordu ama ayaklarım beni başka bir yöne, Kemal Amca’nın olduğu o masaya doğru çekiyordu. Hem nezaketen hem de içimdeki o huzursuz merakı dindirmek için ona bir selam vermem gerektiğini biliyordum. Ben masaya doğru bir adım atınca, Zümrüt sanki bir yaydan fırlamışçasına, üzerindeki o iddialı yırtmacı bir an unutarak aniden ayağa kalktı. Bacakları çok… düzgündü.
“Günaydın Buğra Bey.”
Sesindeki o resmi ton, üzerindeki o iddialı ve "fazlasıyla serbest" kıyafetle o kadar büyük bir tezat oluşturuyordu ki, bir an duraksadım. "Bey" hitabı, aramızdaki o görünmez duvarı daha da yükseltmişti. Gözleri üzerimdeydi ama bakışlarını kaçırmaya çalıştığı, dudaklarının kenarındaki o huzursuz kıpırtıdan belli oluyordu.
Onun aksine aramıza resmiyet koymamak için “Günaydın Zümrüt,” dedim, bakışlarımı istemsizce omuzlarına düşen dalgalı saçlarından ve yırtmacından çekmeye çalışarak.
“Nasılsın?”
“İyiyim. Siz?”
Cevabı kısaydı, sanki konuşmayı bir an önce bitirip o masadaki güvenliğine geri dönmek istiyordu. “Teşekkür ederim. Bölmüyorum ya,” dedim, masadan bize meraklı ve biraz da anlam yükleyen gözlerle bakan adama doğru kaçamak bir bakış atarak.
Zümrüt neyi kast ettiğimi anlamış gibi hafifçe gülümsedi ama bu daha çok savunma amaçlı bir gülümsemeydi. “Ha… Hayır. Henüz başlamamıştık,” dedi, sesindeki o hafif titremeyi saklayamayarak.
“Günaydın Kemal Amca,” dediğimde, başıyla beni selamlayan yaşlı adamın bakışlarında hem bir babacanlık hem de her şeyi tartan bir tartı vardı. “Günaydın Buğra oğlum. Erkencisin,” derken bile vereceğim tepkiyi süzüyordu.
“Akşam annemde kaldık. Arven’i piyano kursuna götürmeden önce Mualla Teyze’nin kurabiyelerinden yedirmek, biraz da buranın havasını solutmak istendim.” Sözlerim dökülürken gözüm yine Zümrüt’ün o alışılmadık haline kaydı. Normalde de güzel bir kadındı ama şu anda karşımda duran kişi…
“Kim benim kurabiyelerimi bekliyormuş bakalım?”
Kapıdaki o ince zil sesini bile duymayacak kadar odağım kaymıştı. Mualla Teyze, ellerinde içindeki buharı dışarıdan bile seçilen poşetlerle içeri girdi; üzerine sinmiş taze portakal ve mayalı hamur kokusuyla ortama bambaşka, yaşama dair bir enerji getirmişti. Bakışları kitapevinin içini alışkanlıkla tarayıp da beni bulduğunda, elindekileri neredeyse düşürecek kadar büyük bir şaşkınlık yaşadı. Duraksadı, buğulanan gözlüklerinin üzerinden bana baktı; sanki yıllar sonra karşısında beliren bu hayalin gerçek olduğundan emin olmak istiyordu.
“Buğra? Oğlum... Bu sen misin?”
Sesi mi titremişti, yoksa benim kalbim mi teklemişti emin değildim. Doruk’a, sanki çok acil bir operasyonu yönetiyormuşçasına seslenerek, “Al şunları elimden çabuk, soğutma!” dedi ve poşetleri oğluna uzattı. Doruk poşetleri kavrar kavramaz, Mualla Teyze aradaki tüm o mesafeleri, yılları ve kırgınlıkları hiçe sayan bir hızla, hiçbir engel tanımadan bana doğru yürüdü.
Ona doğru bir adım attığımda, kollarını tam bir anne şefkatiyle boynuma doladı. Burnuma dolan o taze hamur ve portakal kabuğu kokusu, beni bir anda çocukluğuma taşıdı.
“Ah be evladım... Geleceğini bir bilseydim hiç portakallıyla yetinir miydim? Elmalı kurabiyelerden tepsilerce yapardım sana,” dedi geri çekilip yüzümü sıcak avuçlarının arasına alırken. Gözleri dolmuştu, o bakışlarda hem bir kavuşmanın sevinci hem de geçen zamanın hüznü vardı. “Haberlerini aldım,” dediğinde neyden bahsettiğini bildiğim için gülümsemekle yetindim.
“Vardır bir hayrı tabii ama keşke böyle olmasaydı be güzel oğlum,” diye fısıldadı. Bu ağır cümlenin altında ezilmemek imkansızdı. Ne cevap vermem, bu teselliyi nasıl karşılamam gerektiğini bilemeyip öylece kaldığımda, Doruk her zamanki cankurtaranlığıyla imdadıma yetişti. “Anne, Kemal Amcalar poğaça bekliyor, bak acıktılar iyice,” dedi masayı işaret ederek. Çocukluk arkadaşımla göz göze geldiğimizde, bana "bu iyiliğimi unutma" dercesine ufak bir göz kırptı.
Mualla Teyze, ellerini kollarımda sıkıca tutarken bakışlarındaki o korumacı şefkat, sanki araya giren yılları tek bir dokunuşla silmek istiyordu. "Aç mısın? Bak, senin o çok sevdiğin zeytinli, peynirli poğaçalardan yaptım," dediğinde, içimdeki tüm direnç kalelerim birer birer yıkıldı. İşte buna hayır diyemezdim.
“Sen yaparsın da ben yemem mi Mualla Teyze?” dedim, üzerimdeki o ağır havayı dağıtmak istercesine gülümseyerek. “Ama asıl geliş sebebim Arven... Biliyorsun, benim şu meşhur alerjim yüzünden yiyemediğim o portakallı kurabiyelerinden onun mahrum kalmasını istemiyorum.”
Mualla Teyze’nin gözleri şaşkınlıkla irileşti, ellerini birbirine vurdu. “Aman yarabbi! Arven burada mı? O güzel kuzum da mı geldi?”
“Yukarıda,” dedim, başımla az önce koşarak çıktığı ahşap merdivenleri işaret ederek. “Kitapları kurcalıyor, çoktan keşfe çıktı bile.”
Mualla Teyze iyice keyiflenmiş, adeta on yaş gençleşmişti. “Harika! O zaman madem bu cumartesi hepimizi bir araya getirdi, şu masaları hemen birleştirin. Şöyle uzun, bereketli bir hafta sonu kahvaltısı kuralım,” dedi ve ardından nezaketle masasında oturan Kemal Amca’ya döndü.
“Size de uyar mı Kemal Bey?”
Kemal Amca, her zamanki vakur tavrıyla, "Sorun olmaz" dercesine başını ağır ağır sallayınca Mualla Teyze’nin yüzündeki çizgiler mutlulukla gerildi. Sonra hiçbir tereddüt yaşamadan, hala ayakta dikilen ama yüzünde ufak bir gülümsemeyle bizi izleyen Zümrüt’e döndü.
Zümrüt, sanki bu komutu bekliyormuş gibi hiç yadırgamadan, büyük bir doğallıkla “Tamam Mualla Teyze,” dedi ve yaşlı kadının peşine takılıp mutfağa doğru süzüldü. İçimde bir yerlerde, adını koyamadığım, hatta kendime itiraf etmekten bile köşe bucak kaçtığım o keskin sızı yeniden uyandı. Kıskançlık mıydı bu? Hayır, kendimi ikna etmeye çalıştığım gibi bu sadece meraktı. Ama yakıcı bir merak.
Bu neyin yakınlığıydı? Ofiste gördüğüm kadarıyla herkesle arasında mesafe olan kadın, burada nasıl bu kadar "evden" biri olabiliyordu? Yoksa… Doruk’la gerçekten aralarında bir şey olabilir miydi?
Doruk, şaşkınlığımı ve bakışlarımdaki o donuk ifadeyi fark edip bıyık altından gülerek masaları çekmeye başladı. Ahşap ayakların taş zeminde çıkardığı o tiz gıcırtı, düşüncelerimin uğultusunu bıçak gibi böldü. Eğilip ağır masaları yan yana getirirken, omzunun üzerinden bana zehir gibi muzip bir bakış fırlattı.
“Ne o?” dedi, sesini sadece benim duyabileceğim, duvarların bile işitmeyeceği bir tonda alçaltarak. “Ne öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun oğlum?”
“Yok bir şey,” desem de sesimdeki kararsızlık, titreyen tınısıyla beni ele veriyordu. Masanın ucundan tutup ona yardım ederken, kendimi daha fazla tutamadım. “Sana bir şey soracağım.”
Doruk, masanın örtüsünü sert bir hareketle düzeltirken doğruldu. Gözlerinde o her şeyi bilen, adamın ciğerini okuyan o tanıdık ifade belirdi. “Zümrüt’le ilgili mi?” Artık "hayır" demek için çok geç kalmıştım. Ok yaydan çıkmıştı bir kere.
“Aranızda bir şey mi var?”
Doruk’un kaşları bir anda havalandı. Bu kadar doğrudan, bu kadar "filtresiz" bir soruya hazırlıksız olduğu fazlasıyla belliydi. Elindeki peçeteliği masaya bıraktı ve gözleri yüzümü, sanki bir suç mahallini inceliyormuş gibi ciddi bir tavırla taradı.
“Bunu,” derken sesi her zamankinden daha derin çıkıyordu. “Çocukluk arkadaşım olarak mı soruyorsun, Zümrüt’ün patronu olarak mı, yoksa daha önce hiç telaffuz etmediğin başka bir sıfatla mı?”
Yutkundum. Boğazımdaki o kuruluk hissi artmıştı.
“Ne gibi bir sıfat?”
“Bilmem,” dedi Doruk, bir adım daha yaklaşarak. “Sen söyle. Eğer sadece patronsan, mesai saatleri dışındaki bu yakınlık seni ilgilendirmez. Ama eğer başka bir şeyse...”
“Saçmalama,” diye kestim sözünü, sesimi gereksiz bir sertlikle yükselterek. “Aramızda iş ilişkisi dışında hiçbir şey yok. Yeni boşandım ben, hatırlarsan.”
Doruk, bu savunmama inanmış gibi görünmüyordu. Dudaklarında o sinir bozucu, her şeyi anlayan gülümseme yeniden belirdi. “Hatırlıyorum Buğra, her şeyi hatırlıyorum. Ama bazen insan en çok 'yok' dediği şeyin altında kalır, dikkat et.”
O sırada mutfaktan gelen tabak sesleri ve Mualla Teyze’nin kahkahası aramıza girdi. Zümrüt elinde servis tabaklarıyla kapıda belirdiğinde, Doruk’la aramızdaki o elektrikli sessizlik sanki havada asılı kaldı.
Doruk, elindeki son masa örtüsünü de düzelttikten sonra ağır adımlarla yanıma yaklaştı. Omuz omuza geldik. Eğilip tam kulağıma doğru, sadece benim duyabileceğim o zehirli ama dürüst fısıltıyı bıraktı:
“Aramızda bir şey yok...”
Bir an için nedensiz bir şekilde ciğerlerime rahat bir nefes dolacak gibi oldu, kasılan omuzlarımın gevşediğini hissettim. Ama Doruk durmadı. Bakışlarını bize doğru yaklaşan kadından ayırmıyordu. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar ciddi, bir o kadar da hayranlık dolu bir parıltı belirdi.
“...ama olmasını çok isterim. Hatta bunun için bir şeyler yapsam iyi olacak.”
Yorumlar
Yorum Gönder