Yarasa ve Kedi - 7. Bölüm

 13 Mart gecesi…

 

BUĞRA

Aşk evliliği, rüzgârın yönünü bilmeden yelken açmaktı. Ufka bakmadan, dalgaların büyüklüğünü ölçmeden, sadece kalbin çarpıntısıyla dümeni kırmak… Belki fırtınaya yakalanacaktın, belki rotanı kaybedecektin ama o ilk esintinin verdiği sarhoşlukla her şeye razı gelirdin. Çünkü aşk, denizin ortasında bile sana kıyıdaymışsın gibi bir güven verirdi. Yanındakinin gözlerine bakınca, elini tutunca, dudaklarının arasındaki iki kelimeye muhtaç olunca, dünya sana meydan okumaktan vazgeçiyordu sanki.

Mantık evliliği ise limanı görmeden demir atmaktı. Daha yolun başında hesap kitap yaptırırdı: “Bu gemi sağlam mı, erzak yeterli mi, hava ne tarafa döner?” Romantizmi değil, sürdürülebilirliği önemsetirdi. Belki dalgalar hiç kabarmaz, yolculuk güvenli geçerdi. Ama rüzgârın saçlarını savurmadığı, kalbinin hızla çarpmadığı bir seyrin adı gerçekten yolculuk olur muydu yoksa yalnızca güvenli bir bekleyiş mi, orasını ancak zaman gösterirdi.

Bu birbirinden iki zıt kutbun ortak tek bir noktası vardı: İkisi de kendi içinde bir bedel taşırdı. Aşk evliliğinde, yanmayı göze almadan ısınamazdın. Mantık evliliğinde ise daha sonra üşümemek uğruna hiçbir aleve sırtını dayamazdın.

20’lerinin başındaki Buğra’ya evlilik sorulduğunda yüzüne yayılan o ışığı görmemek imkânsızdı. Dudaklarının kenarında kendiliğinden beliren bir gülümseme, göz bebeklerinde parıldayan saf bir inanç… 

“Aşk evliliği bizimkisi,” derdi hiç tereddüt etmeden. “İnsan ömründe bir kez yaşar bu hissi…”

Göz göze gelince kalbinin yönünü şaşırmasını, ilk dokunuşta bütün ömrün orada duruyormuş gibi hissetmeyi, birlikte atılan küçücük bir adımda bile koca bir evren kurabiliyormuşsun gibi bir yanılsamayı… 

O yaşlarda, bunların başka bir açıklaması yoktu onun için. Dünyada “sonsuz” diye bir şeyin var olduğuna inanırdı. Hatta, inancı öylesine kuvvetliydi ki dost meclisinde bıkmadan usanmadan anlatırdı.

“Eğer sonsuzluk diye bir şey varsa, o Anastasia’nın yüzüdür.”

Ama yıllar geçtikçe, zaman kendi sabrını dayattıkça, Buğra’nın gözlerindeki ışıltı sönmeye başladı. 30’larının sonlarına yaklaşan adam, artık başka bir tonda konuşuyordu. Daha yorgun, daha kırgın, daha gerçekçi bir sesle…

“Bu bir mantık evliliği,” diye yakınıyordu içinden. “Hem de en çetininden…”

Çünkü o büyülü bakışların yerini hesaplar almıştı. Romantik gecelerin yerinde, gündelik telaşların çizdiği sıkışık bir takvim asılıydı. Hayatın her anı bir plan ve hesap arasında sıkışıp kalmıştı. İş ile ilgili organizasyonlar dışında, birbirleriyle geçirdikleri zaman neredeyse sayılıydı; bir bakış, bir dokunuş, bir kelime… hepsi hesaplı ve ölçülüydü.

Kalbinin ateşini sonsuz sanmıştı ya bir zamanlar. Her bakış, her dokunuş, sanki evrenin bütün sırlarını içinde barındırıyordu ya hani… 

Takvim yaprakları azaldıkça, o yoğun duyguların yerini mantıklı düşünceler, planlar ve sorumluluklar aldı. O ateşin yerinde artık kül vardı; gözle görülmeyen ama her nefeste içini yakıp kavuran, sessiz ve soğuk bir kül…

Soğuk yakar mıydı?

Hem de nasıl yakardı… Ateş gibi patlamazdı belki ama sızlatır, kemirir, içten içe eritir ve bırakıp gitmezdi. İnsan düşlerindeki sıcaklığın yerini, yılların biriktirdiği mesafe, sessizlik ve anlaşılmama aldığında, soğuk, ruhun en derin noktalarını işlerdi. Tenini değil, kalbini, aklını ve hatta zihnindeki hatıraları yakardı. Her göz göze gelişte bir parça daha erirdi içten içe…

Anastasia’nın yüzü hâlâ aynıydı belki; gülümsemesi, bakışları aynı çizgilerdeydi. Ama artık o yüz, sonsuzluğu çağırmıyor, kalbin derinliklerinde ateş yakmıyordu. O yüz, karanlıklaşmıştı. Sessiz, anlaşılmaz, konuşmayan ama her şeyin nedeni olan bir sessizliğe sahipti. Her hareketi, her suskunluğu, yılların biriktirdiği mesafenin ve duygusal boşluğun yankısını taşıyordu.

Buğra, her şeyi görmesine rağmen hâlâ çabalıyordu. Bir kör inadın, yaralı bir kalbin umutsuz ısrarıydı bu. Sanki kül olmuş bir ocağın başında oturuyor, gözlerini hiç ayırmadan bekliyordu. Belki bir kıvılcım düşerdi, belki o kıvılcım harlanır, yeniden ateşe dönüşürdü. Ne kadar acınası ne kadar onur kırıcı bir beklentiydi bu… Ama işte, umudun en zalim tarafı da buydu; insanı gerçeklerle yüzleşmekten alıkoyuyor, olmayan bir mucizenin peşinde sürüklüyordu.

Kalp bir zamanlar nasıl da deli atıyordu… Şimdi ise sessiz, yorgun, koca bir taş gibi göğsünün içinde duruyordu. O taşın ağırlığını her adımda, her nefeste hissediyordu.

Ve belki de en kötüsü, bu çabanın bile fark edilmemesiydi. Onca gayret, onca suskun fedakârlık, boşuna yapılan tamirat girişimleri… Hepsi karşısında bir duvar gibi duran kayıtsızlıkla çarpışıp eriyordu. Buğra, kendi içinden sönmüş bir ateşi, tek başına üfleyerek yakmaya çalışıyordu; oysa nefesi yetmiyordu artık.

İlk kez boşanmayı düşündükleri o dönemde, bir bebekleri olacağını öğrenmişlerdi. O haber, göğsüne saplanan bıçağı bir anlığına geri çeken bir mucize gibi gelmişti Buğra’ya. Kızları, hayatlarının tek somut bağlayıcısı, dağılan parçaları bir arada tutan incecik ama kopmaz bir ipti. O minik varlık, evliliklerinin en derin çatlaklarını örten, acıların üzerine serilen narin bir örtü olmuştu. Buğra, ona baktığında hâlâ umut görebiliyordu. Belki, beklediği kıvılcım buydu. Belki bu küçük ellerin varlığıyla harlanabilirdi yıllar içinde küllere dönüşmüş ateş.

O yüzden harlanması için her şeyi yaptı. İçini kemiren sessizlikleri sustu, gururunu yuttu, kırılan yanlarını gizledi. Ateşe dönüştüremeyince de kızının varlığı uğruna küllerin arasında nefes almaya razı oldu. Her sabah uyanışında kızının gülüşünü duymak, ona dünyanın bütün yorgunluğunu unutturuyordu. Yalnızca birkaç saniye sürse de o ses, hayatın acımasız ağırlığını hafifleten tek şeydi.

Ama Anastasia… O, artık bambaşka bir yerdeydi. Kızına ya da Buğra’ya olan sevgisi yüzünden değil, alışkanlıkları için evliliği sürdürüyordu. Kalbinde bir zamanlar şimşek gibi çakan aşkın izlerini çoktan silmişti. Onun yerine, düzenin korunması, imkânların sürmesi ve hayatın sunduğu kolaylıkların devam etmesi gibi hesaplar yerleşmişti. Evin, çocuğun, sosyal çevrenin arasında kurduğu o soğuk denge, dışarıdan bakıldığında kusursuz görünüyordu belki ama Buğra’nın ruhuna dokunacak tek bir sıcaklık bile bırakmamıştı.

Ve belki de en acısı, Buğra’nın bu hakikati çok geç fark etmesiydi. Gençliğinde gözlerini kapatıp sarıldığı aşk, kalbini ateşe veren o büyü, yıllar içinde ağır ağır soğumuştu. Sessizce tükenmiş, fark ettirmeden yok olmuştu. Şimdi orta yaşın karanlık gölgesi altında, bir zamanlar hayatına yön veren o büyü, sırtında taşınması zor, soğuk bir ağırlığa dönüşmüştü. Artık hatırlamak acıtıyor, yaşamaya devam etmekse boğuyordu. Her nefeste bir zamanlar sahip olduğu tutkuyu değil; yalnızca susturulmuş bir umudu, yorgun bir kalbi ve kırık bir hayali hissediyordu.

Ben… 

Buğra Yıldırım. 

Yıllarımı verdiğim o kadının en son darbesiyle, sırtlanmaya çalıştığım tüm yüklerin ağırlığı altında ezilen adam….

Evet, öldürmemişti; nasıl da merhametliydi… ama Allah’ın her günü ölümü düşündürüyordu bana. Sabah uyandığımda yanımdaki boşluk, gün boyu ağzımda kalan tatsızlık, gece yastığımı başıma koyduğumda hissettiğim nefessizlik… Bunlar, ölüme çok yakın bir duygu değil miydi? Oysa ben, yıllardır bu evliliğin her gün bir parçasını gömüyor, sessizce yasını tutuyordum. Şimdi bu acı da neyin nesiydi?

İhanet…

Sadece altı harf, üç hece… Kısacık, tek kelimelik bir lanetti. Ama anlamı… Anlamı, yürek parçalayan bir fırtınaydı. Bir fırtına ki öncekileri hatırlatmıyordu: rüzgâr gibi savuruyor, yıldırımlar gibi çarpıyor, gökyüzünü karartıyor; geçmişin bütün sabit noktalarını yerinden söküyordu. İçimde ne varsa hepsini darmadağın ediyor, her anımı toz dumanla dolduruyordu. 

Gözlerimi ne zaman kapatsam, o eski püskü film şeridi geriye sarıyordu. Son tartışmamızdan ilk bakışmamıza kadar, her şey tek tek gözlerimin önünde oynuyordu. İlk göz göze geldiğimiz anı, kahkahalarımızda saklı mutluluğu, kızımızı ilk kez kucaklardan kalbimde patlayan o kıvılcımı, birbirimize dokunurken içimizdeki susturamadığımız heyecanı… Hepsi yeniden karşıma çıkıyordu.  Fakat bu yıpranmış şerit, sadece iki yerde takılıp duruyordu. 

İlk boşanma kararı ve son aldatma anı…

Zihnim bana adeta işaretleri çözmem için bir şans daha veriyordu. Bir gülüşün yarım kalışında, bir bakışın çabuk kaçışında, bir suskunluğun fazlaca uzamasında ihanetin ilk tohumlarını arıyordu. Gizli saklı bir şey olduğundan bile şüpheleniyordu. Belki de kalbim, içten içe biliyordu. Belki, o güven dediğim şey aslında kendi körlüğümden ibaretti. Bir yanım bu ihaneti hep sezmişti ama görmek istememişti. Çünkü görmek, kabullenmek demekti. Asıl ihanet o zaman olmaz mıydı? 

Onca yıla…

On altı sene…

Dile kolaydı. Kâğıda yazıldığında üç kelime, ağızdan çıktığında saniyelik bir telaffuzdu ama kalbe geldiğinde, yükü tonlarca ağırlıktaydı. On altı yıl, bir ömür değildi belki ama bir ömrün yönünü değiştiren pek çok dönüm noktasına ev sahipliği yapmıştı; başarılarım, azmim, hayallerim, heveslerim, mutluluklarım, acılarım, hayal kırıklıklarım, düşüşlerim, yenden ayağa kalkışlarım… 

Buğra’yı Buğra Yıldırım yapan her şey…  

Şimdi ise, bütün o yılların üzerine ihanet mührü basılmıştı. Asıl ağır olan da buydu: Geçmişin tümünü sorgulatması, her anıma gölge düşürmesiydi canımı yakan. Yanımda oluşlarının sahiciliğini, dudaklarından dökülen kelimelerin içtenliğini, o dokunuşların gerçekliğini tartışmaya açmasıydı.

Ve işin en acımasız tarafı… Kendi çocuğumun bile benden olup olmadığını düşündürtecek kadar alçalmıştı bu ihanet. Bu düşünce, insanın içine işleyen görünmez bir bıçaktı; her nefeste biraz daha derine saplanıyordu. Kanatmıyordu ama içten içe çürüdüğümü hissettiriyordu. Bir bakışına canımı vereceğim evladımdan bile uzak tutuyordu. Bende olması gereken gecelerde, ben kendimde olmuyordum ki… 

İçimde öfke, boşluk, şaşkınlık birbiriyle çarpışıyor; kendi kalbimin attığını bile duymama izin vermiyordu. Dışarıdaki hayat devam ediyordu. Oysa ben, her nefeste paramparça olmuş bir hayatın kırıntılarını yutmaya çalışıyordum. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak, her zamankinden daha ağır, daha imkânsız bir işkenceye dönüşmüştü.

Ve artık biliyordum: Yeni bir hayat kurmam gerekiyordu. Sanki önüme boş bir sayfa açılmıştı, ama o sayfanın her köşesinde önceki hayatımın silinmeyen kalem izleri duruyordu. Çizgiler, lekeler, yırtıklar… Onları görmezden gelmek mümkün değildi; ama belki de yeni bir hikâye yazmak için tam da oradan başlamam gerekiyordu.

Bazen tek bir gecenin, insanı bambaşka birine dönüştürebileceğine inanmak istiyordum. Sadece bir gece… Adımdan, soyadımdan, geçmişimden sıyrılmak… 

Ne baba ne eş ne evlat… sadece ben olmak. 

Yorgun, kırılmış ama hâlâ nefes alan bir “ben”.

O yüzden buradaydım. Bir maskenin arkasına gizlenmiş, eğlenen insanların mutluluğunu kendi acılarımın üzerine sermiştim. Işıkların ritmine uyan kahkahalar, bardak şıngırtıları, dans eden ayakların zemini titreten temposu… bütün bu dışarıdan gelen şenlik, içimdeki boşluğu örtmeye yarayan ince bir kumaştı sadece.

Ve alkol…

Düşüncelerimle baş edemediğim anlarda elimden tutup beni aşağıya çeken tek partnerimdi. Her yudumda dünyanın biraz daha bulanıklaşmasını diliyordum ama ne kadar içsem de zihnimin içindeki görüntüleri geçtim, uğultuları bile tam susturamıyordum. Kaç kadeh devirdiğimi saymayı bırakmıştım. Belki beş, belki on… Belki daha da fazlası… Bilmiyordum, sadece acımın keskinliğini törpüleyecek, yaralarımı pamuklara sararak sahte bir korunak sağlayacak ana kadar içmeye kararlıydım. 

Fakat teselliyi yanlış yerde aradığımı, burnuma dolan karmaşık ama huzurlu, herkesin anlayamayacağı ama anlayan için unutulmaz olan, insanı bir şairin mısralarında dolaşıyormuş gibi hissettiren kokuyla fark ettim. Bir an için içimde bir kıpırtı oldu; tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir histi bu. Yanı başımda duran, kedi kadın kostümlü kişiye doğru başımı çevirdim.

Görünüşü dikkat çekiciydi; biçimli kalçalarına kadar uzanan uzun, düz saçları, siyah, vücudunun her milimini saran parlak tulumu ve yüzünün neredeyse tamamını gizleyen maskesiyle karşısındaki kişiye adeta sahnelenmiş bir manzara sunuyordu. 

Her hareketi özenle seçilmiş gibiydi; zarif, kontrollü ve çekici. Ama bir gariplik vardı; bu kusursuzluğun altında sarsılan bir titremeyle ortaya çıkan kırılganlık yatıyordu. Kristal bardağı tutan elleri hafifçe titriyordu; göz ucumla fark etmiştim. İçkisini yudumlarken hafif sallanıyordu. Belli ki ya içkiye karşı dayanıksızdı ya da bu gece ilk kez kendini böylesine bırakmıştı.

Alıcı gözle baktığımda onu şirketteki hiçbir kadına benzetemedim. En azından bizim departmandaki herhangi birine… Hoş… Sadık bir eş olarak kimseye bu zamana kadar alıcı gözle bakmamıştım ki… 

“Ah… Aradığım adam!”

Bir anda kedi kadın bana doğru döndü. Maskesinin ardından bakan gözleri… Tam bir badem şeklindeydi. Rengiyle, şekliyle, hatta bakışının yoğunluğuyla; kirpiklerinin uzunluğu, bakmayan birinin bile dikkatini çekebilecek kadar etkileyiciydi. Işık, gözlerinin rengini hafifçe parlatıyor, bakışlarına tuhaf bir gizem katıyordu.

“Batman,” diyerek giydiğim kostüme atıfta bulunmuştu. Ortam çok gürültülüydü. Yine de sesindeki hem alaycı hem de davetkâr tonlamayı, kalbimin ritmini bozacak kadar net algılayabilmiştim. Nefesim garip bir şekilde hızlandı; göğsüm bir anlığına sıkışmış gibi hissettim, kalbim hem şaşkın hem de heyecanlı bir şekilde atmaya başladı.

Elinde salladığı bardakla birkaç adım attı ve aramızdaki mesafeyi hızla kapattı. O anda oda, bir anda daralmış gibi oldu; gürültü, ışıklar, kalabalık… Hepsi bir anda silikleşti, yalnızca o ve ben kalmıştık sanki.

“Gözlerinle soymak yerine ellerini mi kullansan?”

Nedenini tam olarak açıklayamıyordum ama bir anda ergenlik yıllarıma dönmüş gibi hissettim; o ilk heyecan, o ilk çekingenlik, o ilk kalp çarpıntısı… Ve garip bir şekilde, bu his bana iyi gelmişti. İçimde uzun süredir unuttuğum bir canlılık, kaybolmuş bir merak ve hafif bir utanma karışımı doğmuştu. Gözlerimi onun gözlerinden ayıramıyor, ellerimin ve omuzlarımın hafifçe gerilmesini fark ediyordum. Her adımı, her bakışı hem tehditkâr hem de davetkâr bir ritim gibi, tüm vücuduma yayılıyordu. 

“İstersen senin için kendi kendimi de soyabilirim.”

Yüzüme çarpan nefesi bile sarhoş olduğunu ele veriyordu; hafif alkol kokusu, sıcak teniyle birleşiyor, başımı döndüren bir cazibe yayıyordu. Göz göze geldiğimizde, maskenin arkasındaki badem gözleri bir parıltı taşıyor, bana hem meydan okuyor hem de davet ediyordu. Ama cevap vermedim; buraya kimseyle yatmak için gelmemiştim. Özellikle de boşanma arifesindeyken, haklıyken haksız duruma düşeceğim hiçbir şey istemiyordum.

“Ya da önce ben seni soyayım.”

Ufak, gül tırnaklı elleri, sanki kaslarımı tanıyormuş gibi, kostümümün üzerinden dolaştı. Her dokunuşu bir keşif, her hafif sürtünme bir deneme gibiydi; parmak uçları omuzlarıma ulaştığında, hafif bir oyalantı hissettim. Kalbim hızlandı, nefesim kısa ve kesik kesikti; ama dikkatimi kaybetmedim. Hareketindeki amaç açıkça belliydi: beni etkilemek, sınırlarımı zorlamak ve aramızdaki gerilimi büyütmek. 

“Hemen, şimdi, burada…”

Gözlerim onu izlerken, beynim karmaşık bir düğüm gibi çalışıyordu: hem çekiliyor hem direniyordum. İçimde bir uyarı, bir adrenalin patlaması vardı; bu hem fiziksel hem de zihinsel olarak üzerimde yoğun bir baskı yaratıyordu. 

Giydiği topuklu botların yüksekliğinden dolayı aramızda çok büyük bir boy farkı yoktu. Yine de parmak uçlarına çıkıp omuzlarından destek alarak bana yaklaştı. Kulaklarımın dibine eğildiğinde nefesinin sıcaklığı, kelimelerinden daha fazla bir şey fısıldıyordu.

“Ya da yukarıdaki odaların birinde…”

Tekrar ayaklarının üzerine bastığında, omuzumdaki eli bu sefer yavaşça aşağı doğru kaydı; kolumdan süzüldü, parmaklarımı buldu ve sıkıca kenetledi. O an kaskatı kesildim. Anastasia dışında, başka bir kadının elini bu şekilde tutmamıştım. Rahatsızlık duymadım; aksine, bedenimde hafif bir elektriklenme, zihnimde çarpışan heyecan ve tedirginlik vardı. Alıştığım her şeyin dışındaydı; tanımadığım bir yakınlık, bir tür risk ve bilinmezlik birleşmişti.

“Bu geceyi ikimiz için unutulmaz kılmaya hazır mısın?”

**-**

BUĞRA

“Seni neyin tahrik ettiğini öğrenmek istiyorum.”

Yağmur, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bütün mesafeyi kapatmak istercesine hızla yere vurmaya başlamıştı. Damlalar, camları amansız bir ısrarla dövüyor; odanın içinde yankılanan o ritim, kalbimin düzensiz ve sert atışlarını bastırmaya yetmiyordu.

Kedi kadın…

Yüzündeki maskeyle bana bakarken koyu renk gözlerinde, kelimelerden daha çok şey anlatan o kıvılcımı görebiliyordum. Derin, sabırsız ve meydan okuyan bir parıltı resmen beni ele geçirmek için oradaydı. Dudakları neredeyse tenime değecek kadar yakındı; nefesinin sıcaklığı boynuma dokunuyor, düşüncelerimi paramparça ediyordu. Maskelerimize odaklanarak “Farklı rollere bürünmek mi?” diye sordum. Başını iki yana salladı. Hayır…

“Grup seksi mi?” 

Maskesinin ardından burnunu kırıştırdığını gördüm. Tanrıya şükür… Bu gece, bu kadını başka biriyle paylaşmak istemediğime fazlasıyla emindim. 

“Açık saçık konuşmak mı?”

Yine başını iki yana salladı. Dudakları tenime değdiği an, düşüncelerim yanıp kül oldu. Beynimde tek bir cümle kalmıştı: Onu çözmek için her şeyi yapabilirdim. 

“İzlenmek mi?”

Bir nefes arasında duraksadı. Bedeni sanki bir itirafın eşiğindeymiş gibi tepki vermişti. Çıplak teninde beliren hafif kızarıklık, kaçırdığı bakışlarıyla birleşince cevabı çoktan vermişti aslında.

Alt dudağını dişleyişi, bir kedinin ciğer karşısındaki sabrını sınayan iştahıyla aynıydı. O an başımı hafifçe geri çekip yüzüne baktım. Gözlerinin kıyısında saklanan o utangaç ışıltı, tüm fırtınayı gölgede bırakacak kadar yoğundu. “İzlenmekten hoşlanıyorsun,” diye fısıldadım, sözlerimin titreşimi aramızdaki havayı daha da ağırlaştırdı.

Yutkunamadığı anın sesi, nefesinin göğsüme çarpışı kadar gerçekti. İçimde, onu çözmenin verdiği hazla birlikte yıkıcı bir istek büyüyordu. Ellerim boynundan omuzlarına kaydı, kolları boyunca ilerledi ve ellerinin üzerine gelince, hiç düşünmeden duraksadı. Teninin sıcaklığını avuçlarıma hapsederek parmaklarımı onun parmaklarına kenetledim.

O an biz artık sadece iki kişi değildik; fırtınanın, gök gürültüsünün, yağmurun ritminin bir parçasıydık. Onu, hiçbir perde saklamayacak, hiçbir kapı gizlemeyecek şekilde görünür kılmak istiyordum. Sessiz bir kararlılıkla onu pencerelere doğru yönlendirdim. Adımlarımız camın önüne her yaklaştığında, dışarıdaki sağanak daha da şiddetleniyor, sanki gökyüzü bile bu sırrımıza tanıklık etmek istiyordu. O ise parmaklarını sıkı sıkıya kenetlememe rağmen hafifçe geriliyordu; ama bu geriliş, kaçıştan çok, teslimiyetin kıyısında duran bir arzunun göstergesiydi.

Balkona açılan kalın, kadife perdeleri iki yana haşince savurduğumda, gökyüzünün bütün öfkesi odaya doldu. Sağanak yağmurun uğultusu, şimşeğin titreten parıltısı ve doğmak üzere olan güneşin gökyüzünü boyadığı insanı rahatlatan o ren cümbüşü…

Dışarıda ağarmakta olan günün puslu ışığını arkama aldım. Karşımda duran kadının çıplak bedenini seyrederken zaman bir anlığına durdu. Teninin beyazlığı, ay ışığını yutmuş gibi ışıldıyordu; kızarmış cildi ise bu görüntünün en kırılgan ama en büyüleyici ayrıntısıydı. Onu çekip soğuk cama yasladığımda ürperişini, ince bir iç çekişle taçlandırmıştı. Tüylerinin diken diken olduğunu görebiliyordum.

“Üşüdün mü?”

İtiraz eden bir mırıltı çıkardı ama sırtını camdan uzaklaştırmaya çalıştı. Onu kendi etrafında döndürüp bu sefer göğüslerini tüm davetlilere sergileyecek şekilde cama yasladım. Belirgin olan göğüs uçlarının kızardığını fark ettim. Nefes alışları camda buğulu desenler bırakıyor, dışarıdaki fırtına içerideki harareti daha da keskinleştiriyordu. 

Bir elimi cama yasladım. Diğer elimi ise sırtını kaplayan ipeksi saçlarını kenara çekmek için kullandım. Saç telleri bile az önceki kısacık temasta buz kesmişti. Onu ısıtmak istercesine bedenimi yasladım ve kedi kadını camla arama sıkıştırdım. Bu durumdan şikayetçi olmadığını alt dudağını dişlemesinden anladım. 

“Birazdan ısınırsın.”

Başımı eğerek kulaklarına fısıldadığım kelimelerden sonra dudaklarımı değdi değecek bir mesafede bıraktım. Kalçalarını erkekliğime doğru oynattı. Poposunu daha dışarı çıkarmak için iç güdüsel olarak sırtını yay gibi geriyor, içine girebilmem için parmak uçlarında yükseliyordu. Doyumsuzluğu ödül gibiydi. Bunun nedeni her şeyi ilk kez tadıyor olması olabilirdi. 

Kalçalarının kıvrımında dolaşan elim, bu hareketiyle bacaklarının arasına kaydı. Islaklığı, bütün irademi ele geçirmekle beni tehdit ediyordu. Kadınlığını avuçladığım an derin bir iç çekti; ince bir sızıya benziyordu. Sanki acı ile haz arasındaki sınırı bulanıklaştırmıştı.

“Acıttım mı?”

Sözcüklerim dudaklarından dökülen bir yanıtla değil, bedeniyle geldi. Kalçalarını daha çok bana yasladı; sanki cevap vermek için kelimeler gereksizdi. O an, sessizliği bin kelimeye tercih ediyordu.

Birden, narin elinin geriye doğru uzandığını hissettim. Parmakları yolunu bulmuş, kendinden emin bir kararlılıkla erkekliğime dokunmuştu. Bu temas, bütün kaslarımı aynı anda kasılmaya zorladı. Alt dudağımı ısırdım; dudaklarım arasından sızan inilti, fırtınanın uğultusuna karıştı. Bu… Kesinlikle bu acı değildi.

Klitorisinin etrafında daireler çizmeye başladım. O da penisimin ucuyla kalçalarında daireler çiziyordu. Farklı ellerden çıkan aynı hareketler ve ortak bir haz… Siktir. O kadar sertleşmiştim ki parmaklarımın hızını ve sertliğini engelleyemez oldum. Elimin altında zevkle kıvranmaya başladı. Boşalmaya yaklaştığını gösteren nefes alışverişi camda daha yoğun bir buğu bırakmaya başladı. 

Bir anda elleri beni serbest bıraktı. Kendi zevkine odaklanır gibi zevk suyumla ıslanmış elini cama dayadı. Bakışlarım kısa bir an ellerine, daha doğrusu bordo rengi ojelere kaydı. Parmakları ince, narin ve ufaktı. Çok güzeldi.

“Ah!”

İnlemeleri çığlıklara dönüştü. Sırtı yay gibi gerildi. Beni kendinden uzaklaştırdığını fark ettiği an eski pozisyonuna geri döndü. Orgazm içini parçalarcasına onu ele geçirmek üzereyken bacaklarındaki kasların kasıldığını, dizlerinin kilitlendiğini ve hatta parmaklarının uçlarına bir balerin edasıyla çıktığını hissettim.

“Aman Tanrım Batman…”

Zevk içindeyken dudaklarından dökülen kelimelerde bile beni yaşatıyordu. Bir an olduğum kahramanı değil de benim adımı haykırdığını hayal ettim. Siktir, neredeyse dokunmadan boşalacaktım.

“Daha fazla seyirci ister misin?”

Cevap vermedi. Nefesleri hâlâ düzensizdi; göğsü, dalgaların şiddetiyle sarsılan bir deniz gibi inip kalkıyordu. Boşalmış, yorgun düşmüş bedeninde sanki geriye kalan tek şey o kesik kesik soluğuydu.

 Fakat bu gece… Bu şekilde bitmemeliydi. 

Onu tek kolumla göğsüme sabitledim, terle ıslanmış teni göğsüme yapıştı. Geride, pencerenin soğuk camında bıraktığımız buğulu siluetler hâlâ orada, yaşadığımız anın sessiz tanığı gibi duruyordu.

Diğer elimle balkon kapısını araladım. Kapı açılır açılmaz rüzgâr içeriye dalarak perdelere saldırdı. Yağmurun keskin kokusu odaya doldu, sanki gökyüzü nefesini odamızın içine üfledi. O an, tereddüt etmeden bana izin verdi; kendini bırakışında güvenle kırılganlığın aynı anda gizliydi.

Birlikte balkona adım attık. Birkaç saniye içinde sağanağın altında kalmıştık. Yağmurun damlaları başımızdan aşağıya dökülüyor, saçlarımızı, maskelerin ardında kalan yüzümüzü ve bütün bedenimizi sırılsıklam ediyordu. Tenimizdeki sıcaklıkla buluşan su buharlaşıyordu sanki.

Başını omzunun üzerinden bana doğru çevirdi. Yağmurun damlaları dudaklarının kenarından süzülüyordu. Onu öptüğümde, suyun serinliğiyle nefesimizin sıcaklığı birbirine karıştı. Her şey bulanık ve vahşi bir rüyaya dönüşmüştü; gök gürültüsünün altında, yağmur damlalarının arasındaki en gerçek şey, birbirimize duyduğumuz yakıcı arzuydu.

Balkonu çevreleyen işlemeli demirlerin önüne doğru sürükledim. Korkulukların yüksekliği yalnızca birkaç santimetreydi; kadının ince bedeni bu sınırın üzerinde, yağmurun ve şimşeğin oyununda yarı yarıya sergileniyordu. O an, bütün geceyi ateşe veren tutkum, gökyüzünün kudretiyle birleşmişti.

Ne yaptığımın farkına vardığı an gözlerindeki o kısık, buğulu perde aralandı; irileşen bakışları hem şaşkınlık hem de yakalanmış olma korkusu taşıyordu. Elleri, sanki avuç içlerim için yaratılmış olan göğüslerinin üzerine bir savunma gibi kapandı. Parmak uçları titreşiyordu. Üşüdüğü için değil daha çok endişesi için…

Bakışları hızla aşağıya kaydı; yağmurla yıkanan geniş terasa, ıslak taşlara, şemsiyelerin altındaki loş gölgelere… Soluk soluğa “Görüleceğiz,” diye fısıldadı. Sesinde hem endişe hem de gizliden gizliye merak vardı. Kalbinde çarpan korkunun yanında, keşfedilmenin sınırında dolaşan bir heyecanın da kıvılcımı hissediliyordu. 

O an içimden geçen tek şey, bu şehrin geri kalanının çoktan unuttuğu bir sırdı: Aşağıda kim varsa, onu net bir şekilde görmesinin mümkün olmayacağı kadar sarhoştu. Bu gece onları saran tek koku alkoldü ama bu gece bana ait olan bu kadın… onun kokusu, yağmurla birleşmiş teninin sıcaklığı, bütün dünyanın ayılmaya değer tek sarhoşluğuydu.

“Bu hoşuna gitmez mi?”

Sesimle beraber nefesim de dudaklarının kenarında yankılandı. O ise heyecandan çok gerilmişti; yüzündeki ifade, arzu ile korku arasındaki ince çizgide asılı kalmış gibiydi. Aşağıda, ofisten herhangi birinin onu bu hâlde görme ihtimali aklını kemiriyor olmalıydı.

Yağmur, düz saçlarını ağırlaştırıyor, tel tel yüzüne yapıştırırken kıvrımların arasında saklı yeni bir kadın çıkıyordu ortaya. Onu kendime çevirdiğimde kalçaları soğuk, ıslak demirlere değdi. Derin bir ürpertiyle irkildi. Dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme belirdi.

“İzlenmekten hoşlandığını sanıyordum.”

Sesim hem meydan okuyan hem de şefkatle kışkırtan bir ton taşıyordu. Ne düşündüğünü bilemedim, ama o küçücük aralıkta kararsızlığını bedeninden sildi. Ellerini göğüslerinden çekti, buz kesmiş parmak uçlarıyla beni kavradı. Soğuğun etkisiyle tenimde bıraktığı his, içimde bambaşka bir sıcaklığa dönüştü. Penisimdeki o ani ürperti, onu kaybetmemek için daha sıkı sarılmama sebep oldu.

Parmaklarıyla birkaç kez sıvazladı; hareketleri telaşlıydı, ama içinde yanan arzu bu telaşı ustaca gizliyordu. Ardından bir an geldi ki nefesim boğazımda düğümlendi: Bacaklarından birini esnek bir hareketle yukarı kaldırdı, parmaklıkların üzerine attı. Esnek olduğunu bütün gece tecrübe etmiştim ama şu andaki manzara tek kelimeyle nefes kesiciydi.

Yağmur damlaları baldırından kayıp gidiyor, tenindeki beyazlığı şimşeğin kısa parıltılarıyla parlatıyordu. Sonra, beni kadınlığının sıcak ve davetkâr kapısına doğru yönlendirdi. Başlangıçtaki o sürtünme, ikimizi de aynı anda titretti. “Sen…” dedim hırıltılı bir nefesle. Gözlerim üzerinde kilitlenmişti.

“...mazursun.”

Bu kelimeler dudaklarımdan beni içine doğru alırken döküldü. İlk birlikteliği olduğu için çok sıkıydı ama bu açıdan içine girmesi daha da zordu. Hafifçe aşağı kayarak tam hedefe girdiğimde vücudu benimkine yapıştı. Elleri ensemi kavramıştı. Bir kez daha olduğum kahramanın adını haykırdı.

“Batman!”

Sesi, sabahın erkenliğinde yankılandı. Beni büyük bir hazla içine alırken teslim olmuşluğun ifadesi bir iç çekiş, zevk ifadesi bir inleme dudaklarından döküldü. Hayranlık duyduğum o tek bacak, kalçalarıma dolandı. Başını geriye doğru attığında uzun yağmurla hafif dalgalanmış saçları aşağı savruldu. 

O benim Rapunzel’imdi. 

Bir kolum beline dolanmış onu orada tutup içine girerken diğer elimle buz gibi olan demiri kavradım. Yavaş hareket ediyordum. Öyle yapmak zorundaydım. Açı berbattı, boylarımız uymuyordu, evren aleyhimize çalışıyordu. Yine de hissettirdiği duygu muazzamdı. Tenim buz gibi soğuk bir sabahla bütünleşirken bu anı kolay kolay hafızamdan silemeyeceğe benziyordum. Özellikle de şafağın ilk ışıklarının Kedi Kadının tenindeki dansını…

“Buldum seni…”

Birden, sanki görünmez bir el boğazımı sıkıyormuş gibi irkilerek uyandım. Kalbim göğsümün içinde çırpınan yaralı bir kuş gibi panikle atıyor, ciğerlerim ise yangın yerine dönmüş gibi aldığım her nefesi kül etmeden bırakmıyordu. Odanın kapalı olan perdelerinin arasından sızan güneş ışıkları, uykunun sisinden yeni çıkmış gözlerime daha da yoğun görünüyordu. Gözlerimi kısma ihtiyacı hissettim. 

Ter içindeydim.

Bir süre nerede olduğumu, neden böylesine hızlı nefes aldığımı anlamaya çalıştım. Zaman sanki çekilmiş, mekân bir boşluğa hapsolmuştu. Yalnızca kulaklarımda çınlayan kalp atışlarım ve kendi nefesimin hırıltısı vardı. 

Rüyamın parçaları zihnimde iki gündür olduğu gibi silik bir sis gibi dolaşıyordu. Fakat geceleri… Sanki hala o anın içindeymişim gibi canlılardı. Fakat şu an uyanmama rağmen içinden çıkamamış gibi hissediyordum. Her şey öylesine netti ki… Parmak uçlarımda bile hala Kedi Kadın’ın sıcaklığı titreşiyordu.

Yattığım yerden yavaşça doğruldum. Çarşafım sırılsıklamdı, yastığım nemden ağırlaşmıştı. Saçlarım alnıma yapışmış, beni kendi derimle hapsetmiş gibiydi. Elimle geriye doğru attığım ıslak tutamlarla nefeslerimi kontrol altına almaya çalıştım.  İçimdeki kasırga, bedenimin bütün köşelerine yayılmıştı.

Telefonuma uzandım. Her zamanki gibi alarmsız, dakik bir şekilde uyanmıştım ama bu sabah, o tanıdık düzenin güvenini hissetmiyordum.

Rüyamda duyduğum son cümlenin gerçekliğini doğrulamak için uygulamaya girdim. O geceyi, o anı, bütün kuralları çiğneyerek beni bulan tek kişiyi kanıtlayan kullanıcı adı gözlerimin önündeydi: “Yarasa ve Kedi.” Sadece bu isim bile her şeyin gerçekliğini kanıtlıyordu. Fakat yine de mesajı açtım. Pişman olup olmadığını sormuştum ama mesajı atar atmaz telefonum çalmış, Anastasia, geçen gece kızımı anneme bırakmamla ilgili öfke yüklü bir kavga başlatmış, sinir krizinin boğucu çemberi etrafımı sarmıştı. Cevabı okumadan yatmıştım ama o beni yine rüyalarımda yalnız bırakmamıştı.

“Olmalı mıyım?”

Ah… O benden yana olmamalıydı. Ama ben? Ben ondan yana olmalı mıydım?

İşte asıl soru buydu. Beni bulmak için kuralları çiğnemişti. Ve şimdi, o geceyi bilen tek kişi olarak karşımdaydı: sıradan bir ofis arkadaşım değil, artık kaderimi değiştirme gücüne sahip bir sırdaştı. Eğer kimliğimi açık ederse, sahip olduğu her şeyi kaybederken beni de yanına çekerdi. 

Fakat asıl garip olan şuydu; tedirgin olmam, ona cevap vermek yerine görmezden gelmeyi seçmem gerekirken zihnim sürekli ona dönüyordu. Yazdığı her kelimenin ardında maskenin ardında kalan yüzünü, yarım yamalak hatırladığım sesini, o gece yağmurun altında bana olan arzusunu hayal ediyordum. Bir rüya gibi bulanık ama bir o kadar da yakıcıydı.

“Yarasa ve Kedi.”

Bu bizdik… Ben buradaydım. Peki ya o? Kimdi?

Benim ekibimden biri olduğunu sanmıyordum. Eğer öyle olsaydı, benim vereceğim tepkiyi az çok bildikleri için çoktan geri çekilir, kendilerini saklamayı tercih ederlerdi. Ama öyle olmadı. Demek ki daha uzağımdaydı, başka bir departmanın gölgelerinden bana ulaşmıştı.

Fakat hangi departmandan olabileceğiyle ilgili en ufak bir fikir dahi yürütemiyordum. Her sabah gördüğüm onlarca yüzün arasından hangisiydi o? Yanımdan geçerken “günaydın” diyenlerden biri miydi, asansörde denk geldiklerimden mi, yoksa kahvesini alıp kimseyle göz teması kurmadan masasına dönenlerden mi?

Düşündükçe zihnim bulanıyor, her ihtimali tek tek yoklarken elimde hiçbir kesinlik kalmıyordu.

Ona dair merakım, iki gündür kontrol edilemez bir arzuya dönüşmüştü. İstemeden, hatta nefret ederek kabul ediyordum ki o gece bana bıraktığı gölge, gündüzlerin tüm parlaklığını silip atmıştı. Kuralları çok iyi biliyordum. Dokunmamam gereken bir şeye dokunmuş, sadece onun için bir tanesini çiğneyerek kayıtları silmiştim. Ama bilinçaltım bana ihanet ediyordu. Sanki her bakışın ardında, her sesin tonunda onu aramaya programlanmıştım.

Bir gülüşten anlam çıkarmaya çalışıyordum. Bir el hareketinde, bir saç tutuşunda ipucu arıyordum. Onu işaret eden bir kırıntı, bir işaret bekliyordum. Tetikteydim ve fark ettim ki bulmak istediğim şey sadece kimliği değildi. Onun yüzünü görmeye, tenine dokunmaya, yeniden aynı ateşin içine çekilmeye açtım.

Siktir!

Belki de aklımı kaybetmiştim. Çünkü mantığım, bu bağın sonunun felaket olacağını fısıldarken kalbim her geçen gün daha da aç, daha da iştahlı hale geliyordu. Uzun zamandır içimde olan o boşluk, sadece onunla dolacakmış gibi hissettiriyordu. Ve ben kendime her defasında aynı soruyu sordum.

Ben de onu açığa çıkarmalı mıydım? Tüm kuralları çiğneyip onun kim olduğunu öğrenmeli miydim yoksa rüyalarımda bir hayalet gibi dolaşmasına izin verip kendimi yavaş ama kalıcı bir deliliğe mi teslim etmeliydim?

Yorumlar