Yarasa ve Kedi - 8. Bölüm
ZÜMRÜT
Döndüm durdum.
Hem de tüm gece.
Gözüme bir gram uyku misafir olmak için gelmedi. Ben de en sonunda pes ederek ayaklandım. Yataktan her zamankinden erken kalktım, işe için her günden hızlı hazırlandım ve daha Süheyla 987. uykusunun başındayken evden çıktım. Hava henüz aydınlanmamıştı ve güneş yüzünü göstermediği için hava martın kapıdan baktıracağı kadar soğuktu. İçimin yangını kalın giymeme engel olduğu için ürpere ürpere otobüs durağına gittim. Neyse ki çok fazla beklememe gerek kalmamıştı.
Plazanın önünden geçen değil de üç sokak arkada bırakan otobüse bindiğim gibi sıcak beni sarıp sarmaladı. Omuzlarımın düştüğünü, bedenimin gevşediğini hissederken boş koltuk olup olmadığına baktım. Benim gibi emekçi insanlarla dolu otobüste bu şans, çölde kutup ayısına rastlama ihtimalinden düşüktü. Bu nedenle orta alandaki demirin boş bir bölümüne yaslandım. Müzik dinlemek için mp3’ümü çıkardım. Yanımda duran genç nüfustan bir kızın elimdeki ufacık aleti görmesiyle gözlerinin büyüdüğüne yemin edebilirdim. Zihninden geçenlere de telepati yoluyla cevap verdim.
Evet… Bu devirde…
Ben biraz, geri kafalı denen insan gruplarındandım. Her şeyin belli amacı olduğunu ve öyle kalması gerektiğini savunuyordum. Örneğin, telefon arama yapmak için tasarlanmıştı. Bilgisayar internette araştırma yapmak adına bulunmuştu. Bir şeyler izlemek istiyorsan bunun için televizyonu kullanman gerekirdi. Müzik dinlemek istiyorsan mp3 gibi sadece bu amaca yönelik bir alet işini görürdü. Mesela kurutmalı çamaşır makinalarına da karşıydım. İlla kurutma özelliği de olsun istiyorsan onu ayrıca alman gerekirdi. Böylece hiçbir teknolojik alet performansının yarısında çalışmak durumunda kalmazdı.
Liseli olduğunu düşündüğüm kıza arkamı dönerek mp3’ümü açtım. En son hangi şarkıda kaldığımı duyunca yüzüme tatlı bir tebessüm yerleşti. Hemen şarkıyı başa aldım ve bir süredir üzerimdeki saçma hale biraz olsun şifa olan şarkıyı dinlemeye başladım.
Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
Yollardan sonra yıllardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar
Yollardan sonra yıllardan sonra
Yeniden yanyana onlar
Ne geçmiş tükendi ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçsede yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar...
Yeni Türkü bu hayatta en sevdiğim grupların başını çekiyordu. Tek bir şarkıcı seçmem gerekirse de o Yalın’dı. İkisi de çıktıkları ilk günden bu yana asla çizgilerini bozmamış, zaman onlara ego vermek yerine daha fazla alçak gönüllülük dağıtmıştı. Bu nedenle mp3’üm birkaç single dışında Yeni Türkü ve Yalın şarkılarıyla doluydu. Sıradaki şarkı benden kaderime bir manifesto olarak gelirken başımı pisliğine aldırmadan otobüsün soğuk camına yasladım.
O bu yolu daha yürüyecek çok
Kalbini dolduracak kelebeklerle
Büyütecek ruhunu, öğrenecek çok
İspat edecek kendince yolunu
Ok yaydan çıkıp yeniden onu vurduğunda
Acının direği dönüp dolaşıp kalbine saplandığında
Korurum saklarım, sararım eli hep avucumda
Zaman, mekân, mesafe yokmuş aşıklar arasında
Aşkın efendisiyleymiş ilk dansı
Ayrılık perisi siler gözyaşlarını
Uzak diyar masallarına sevdası
Kendi seferi kendi rüyası…
**-**
İnsan ayakta uyuyabilirdi ama otobüs gibi kelle koltukta bir yolculukta ayakta uyumak…
İşte bu tam olarak benim gibilere has bir özellikti.
Neyse ki ineceğim durağı hisseden yanım bir önceki duraksamada kendine gelmişti. Gözlerim ilk önce durum değerlendirmesi yaptı. Kulaklıklarımdan teki yeri süpürürken diğeri kulağımdan düştü düşecek gibiydi. Başım hala cama yaslıydı ama garip bir şekilde acıyordu. Kolum ise, tuttuğum demirle bütünleşmişti. Niyeyse etrafımda kimse yoktu. Acıyla yüzümü buruşturarak doğruldum ve tam anlamıyla ayaklarımın üzerinde durdum. Horlamış olma ihtimalimi düşünerek kimseyle göz göze gelmemeye gayret ettim. Kolumdaki karıncalanmayı da görmezden gelerek herhangi bir saldırıya uğrayıp uğramadığımı kontrol ettim. Çantamdaki her şey tamdı. Başım haricinde bir acı hissetmediğime göre… Sanırım bedenimde de.
İneceğim durağa yaklaştığımızı görünce kapıya yaklaştım. Kapılar açıldığı gibi kendimi dışarı attım ve yaşadığım utancı bir otobüs insanla arkamda bırakmaya karar verdim. Kalan yolu develerle devam etmek zorunda kalan bir kanı gibi ilerledim. Yoluma çıkan bir pastaneden kahvaltılık bir şeyler aldım. Plazaya vardığımda saat hala çok erkendi. Bu yüzden güvenlikler içeri girdiğim an ayaklanmıştı. Kartımı göstere göstere turnikelere okuttum ve “Günaydın,” dedim. İki adam da yüzüme bön bön bakıyordu. Hadi ama… Bu plazanın her katı bir ofise aitti. Hatta bazıları iki. Hiç mi kimse bu saatte gelmiyordu?
Plazanın dört asansörü de emrime amade gibi görünüyordu. Sanırım bu saatte gelmeyi, sadece bu ıssızlık için tekrarlayabilirdim. En soldakine binip ajansın bulunduğu kata hızla çıktım. Ortalıkta in ve cin top oynuyordu. İşin kötü tarafı adama ihtiyaçları yoksa ses çıkardığım için kesin beni çarparlardı. Sırf bunun korkusu bile parmak ucunda masama doğru ilerlememe yeterdi. Gerçekten de kimse yoktu. Ofis boy ve mutfaktan sorumlu Yıldız abla bile…
Eşyalarımı masanın üzerine bıraktım. Aldığım bir simit ve iki dere otlu poğaçayla birlikte mutfağa gittim. Bugünlük çayı demleme görevini üstlenirken Yıldız abla gibi düşünmeye çalıştım. Hayatım boyunca bu büyüklükte bir makinada çay yapmamıştım ama sonuçta o yapıyorsa, bende yapabilirdim değil mi?
Tabi öncelikle çayı bulmalıydım. Birkaç çekmeceyi karıştırdım. Neyse ki çay makinasına en yakın olan çekmeceleri karıştırmam işime yaramıştı. Çay makinasının kapağını kaldırdım. Rezidansın bulunduğu yerde belli bir miktar su olduğunu gördüm. Onu dökmem gerekiyor muydu? Ya da üzerine eklemem?
Düşünceli bir bakış atarken çay koyacağım kısma baktım. Ofiste kaç kişiydik? Kaç bardaklık çay yapacaktım? Ben sadece kendime demleyecek kadar yapsam kul hakkına girer miydim?
“Günaydın.”
Aniden arkadan gelen sesle olduğum yerde sıçradım. Elimdeki çelik kapak gürültüyle yere düştü. Panikle arkamı dönerken görmemem gereken bir yüzle karşılaştım. Yani gördüğüm için memnundum ama ne yapacağımı bilmeyecek kadar şaşkındım da.
“Korkuttum mu?”
Sesi…
Kahretsin sesi hatırladığımdan çok daha erkeksiydi. Cevap veremeyecek kadar ambale olsam da beni rezil etmekten kurtaran bedenim başımı iki yana salladı. “Tamam,” dedi tereddütle. Gözleri yerdeki kapağa kayınca hızlıca onu yerden aldım ve çay makinasının üstüne koydum. Buğra’nın yüzü garip bir ifadeyle buruştu. İğrenmiş miydi o?
Ah…
Kızım kapağı yıkamadan neden yerine koyuyorsun?
“Çay alacaktım ama,” dedi. İşte amadan sonraki hiçbir cümlenin bir anlamı kalmamıştı. “Demlenmedi sanırım.” Kalmış mıydı? Başımı evet anlamında salladım. Konuşsana kızım. Adam şimdi bir şeyler çakacak. Konuş!
“Demlendiğinde haber vermemi ister misin?”
Kaşları hayretle havaya kalktı. Ben onun sesini tam olarak hatırlayamıyorsam onun da benimkini hatırlamaması gerekirdi. Hatırlamış mıydı? Neden bana çözmeye çalıştığı bir bulmaca gibi bakıyordu?
“Bu ajanstaki üslerinde her zaman sizli bizli misindir?”
Siktir. Şimdi bakışları daha anlamlıydı işte. Bu ajans ortamı her ne kadar rahat olsa da hitaplar konusu fazlasıyla dikkat ettikleri bir ciddiyetti. “Hayır efendim. Ben sadece bir an… Korktuğum için…”
“Hangi birimdesin?”
Elindeki telefona geldiğinden beri ilk kez bakıyordu. “Metin yazarlığı,” dedim ama sesim kesinlikle bana ait değildi. Ne olduğunu sorarsam yine haddimi aşmış olur muydum?
“Kelimelerle aran iyi yani.”
Vardığı çıkarıma başımı sallayarak cevap verdim. Ardından yüzüme bakmadığını hatırladım. “İşime yetecek kadar,” dediğimde tek kaşı seksi bir şekilde havalandı. Gülümsüyor muydu o? Kahrolası bir gamzesi mi vardı? Ah lanet olsun.
Bir anda kotumun arka cebinde olan telefonum titredi. Nutkum tutulmuş bir şekilde önümdeki adama baktım. O muydu? Hayır hayır, bütün gece mesaj atmamıştı. Şu anda atmasını gerektirecek hiçbir şey yoktu. Süheyla yatağımda olmadığımı fark etmiş olmalıydı ya da Şakir gecenin yorgunluğunu yeni üzerinden atmış ve olanları merak etmişti. Kesinlikle o değildi.
“Çay demlendiğinde toplantı odasına altı tane getir. Ben de bu sefer ki saygısızlığını görmezden geleyim.”
Emir kipine ya da bana sunduğu teklife takılmadım. Altı mı? Bu saatte, bizim dışımızda ofiste beş kişi daha mı vardı?
“Ta-tabi.”
Yüzüme bakmadan mutfaktan çekip gitti. Üzerimdeki baskısı ise bir anda yok oldu. Derin bir nefes alarak tezgâha dayandım. Terleme sorunum yoktu ama şu anda kesinlikle su içindeydim. Gerçekten bu adam nasıl o geceki Batman olabilirdi? Bu adam buzsa, Batman ateşti. Bu adam hödükse, o gece seviştiğim kişi dünyanın en anlayışlı adamıydı.
Telefonum tekrar titredi. Kalbim gümbür gümbür çarparken hızla arka cebimden çıkardım. Tahmin ettiğim gibi bir mesaj Süheyla’ya aitti ama az önceki mesajın yani ilk mesajın sahibi O’ydu.
Ellerimin titrediğini görürken mesaja tıkladım. Uygulama açılırken boğulacak gibi hissediyordum. Boğazımdaki baskıyı geçirmek istercesine yutkundum. Mesaj sayfası açıldı. Ona en son pişman olup olmamam gerektiğini sormuştum ve o da…
“Konu bensem, hayır. Konu sensen, fazlasıyla.”
Bu ne demekti şimdi?
O seks tanrısıydı da ben bir ucube miydim?
Ah hayır… O gerçekten bir seks tanrısıydı.
**-**
BUĞRA
Bir an…
Kısacık bir an, mutfakta karşılaştığım kadının kedi kadın olup olmayacağını düşündüm.
Tanrım, bu düşünce artık refleks hâline gelmişti. Kahrolası birkaç gündür adam akıllı yaptığım tek şey buydu zaten: Gözlerimi her yeni yüze dikmek, rüyamdaki siluetle kıyaslamak, o bulanık anıları yeniden canlandırmak.
Ama suç bende değildi. Gördüğüm rüya o kadar net, o kadar canlıydı ki hâlâ tenimde o yabancı ama tatmin eden kokunun yankısı vardı. Rüya olmaktan çıkıp o geceye dönüşmüştü sanki. Ve şimdi, bu kadını karşımda görünce beynim, gerçeği hayalin kalıbına zorla dökmeye çalışıyordu.
Bu kesinlikle benim yeni lanetimdi.
Zihnimde kalan anıları, karşımdaki kadınlara giydirmeye çalışıyordum; bir deli gibi.
Onun üstündeki bol kıyafetler vücut hatlarını gizliyordu ama bu bile beni durdurmadı. Kumaşın altındaki olasılıkları hesaplar gibi baktım. Boyu hatırladığımdan kısaydı, evet… Ama o gece topuklu bot giymişti. Belki o yüzden şimdi daha kısa görünüyordu?
Ah, saçmalıyordum.
Gerçekle hayal arasındaki o ince zar, bir kez daha yırtılmak üzereydi.
Bu çalışanın o kadın olmayacağını daha ilk bakışta anlamalıydım. Bir kere saçları kıvırcıktı; oysa kedi kadının saçları gece kadar düzdü, pürüzsüzdü. Gözleri yeşildi. Kedi kadınınkiyse… Koyu kahverengiydi, neredeyse siyahın sınırında bir renk.
Elbette, lens takmış olabileceğini düşündüm. Çünkü zihnim artık her olasılığı kendi deliliğini haklı çıkarmak için zorluyordu. Ama o saç… o kıvırcık saçların, o kadar düzleşmesi mümkün değildi.
Tam o anda bir görüntü çaktı zihnimde. Şimşek gibi, kısa ama yakıcıydı. Söken bir şafak, tenlerimizi döven yağmur taneleri ve o muazzam kıçına değen saçlarının yağmurla birlikte ağırlaşarak dalgalanması ve sırtına yapışması… O sahne öyle canlıydı ki, bir an için mutfaktaki flüoresan ışığın yerini şimşek aydınlığı aldı sandım.
Olabilir miydi?
Yutkunduğumu fark ettim. Kadın yerden aldığı kapağı çay makinasının üzerine bırakırken başını çevirdi. Gözleri, o lanet rüyanın içinden çıkmış gibi üzerime dikildi. Kalbim, gerçeğin bana oyun oynadığını ilan eden bir tokmak gibi göğsümde çarptı. ‘Belki de delirmemek için hâlâ çok erken,’ dedim içimden ama çoktan başlamıştım.
Sesini duymak için konuşturmaya çalışmıştım.
Sadece bir-iki kelime… Ne kadar saçma, değil mi? Koca adam olmuşsun ama bir yabancının ağzından dökülen iki hece için çırpınıyorsun.
Zorla birkaç kelime kopardığımda ise kafam daha da karıştı. Kedi kadının ses tonunu, bir şarkının en yumuşak ve en derin notası gibi hatırlıyordum; bedenimi ele geçirecek kadar tatlı, zihnimin kıvrımlarını tırmalayacak kadar da keskindi. O sesin içinde hem bir tehdit hem bir davet gizliydi.
Karşımdaki kadının sesi öyle değildi.
Bu defa kulağımı okşayan değil, tam aksine zihnimdeki o notayı bozan bir sesti. Sanki enstrümandaki bir tel yanlış akortlanmıştı. Belki de düşlerimin sisli perdesi, o gece duyduklarımı çarpıtmıştı. Belki de alkol… Ya da belki gerçekten iki farklı kadını aynı bedende görmeye çalışıyordum. Hoş, o gece doğru düzgün konuşmamıştık zaten. Onun sesini tanımam mucize olurdu
Aklıma gelen fikirle dün gece attığı mesaja cevap vermeye karar verdim. Eğer oysa mutlaka bir tepki verir diye düşünmüştüm. Fakat asla rengini belli etmemişti. Çok mu basit düşünüyordum? Belki de bu işte asıl aptal olan bendim. O, benim bütün bu oyunumu çoktan çözmüş ve şimdiden bir sonraki hamleme vereceği tepkiyi planlıyor olabilirdi.
“Çay demlendiğinde toplantı odasına altı tane getir. Ben de bu sefer ki saygısızlığını görmezden geleyim.”
Bu bahaneydi elbette. Gerçek neden başka bir şeydi. Elleri… Hatırladığım en net, en yakıcı detay buydu. O gece, karanlıkta bile parmaklarının zarafetini fark etmiştim. Karşımdaki kadın ise ellerini iki yanında yumruk yapmış halde duruyordu. Tırnaklarının içe gömülüşü, avuç içindeki gerginlik o anın bütün sırlarını saklıyordu.
Detaylara inmemin tek yolu vardı: Çayı verirken ellerini görmek. Sıradan bir jestin içinde gizlenmiş bir keşif anı… belki de deliliğim için son kanıt…
Mutfaktan çıktım. Koridorun ışıkları beyazdı ama gözlerim hâlâ rüyamdaki loşlukta geziyordu. Toplantı odasına gidene kadar en az üç kez telefona baktım. Cevap hâlâ yoktu. Her “yok” bir yankı gibi içimde büyüyordu.
Eğer oysa — eğer o geceki kadın gerçekten mutfakta gördüğüm metin yazarıysa — şu anda sessizliğiyle beni çıldırtmaya çalışıyordu. Eğer değilse…
“Siktir,” dedim kendi kendime. Tek bir kadının üzerinde bu kadar kafa yoruyorsam tüm şirket çalışanları için aylarımı vermem gerekecekti ve en kötüsü, bu karmaşayı göğüsleyecek vaktim de duygusal dayanıklılığım da kalmamıştı. Fakat içimdeki lanet ses arsızca fısıldamaya devam ediyordu;
Zamanın varsa da yoksa da onu bulacaksın.
Toplantı odasına bir hışımla girdim.
Kapının kapanışı bile ofisin sabah sessizliğinde yankılandı. İçerideki beş kişi refleksle ayağa kalktı. “Günaydın arkadaşlar,” dedim, adımlarımın yankısı cam duvarlarda yankılanırken. Sabahın gri ışığı on yedinci kattaki cam panellerden süzülüyor, Maslak’ın kalabalığı aşağıda bir karınca sürüsü gibi hareket ediyordu. Şehrin kaosunu buradan izlemek, Tanrı’nın gözünden bakmak gibiydi; sessiz, ama her şeyi gören bir yükseklik.
“Günaydın Buğra Bey.”
Hep bir ağızdan söylenen selamlaşmayla oturmalarını işaret ettim. Uzun toplantı masasının üzeri, tipik bir kampanya döneminin dağınıklığıyla doluydu: MacBook’lar, reklamı için üzerinde çalıştığımız boş kahve bardakları, yarısı karalanmış notlar ve duvara asılı olan projeksiyon ekranın ortasında kocaman yazan bir cümle vardı:
“Gerçek Olmak Cesaret İster.”
Kendi kendime gülümsedim. İronik bir andı. Tam da şu anda bulunduğum durumu özetleyen cümle, dün hiçbir şey ifade etmiyordu. Dün akşam, hafta sonu ertelediğim baba kız yemeğini gerçekleştirmek için Arven’i okuldan alacaktım. Bu yüzden toplantıyı yarıda kesmiş, sabah herkesi bir saat erken ofiste görmek istediğimi söylemiştim. Tam da istediğim gibi herkes, hazır bir şekilde toplantı masasındaki yerini almıştı.
Yerime geçerken “Nerede kalmıştık?” diye sordum.
Selim hemen ayağa kalktı, sunumu açarken ekrandaki notlarına baktı. “Dün, yeni kahve kampanyasının ana sloganında kalmıştık. Duygusal bağın ön planda olduğu öneriler öne çıktı Buğra Bey. Özellikle...”
Selim, dünkü toplantıyı ve öne çıkan fikirlerin hızlıca özetini geçmeye başladı. O an masamda, ekranı aşağı dönük duran telefon titredi.
Bir.
İki.
Üç kısa titreşim.
Kalbim o anda göğsümde yankılanan bir trampete dönüştü. Parmak uçlarım, istemsizce cihazın kenarına uzandı. Kendime doğru çevirdim. Uygulamadan mesaj gelmişti. Hem de aynı kişiden üç mesaj…
Ekran kilidini açmadığım için ne yazdığını göremiyordum. Acemi, ergen çocuk heyecanıyla çarpan kalbime söz geçirmek için önce telefonu tekrar masaya bıraktım. Önümde duran, yağsız sütle yapılmış, şekersiz filtre kahvemden bir yudum aldım. Soğumuştu. Yine de dikkat çekmemek adına her zamanki gibi gözlerim slayttayken kahveyi yudumladım. Selim hâlâ konuşuyordu ama ben kelimelerinin hiçbirini duymuyordum. Yalnızca arka planda kelimeler kayıyor, zihnimdeki uğultuya karışıyordu. Ne yazmıştı? Üç mesaj… Merak, içimde dizginlenemeyen bir hayvana dönüşmüştü.
“Buğra Bey?”
Ses bir anda, bir çan gibi yankılandı. Selim anlatımını bitirmiş, diğer dört kişiyle beraber gözümün içine bakıyordu. Kahretsin. Odağımı anında işe çevirirken dünü hatırladım. “Tamam,” dedim net ve ölçülü bir sesle. Parmaklarımı masanın kenarına koydum, ritmik biçimde tıklattım.
İçimdeki kaosu bastırmanın tek yolu, ses çıkarmaktı sanki.
“Dün konuştuğumuz kampanya hattını yeniden ele alalım.”
Sesim, olması gerekenden fazla otoriter çıkmıştı. Bunu fark eden herkes dik oturdu ama ben hâlâ o lanetli mesaja bakmamak için kendimle savaşıyordum. “Dün farkındalık dedik, duygusallık dedik. Ama artık duygudan fazlasına ihtiyacımız var. İnsanlar reklam değil, gerçeklik arıyor. Fark yaratmamız lazım.”
Yaratıcı yönetmenimiz olan Eda, not defterinin köşesine karaladığı soyut çizimleri bir kenara itti. İnce parmaklarıyla saçlarını omzunun tek tarafına toplarken başını kaldırdı. Saçlarındaki yeşil ve mavi tonlar, sabah ışığında parlayan bir yel gibi hareket etti. “Fark yaratmak kolay,” dedi hafif bir tebessümle. Sesinde hem meydan okuma hem de alışılmış bir yorgunluk vardı.
“Ama herkes artık aynı şeyi söylüyor. ‘Biz farklıyız’, ‘Biz samimiyiz’… Yalanın en yeni versiyonları. Bence reklam gibi görünmeyen bir şey yapalım. Markayı gizleyelim. Sadece hikâyeyi bırakalım.”
Dijital stratejist Sarp, her zamanki soğukkanlılığıyla ekrana döndü. Klavyesine birkaç kez tıkladı, önündeki grafikleri açtı. Ekrandaki renkli çizgiler, odanın gri ışığında bile keskin parlıyordu; veriler, duygulara saplanan mızraklar gibiydi. “Eda,” dedi, gözlüğünü düzeltirken. “Elimdeki dataya göre ‘sessiz kampanyalar’ yüzde otuz beş daha az etkileşim alıyor. Görünmez olursak, kimse bizi fark etmez. Bu markanın müşteriye temas noktası kalmaz.”
Eda umursamaz bir tavırla “Bazen görünmemek, en güçlü görünürlüktür,” dedi. Sarp’ın dudak kenarı belli belirsiz gerildi. Masanın altından bacaklarının hafifçe titrediğini fark ettim; gerginlik hem profesyonel hem kişisel bir savaşa dönüşmek üzereydi. Onların kendi aralarındaki atışmayı fırsat bilerek mesaja tıkladım. Uygulama açılırken de ‘Yarasa ve Kedi’ ismine tıklarken de kalbimin parmak uçlarında attığını hissediyordum.
“Çift anlamlı cümlelerden hoşlanmam.
Fakat pişman olup olmadığım sorusunun tek bir cevabı var.
Hiçbir anından pişman değilim.”
Cümleleri okuduğumda içimde bir soğukluk yayıldı. Nefes almayı unuttum. Ekrandaki harfler bir süre sabit kaldı, sonra zihnimde yankılandı, yankılandı… Kendi sesimle o cümleleri tekrar ettiğimi fark ettim.
“Çift anlamlı cümlelerden hoşlanmam.”
Pişman olup olmadığını sormuştum. O ise ‘olmalı mıyım?’ diye cevap vermişti. Benimle birlikte olduğu için olmamalıydı ama bekaretini saçma bir partide, hiç tanımadığı bir adama teslim ettiği için pişmanlık duymalıydı. Bahsettiğim buydu. Bunun ikinci anlamı ne olabilirdi ki?
“Hiçbir anından pişman değilim.”
Pişmanlık onun değil, benim payıma düşmeliydi belki de. Ama yine de… Bu cevabın ardında başka bir anlam aradım. Her zaman olduğu gibi, cümlelerin altına saklanmış bir itiraf arıyordum.
Pişman olmamak, bana geri dönmeye niyetli olduğu anlamına mı geliyordu? Yoksa hâlâ aynı umursamazlığa mı tutunuyordu?
Toplantı odasının sesi bir anda uzaklaştı. Selim’in kalem sesi, Eda’nın itirazları, Sarp’ın tablo anlatımı, Eliz ve Karan’ın klavye tıklamaları… Hepsi bir uğultuya dönüştü.
“Sen pişman mısın?”
Telefon ellerimin arasında bir kez daha titredi. Mesaj ekranına düşen soruya hiç düşünmeden cevap verdim. “Hayır.” Kısa, net ama yeterliydi. Mesajımı anında gördü. Bir saniye geçti, sonra bir saniye daha. Her saniye, kalbimin atışını biraz daha hızlandırıyordu.
Vereceği cevabı beklerken toplantı odasının kapısı tıklatıldı. Tüm başlar aynı anda sese döndü. Dirseğiyle kapı kolunu açan az önceki kadın, “Buğra Bey, umarım bölmüyorumdur,” dedi. Adımı biliyordu. Tamam bu onun kedi kadın olduğunu göstermezdi. Pazarlama direktörü olarak zaten şirket içindeki sayılı yöneticilerden biriydim. Asıl adımı bilmemesi onu şüpheli yapardı.
“Çaylarınızı getirmiştim.”
Toplantı odasında garip bir sessizlik oluştu. Beş çift göz, birden kadına döndü. Yıldız Abla’nın yerine neden bu kızın çayları getirdiğini herkesin merak ettiğini hissettim. Özellikle de Eliz’in… Kadının koyu renk ojeli parmaklarını dizine vurduğunu fark ettim; bir rahatsızlık belirtisiydi bu.
“Gel,” dedim, sesimi olabildiğince nötr tutmaya çalışarak. O an fark ettim, adını bilmiyordum.
“Adın neydi?”
Kadın, tepsiyi dikkatlice iki eliyle kavrayarak içeri girdi. Parmaklarını o kadar sıkıyordu ki ellerini detaylı inceleme fırsatını yine elimden almıştı. Yavaş, ölçülü adımlarla yürüyordu; her hareketi fazla kontrollüydü, sanki bir şey saklıyormuş gibi. “Zümrüt Umar,” dedi sonunda. Metin yazarı Zümrüt Umar…
Neden bu kadını daha önceki toplantılardan hatırlamıyordum? Metin yazarı olarak her toplantıda gördüğüm kişi Eliz’di. Yeni gelmiş olabilir miydi?
Tepsiyi toplantı masasına dikkatli bir şekilde bıraktı. Bu kadar yakınıma gelince dikkatimi çeken ilk ayrıntı yüzünün hatta boynunun her yerine yayılmış olan çillerdi. Çok güzellerdi ama Kedi Kadın’ın teni maskenin ardında bile pürüzsüzdü. Tenindeki o kusursuzluk, sahte bir vitrin yüzü gibiydi.
Zümrüt’ün aradığım kadın olma ihtimali giderek azalıyordu. Ta ki “Başka bir isteğiniz yoksa…” diyene kadar. Bir tını… o seste bir kıvrım… Zihnimde bir yerleri yeniden uyandırdı.
Kısa bir sessizlik oldu. Onun sesinin yankısı hâlâ kulaklarımdaydı. Tanıdık ama belirsiz… rüya gibi.
Bu hissin üzerine gitmek istedim. İçimdeki merakın boynuna dolanan o zinciri kopardım. “Metin yazarıyım demiştin değil mi?” diye sordum. Zümrüt başını onaylarcasına eğdi. Parmak uçlarıyla gözlüğünü burnunun üzerinde düzeltti. Hırkasını bu kadar çekiştirmemiş olsa ellerini çok daha rahat görebileceğimi düşünmeden edemedim. Fakat oje sürmemişti. Kedi kadının ise tahrik etme boyutunda bordo ojeleri vardı.
“Üzerinde çalıştığımız projeden haberin vardır diye umuyorum.”
O anda dudaklarının kenarı kıvrıldı. Fakat o kıvrımda, kibirle özgüven arasında ince bir çizgi vardı. “Tüm şirketin olduğu gibi,” dedi. Sesinde bir meydan okuma gizliydi. Eda kaşlarını kaldırdı, Sarp sırıtmamak için dudaklarını ısırdı. Fakat ben yalnızca o sese odaklandım.
O cümleyi söylerken ses telleri nasıl titreşti?
Vurguyu hangi hecede yaptı?
O sesin alt tonunda bir geçmişin yankısı var mıydı?
Gözlerimi kısarak ona döndüm. “Pekâlâ,” dedim, ceketimin düğmesini çözerken. “Bakalım bu kadar emin olmanın altını doldurabilecek misin?” Konuşmalarımızın üzerinden ufak bir özet geçtim ve cümlelerimi “Bunu nasıl sağlayacağımızla ilgili bir fikrin var mı?” diye bitirdim.
Zümrüt kısa bir an düşündü. Sanki odayı değil, zihninin çok daha uzak bir köşesini dinliyordu.
Bakışları toplantı masasını, projeksiyonu, not defterlerini aşıp camın ardındaki gökyüzüne kaydı. Gökyüzü griydi; Maslak’ın üstüne çöken sis, şehrin sınırlarını bile unutturuyordu.
Hazırlıksız yakalandığı her halinden belliydi. Omuzları gerilmiş, elleri birbirine kenetlenmişti. Dudaklarını aralamadan önce derin bir nefes aldı; sanki kendine cesaret veriyordu.
Ben, tam o anda onu “acemi” diye damgalamıştım bile. Yeni, deneyimsiz, belki de şirkette yer edinmeye çalışan biri…
Ama sonra, konuştu. “Bence mesele görünür olmak değil,” dedi. Sesi önce yumuşak, sonra giderek kararlı bir tona büründü. Bakışlarını dışarıdan bana çevirdi. O an, gözlerimizin buluştuğu yerde bir titreşim oldu. Sanki ikimiz de kelimelerin ardında başka bir şey duyduk.
“Yankı bulmak.”
Kısa bir duraksama yaşandı. Sonra kelimeler, sanki uzun süredir bastırılmış bir şeyin sonunda dile gelişi gibi dudaklarından döküldü. “Bir insan, bir reklamı izlerken kendi hikâyesini görüyorsa… işte o zaman konuşulur.” Odadaki hava bir anda değişti. Sarp, ellerini klavyesinin üzerine bıraktı; Eda’nın kalemi havada asılı kaldı. Zümrüt konuşmaya devam ederken gözlerini benden ayırmadı. “Belki de slogan değil,” dedi, sesi biraz daha alçalarak.
“Bir mektup yazmalıyız.”
Masadakiler birbirine baktı. Sessizlik ağırlaştı, adeta bir gerilim perdesi gibi odayı örttü. Eda’nın renkli saçları omzundan kayarken kaşlarını kaldırdı. Eliz kaşlarını kaldırarak Mektup mu?” diye sordu. Zümrüt başını o yöne çevirdi. Arkadaşı olduğunu düşündüğüm Eliz’le kısa bir an göz göze geldi, sonra sessizce gülümsedi. “Evet,” dedi, sade ama emin bir ifadeyle.
“Birine yazılmış bir mektup düşünün ama markadan değil, bir insandan geliyor olacak… Belki bir iç ses olabilir ya da aynanın karşısında kendine konuşan biri gibi… Gerçek olmanın bedelini anlattığı bir an.”
Söylediği her kelime, odaya sanki görünmez bir sıcaklık yaydı. İçimden geçen ilk şey, ufak bir küfür oldu. Az önce acemiliğine hükmettiğim kadına şimdi hayranlıkla bakıyordum. Ama asıl etki yaratan şey, fikrin gücü değil… onu söylerken ki tavrıydı. Kendinden emin ama gösterişsizdi. Bir kelimeyi bile süslememişti; her cümle sanki bir anının içinden çekilip çıkarılmış gibiydi. Sanki geçmişiyle hesaplaşmış birinin sesiydi o. Belki de… bir zamanlar “gerçek olmanın bedelini” en ağır şekilde ödemiş birinin.
“Harika fikir!”
Eda’nın sesi, odadaki havayı bir anda kesip geçti. Coşkulu, biraz da dramatik bir tonla ayağa kalktı; sanki bir tiyatro sahnesindeydi. “Görsel olarak sade bir sahne hayal edin,” dedi. Elini geniş bir yay çizerek pencereyi işaret etti.
“Sabah ışığı, açık bir pencere, fonda sessiz bir nefes. Ses diyor ki: ‘Bazen güçlü görünmekten yorgun düşüyorum… ama hâlâ buradayım.’ “
Bir anlığına herkesin gözünde aynı görüntü canlanmış olmalıydı. Yumuşak ışık, soluk bir gölge, bir iç sesin çıplaklığı…
Benimse odağım tamamen yanımdaki kıvırcık saçlı kadındaydı. Zümrüt başını hafifçe eğdi, sanki sahneyi kendi içinde görür gibiydi. Sarp sandalyesine yaslandı, kollarını göğsünün üzerinde bağladı. Gülümsemesi ince, ama dokunaklıydı. “Peki,” dedi, sesinde belli belirsiz bir alay.
“Bu duygusal cümlelerin KPI’sı ne olacak?”
Eda gözlerini devirdi, ellerini iki yana açarak dramatik bir jest yaptı. “Ruhun KPI’sı yoktur, seni veri takıntılı adam.” Masadan kıkırtılar yükseldi ama aralarındaki elektrikli hava bunu anında yuttu. Bu sadece fikir çatışması değildi. Belli ki geçmişte aralarında çözülmemiş bir şeyler vardı; bakışlar kısa, kelimeler keskin… Sarp’ın yüzündeki alaycı ifade, Eda’nın her kelimesiyle biraz daha belirginleşiyordu.
Ofis aşkı mı? Belki.
Hala aşk mı? Muhtemelen.
Masada oturan genç stajyer Karan, toplantının başından beri ilk kez elini kaldırdı. Konuşmasına izin verince ayağa kalktı. Bakışlar bu hareketi beklemediği için anında Karan’a döndü. Stajer çocuğun sesi ürkek ama kararlı bir tondaydı. “Şey…” dedi. Doğrudan bana bakamadığı için gözleri yanımda duran Zümrüt’e kaymıştı ve bu beni fazlasıyla rahatsız etti.
“Belki kampanyanın sonunda markanın logosu bile çıkmaz. Gerçek olmak cesaret ister derken, ‘markamız değil, sizsiniz’diyebiliriz.”
Tam o sırada telefonum titredi. Masadaki çay bardaklarının metalik çınlaması arasında, o tek titreşim sesi fazlasıyla yüksek geldi kulağıma. Gözlerim, refleksle telefonun üzerine kaydı. Işıldayan ekranda uygulamadan mesaj geldiği gözüküyordu. İster istemez kaşlarım çatıldı. Bu sefer beklemek yerine telefonu elime aldım ve oyalanmadan mesajı açtım.
“Bu yasak aşkımıza devam edebiliriz anlamına mı geliyor?”
Kaskatı kesildim. Gözbebeklerim küçüldü. Okuduğum kelimelerin ağırlığı değil, atan kişinin tahmin ettiğim kişiyle uyuşmamasıydı beni kilitleyen. Başımı yanımda duran Zümrüt’e çevirdim. Bana değil, Karan’a bakıyordu. Elleri hala birbirine kenetliydi. Bir dakika önce nasıl bıraktıysam aynı pozisyondaydı. Mesajları o atmadıysa…
“Umar.”
Sesim, olması gerekenden daha sert çıktı. Soyadıyla hitap etmiştim. Kasıtlıydı. Bir duvar örmek, mesafeyi netleştirmek istiyordum. Zümrüt başını bana doğru çevirdi. Gözlüklerinin ardından yeşil gözleri ürkek ama netti. Tek bir kelime etmesine izin vermeden “Fikrin için teşekkürler,” dedim, soğuk, ölçülü, neredeyse mekanik bir tonda.
“Çıkabilirsin.”
Soğukluğum toplantı odasına yayıldı. Zümrüt ne diyeceğini bilemedi. Bir anlık tereddütle başını eğdi. “Pekâlâ,” derken sesi kısık, ama içinde belli belirsiz bir kırıklık vardı. Gözlüğünü burnunun üzerinde düzeltme ihtiyacı hissetti; sadece parmak uçlarını gördüğüm elleri titriyordu. “Afiyet olsun,” demesiyle kaşlarım çatıldı.
Ne?
“Çaylar için.”
Sesi o kadar sade, o kadar insandı ki…
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Masada duran altı bardağa baktım. Birinin kenarında hâlâ buhar vardı. Düşünmeden “Teşekkür—” diyecektim ki Zümrüt’ün hızla odadan çıktığını gördüm.
Kapının kapanma sesi, o anın son noktası gibiydi.
İçimi saçma bir his çöreklendi. Kedi kadın değildi. Hiçbir zaman olmayacaktı. Ama kırılmayı hak etmemişti. Bu, onun suçu değildi. Onu bu anlamı yüklemek… Benim suçumdu.
Yorumlar
Yorum Gönder