Yarasa ve Kedi - 9. Bölüm
ZÜMRÜT
“Benim kim olduğumu biliyor musun?”
“Henüz değil.”
“Benim kim olduğumu bulacak mısın?”
“Henüz değil.”
Ah…
Aramıştı ve beni eliyle koymuş gibi bulmuştu ya da daha beteri… Aramamıştı ama benden şüphelendiği için arama kararı almıştı. Nedenini, nasılını, hangi küçük hatanın onu bu sonuca götürdüğünü bilemiyordum ama emindim. O anki keskin bakışlarından, yüzündeki o donuk ifadeden emindim.
Yoksa durup durup neden mesajıma benim yanımdayken karşılık vermişti ki… Gece verebilirdi. Hadi uyuyakaldı diyelim, sabah kalktığında verebilirdi. İşe hazırlanırken, yolda gelirken, arabasını otoparka park ettiğinde verebilirdi. Lanet olasıca asansörde bile verebilirdi ve mesaj bana o yanımda yokken ulaşırdı. Ama o, özellikle benim yanımdayken, bende bir tepki, bir panik kırıntısı arar gibi o mesajı yazmıştı.
Telefonuma bakıp bakmayacağımı merak etmişti. İyi direnmiştim. Şimdilik…
Gerçekten benden şüpheleniyorsa, artık bir gözü mutlaka bende olacaktı. Bu da benim her an diken üstünde olacağım, en ufak bir hatamın ifşama yol açacağı anlamına geliyordu. Bu durum, sokağın ortasında pankart açıp “Kedi Kız benim, işte ben buradayım!” diye bağırmaktan farksızdı. Her an tetikte olmak, onun merakını daha da körüklemekten başka bir işe yaramayacaktı.
Allah’ım... İçimde bir çaresizlik dalgası yükseldi.
Ya işimden, kurduğum bu düzenden olacaktım. Ya da hayatımın ilk ve en güzel tecrübesinin yüzüne Allah’ın her günü bakmak zorunda kalacaktım. Üstelik bu sefer, aramıza giren o kalın, koruyucu maskeler, o kimlik gizleyen karanlık artık olmayacaktı.
Sadece ben ve o…
Bu düşünce, bir heyecan dalgasıyla karışık, korkunç bir sona doğru hızla yaklaştığımızın habercisiydi.
“Günaydın.”
Düşüncelerim arasından, o yakalanma korkusunun labirentinden çıkamadan irkildim. Gözlerim hemen sesin geldiği yöne döndü. Yıldız Abla, elinde poşetlerle kapı eşiğinde duruyordu ve beni orada, erkenden masada oturmuş görünce şaşırmışa benziyordu. Sabahın o erken saatinde, mutfakta yalnız olmam tuhaf gelmişti.
Elinde poşetlerle mutfağına girerken “Korkuttum mu?” diye sordu. Allah aşkına… bugün neden herkes bana bu soruyu soruyordu. Önceki gerilim yüzünden sinirlerim o kadar gergindi ki, en ufak seste bile yerimden zıplıyordum. Korkak biri miyim ben?
"Ablacığım," diyerek oturduğum sandalyeden ayaklanırken, bir nevi kurtarıcıya sarılır gibi bir ifadeyle sordum.
"Seni Allah mı gönderdi?"
Yıldız Abla, gözlerinin kenarında toplanan ince çizgilerle, hoşnutsuz ama sevecen bir ifadeyle gülümsedi. "Beni bilmem de... Seni kargaların gönderdiği kesin."
'Karga bokunu yemeden mutfağımda ne arıyorsun, Zümrüt?' sorusunu ancak bu kadar üstü kapalı ve kibarca sorabilirdi. Poşetlerini tezgâha bırakırken gözleri, benim beceriksizce kurmaya çalıştığım kahvaltı köşesinde, özellikle çay makinasının etrafında dolaştı.
“Çayı demledim,” dedim sanki bir aferin beklermişim gibi. Fakat gelişen olaylar yüzünden ortalığı toplama ve döktüklerimi temizleme fırsatı bulamamıştım. Bu yaptığımın geri dönüşü bir aferin değil, Yıldız Abla’nın dudaklarının kenarına yerleşen o hoşnutsuz ve sorgulayıcı gülümseme oldu.
“Keşke beni bekleseydin Zümrüt.”
Sesindeki hafif sitemle ne diyeceğimi bilemedim. Mutfak, onun krallığıydı ve ben haddimi aşmıştım. Ah ablam… Ah. Keşke… “Abla valla ben masumum. Gelip uslu uslu masada oturacak ve kahvaltımı yapacaktım ama Buğra Bey altı bardak çay isteyince-“ Cümlemi tamamlayamadan Yıldız Abla’nın kaşları aniden ve sertçe çatıldı. Resmen gözümün önünde birer martıya dönmüşlerdi. Gözlerinde bir şaşkınlık ve rahatsızlık parıltısı vardı.
“Buğra Bey ofiste mi?”
Cümlemi tamamlamama bile izin vermedi. Neden bunu sormuştu? Olmaması mı gerekiyordu? Başımı onaylarcasına salladığımda arkasını döndü ve duvardaki saate baktı. Onunla beraber bende baktım. Saat hala erkendi ama abartılacak kadar da değildi.
“Ne oldu abla?”
Başını belli belirsiz iki yana sallayan kadın “Hiç, şaşırdım sadece,” dedi. Onu yüzünden de okuyabiliyordum zaten. Fakat Buğra ile ilgili yeni bir bilgi alacak olmanın yarattığı o heyecanla “Neden?” diye sordum. “İşe erken gelmez mi?” diye de ekledim. Yıldız Abla, damağını şaklatan o meşhur sesi çıkardı, sanki bir gerçeği kanıtlar gibiydi. “Tam vaktinde gelir,” diye cevap verdi, sesi bir notere teyit ettirir gibiydi.
“Ne bir dakika erken ne de beş dakika geç. Buğra Bey'in saati şaşmaz.”
Hadi be! Bu kadar dakik, bu kadar saatine sadık bir adamla mı birlikte olmuştum ben? Görünüşe göre o kadar rutin bir hayatı vardı ki bu durum Batman kimliğine tamamen zıt düşüyordu. Belki de geceye katılırken ki rahatlığı bundandı. Kimse ondan bunu beklemeyecekti…
“Sen neden erkencisin?” diye sorarken bana imalı bir bakış attı. O bakış, sanki bütün sırrımı biliyormuş, sadece ne zaman itiraf edeceğimi bekliyormuş gibiydi. Neden bilmiyordum ama son günlerde herkesin benim Kedi Kız olduğumu bildiğini sandığım o paranoyak, kısacık zaman dilimlerine esir oluyordum.
“Dünden kalan bir yazı var. Onu toparlayacağım.”
Yalanlarımın kuyruğunu uzatırken, kendime bile inanmakta zorlanıyordum. “İyi bakalım,” diyen kadın poşetlerin içindekileri dolaplara yerleştirmeye başladı. “Çay demlenince haber veririm. Kahvaltını edersin.” Bu, "Lütfen artık ayağımın altından çekil, mutfağımı toparlayacağım," demenin en kibar ve net yoluyla. Hemen toparlandım.
“Dağınıklık için kusura bakma.”
Bana doğru tek kaşını kaldırarak bakan kadın, “Kusura bakayım ki bir daha yapma,” dedi. O anki ciddiyetiyle, gerçekten de yakında mutfağın kapısına "Zümrütler Giremez, Girenler Dışarı!" diye bir tabela asarsa zerre kadar şaşırmayacaktım.
Tam utana sıkıla, başım önde mutfaktan çıkıyordum ki, arkamdan gelen sesiyle olduğum yerde donakaldım.
“Buğra Bey, kaç bardak çay istedi dedin.”
Sesi, az önceki sitemden farklı, araştıran, analiz eden bir tondaydı. Arkamı dönüp bir cevap bekleyen kadına baktım. “Altı,” dedim. Yıldız Abla başını sallarken “Tamam,” dedi.
“Şey ama benden istedi.”
Elindeki servis peçetesiyle bana dönen kadın, "Anlamadım," dedi. Gerçekten de anlamamış gibi görünüyordu; kaşları havada, ifadesi saf bir merakla doluydu. Buğra Bey'in, kendisi mutfaktayken, çay servisini başka birine yaptırması da belli ki alışılmışın dışındaydı.
“Boş ver abla. Uzun hikâye. Sen çay olunca haber ver, altı tane de hazırla götüreyim.”
Yıldız Abla cevap vermedi. Aslında vermemesi için bir noktada mutfaktan kendimi cansız bir ağırlıkla koridora atmıştım bile. Kurtulmuştum. Asansörlerin önünden geçerken kapıların açılacağını belli eden ‘Çın’ sesini duydum. Kimin geldiğine bakmak için adımlarımı yavaşlattım. Bir grup çalışan görüşüme girdi. Arkalarında ise esneyerek ve elindeki telefonla uğraşarak inen Şakir’i gördüm. Yüzü uykusuzluktan şişmişti ve kahretsin ki bu uykusuzluğun nedenini biliyordum.
“Günaydın.”
Koridordan geçerken göz göze geldiğim herkesle gülümseyerek selamlaştım. Her ne kadar zihnimde Kedi Kız krizi devam etse de kurumsal görgü kurallarını es geçemezdim. Ancak Şakir, bakışlarını elindeki telefon ekranından bir saniye bile ayırmadan, bodozlama masasına doğru ilerledi. Hâlâ uykusunun etkisindeydi ve belli ki bir an önce koltuğuna çökmek istiyordu. Arkasından koşturdum ve sırtına dokunarak “Günaydın!” dedim. Yüzündeki bıyık altındaki gülüşle bana döndü. Fakat o da benim orada, o kadar erken bir saatte olmamı beklemiyor olacak ki, gülüşü bir anda şaşkınlığın pençesine düşmüştü. Gözleri irileşti.
“Kıvırcık?”
Gözlerimi devirerek, "En azından sabahları adımı kullansan," diye sitem ettim. Şakir, telefon ekranını kilitleyerek cebine koydu. Bana cevap vermek yerine, yüzünde sorgulayıcı bir ifadeyle "Erkencisin," dedi.
"Hayırdır?"
Bir an... Kısacık bir an, normal zamanda çok fazla geç kalıp kalmadığımı düşündüm. Tamam, Buğra gibi mekanik bir dakikliğe sahip değildim ama ben de fena sayılmazdım. En azından bu zamana kadar geç kaldığımla ilgili hiç uyarı almamıştım.
"Beni rahat rahat tebrik et diye erken geldim." dedim, sesime neşe katmaya çalışarak. Şakir’in bakışları anında sorgular bir hal aldı. Neden bahsettiğimi anlamamıştı. Telefonumu çıkarıp uygulamaya girdim ve Buğra ile olan o kritik mesajlaşmamızı gözünün önüne doğru tuttum.
“İddiayı ben kazandım.”
Bakışları benden telefonun ekranına kaydı. Kaşları ilk anda çatıldı; şaşkın bir inkâr vardı yüzünde. Ardından gevşer gibi oldu ama hızlıca telefonu elimden kaparken tekrar çatıldı. Parmakları, benim o mesajı gönderdiğim saati, Buğra’nın tepkisini doğrulamak ister gibi ekranı yukarı aşağı kaydırmaya başladı. Bir şeylere girdi çıktı. Sanırım kendine, kazandığımı kanıtlamaya çalışıyordu. Yüzü solmuştu sanki. Gözleri, içinde bulunduğu çıkmazı yansıtıyordu.
“Benden…”
Şakir, tedirgin bir şekilde etrafa bakındı. Kimsenin bizi dinlemediğinden emin olmak ister gibiydi. Ardından bana doğru biraz daha yaklaştı ve sesini olabilecek en kısık, en yalvarır tonda tuttu.
“Arşivdeki tüm videoları silmemi beklemiyorsun değil mi?”
Gözlerinin içine baktım. Bu, benim de hayatımı kurtaracak bir karttı. “İddiamız buydu.”
“Yapma Zümrüt. İşimden olurum.” Sesi, şimdi gerçekten paniklemişti.
“Kaybetseydim, videoyu silmeyi üstlenecektim. O zaman bende işimden olacaktım.”
“Olmama ihtimalinde vardı. Sonuçta kendi özelini korumak istedin ama ben…” Sesi, şimdi fısıltıdan biraz daha yüksek bir hal aldı. “Tüm şirketin koruma duvarını kaldırmış oluyorum. Bir daha hiçbir yerde iş bulamam.”
Haklıydı. Böylesine büyük bir şirketten atılan biri, başka bir yerde zor bir iş bulurdu. Bu, onun kariyerinin sonu demekti. “Benden başka bir şey iste ama lütfen videoları silmemi bekleme.” Şakir'in yüzündeki çaresizlik, benim içinde sıkıştığım çıkmaz durumu düşünmeme neden oldu. Kedi Kız meselesi, ondan daha büyük bir sorundu. Ona, en dürüst ve kararlı bakışlarımla baktım.
“O zaman benimde işimden olmamama yardım et.”
Şakir, yüzünde bir anlık boşlukla, ne demek istediğimi anlamamış gibi kaşlarını çattı. Telefonumu elinden alırken mutfakta yaşananları şifreli bir şekilde anlatmaya başladım. Olayın ciddiyetini kavradığı an, yüzündeki uykulu ifade tamamen silindi. Hızla beni, ofisin kuytu köşelerinden birine doğru çekti; eski klasör dolaplarının arkasındaki, kimsenin uğramadığı karanlık bir oyuğa. Orada durduk. Söylediğim her şeyi beyin süzgecinden geçiriyor gibi duruyordu ve hepsinde de elinde kalan şey ‘Yardım et’ yakarışıydı.
"Şunu yapıyorsun," dedi, sesi kararlıydı ama hâlâ fısıltıdan halliceydi. "Daha fazla mesaj atma. O hesabı derhal sil ve bir daha bu konudan bahsetme. Hatta mümkünse maskeli olan hiçbir şeyden…”
"Bu bir çözüm değil!" diye karşı çıktım, sesimi kontrol etmekte zorlanıyordum. "Batman kimliği ifşa oldu. Adam, can havliyle de olsa, eşitlenmek için 'Kedi Kadın'ı arayacaktır ve bugün emin oldum ki, benden de şüpheleniyor!"
Şakir, yüzüme baktı, tepeden tırnağa beni süzdü ve dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. "İmkânsız... Şu andaki halinin 'Kedi Kadın'la alakası yok." Erkeklerden hoşlanmasına rağmen 'Kedi Kadın'a ağzının suyunun nasıl aktığını, ne kadar hayran olduğunu bildiğim için, şu anki paspallığımı vurgulamasa olmazdı. Gözlerimi devirdim. "Sağ ol ya. Bu kadar övme beni," diyerek kollarımı göğsümün üzerinde bağladım.
Bozulduğumu anladığı için mi, yoksa konunun ciddiyetinden mi bilmiyorum, geri adım atarak sesini yumuşattı: "Şu aklındaki saçma sapan alıngan cümleleri sil. Saçların, gözlerin, duruşun, giyinişin, hatta—" deyip bana doğru biraz daha yaklaştı. Gözleri, burnumun üzerindeki beneklere odaklandı. "—Yüzündeki çillerin bile Kedi Kadın'la taban tabana zıt. Senin o olduğunu anlaması için ancak... Anlarsın ya.” İma ettiği şeyle yüzümü tiksintiyle buruştururken, Şakir'i göğsünden uzağa ittim.
"Salaksın."
Kaşları yalancı bir şaşkınlıkla havalanırken, "Diyor asıl salaklığı yapan kişi," dedi. Haklıydı. Şu ofisteki en salak insan, an itibariyle sendelemiş mantığımla bendim. Yanaklarımı şişirerek nefesimi dışarı üfledim. Süngüm tamamen düşmüştü. Omuzlarım çöktü. "Ne yapacağız?" diye sordum, sesim yenilgiyi kabul etmiş gibiydi.
Şakir derin bir nefes aldı. Tam cevap verecekti ki, mutfak tarafından Yıldız Abla'nın tiz sesi duyuldu.
"Zümrüt, çaylar hazır kızım!"
O an ki panik damarlarımdaki kanı daha hızlı pompalarken “Ne yapacağıııızzz?!” diye bağırdım. Neyse ki Şakir, durumu inanılmaz bir hızla toparladı. Başını geriye atarak, Yıldız Abla'ya sesini duyuracak bir tonda, neşeli bir karşı atak yaptı. "Kahve içeceeeğiiz!” Ardından Yıldız Abla’ya dönerek “Ajansımızın yıldızı, filtre kahveyi de demledin mi?” diye sordu.
“Beş dakikası var.”
“Harikasın güzel kadın.”
Yıldız Abla’yı her zamanki gibi yağladıktan sonra bana döndü. “Şu telefonunu ver,” diyerek elimde tuttuğum telefonu aldı. “En son ne yazmış?” diye sorarken tekrar uygulamadaki mesajlara girdi.
“Konu bensem, hayır. Konu sensen, fazlasıyla.”
Şakir’le beraber mesajı tekrar okurken, içimdeki öfke, alaycı bir ifadeyle dışa vurdu. "Ukala pislik," dedim. Şakir başını bana doğru çevirdi. Neden böyle bir şey söylediğimi merak ettiğini anlayınca, parmağımla mesajı işaret ettim.
“Baksana, ‘Pişman mısın?’ sorusuna verilecek cevap mı bu?”
Şakir’in tek kaşı sakince havalandı. "Pişman olmalı mıyım? Sorusuna bu cevabı vermiş."
Telefona bir daha baktım. Tamam, haklıydı. Soru dolaylı yoldan sorulmuştu. Yine de verdiği cevap, kendini beğenmiş, durumu kendi lehine çeviren, soğuk bir egoiste aitti.
“Bu, iki anlama çıkabilir,” dedi Şakir, yetenekli bir analist gibi. Gözleri, mesajın satırlarında gezinmeye devam ediyordu. “Bir: ‘Ben senin peşine düşmeyeceğim (konu bensem, hayır) ama sen düşerek beni o gece için pişman ettin (konu sensen, fazlasıyla).”
Yüreğime öküz oturmuş gibi nefes alamadım. Şakir’in birinci analizi bile beni alt üst etmişti. Gerçekten beni pişman eden taraf olarak mı görüyordu? Gözlerim puslanmaya başlamış gibiydi ya da odadaki sıcaklıktan gözlüğüm buğulanmıştı.
“Ama söylediğine göre bu anlam değildir. Peşime düştü diyorsun.”
“Beni de pişman edecek.”
Gerçekten asıl derdim bu muydu? Yoksa onu hayal kırıklığına uğrattığım için mi bu kadar üzgün hissediyordum.
“Etmemesi için buradayım.”
“İkinci anlam ne olabilir?”
“Zümrüt!”
Şakir tam cevap vermek üzereydi ki Yıldız Abla, elindeki tepside şangırdayan çay bardaklarıyla bana tekrar seslendi. Sesindeki sabırsızlık belirgindi. "İşin varsa ben götüreyim kızım. Buğra Bey çayı ve kahveyi sıcak sever." Bu bilgi, zihnime yeni bir uyarı sinyali göndermişti. Dakikliği gibi, içeceği de asla ılımamalıydı. Acele etmeliydim.
“Şey… Hayır. İşim yok. Yani var ama götürebilirim,” diye kekeledim. Cümlelerim birbirine girmişti. Panik, dilimi düğümlemişti.
Yıldız Abla’ya doğru hızla ilerlerken, omzumun üzerinden Şakir’e baktım. Bana masasına geçtiğini söylemişti ama telefonum hâlâ elindeydi. Gözleriyle, ‘Bırak ben halledeyim' der gibi bir işaret yaptı. Telefonumu ona emanet etmek, tüm kaderimi onun ellerine bırakmak gibiydi. Peki etmeli miydim?
Yorumlar
Yorum Gönder