Yüzbaşı ve Başsavcı - 2. Bölüm

OLCAY
Komutanım Pamukoğlu'nun da dediği gibi savaş ve muharebeler taarruz demekti. Savunma halindeki bir birlik, yenilmeye, yıpratılmaya mahkûmdu. Bu nedenle en iyi savaş yöntemi, düşmanı rahat bırakmamaktı.
 ‘Ara, bul, yok et!’
Gayrinizamî harpteki tek ilke bize yol gösterecekti. Bunun içinde süratle yapılması gereken şey, içinde bulunulan araziyi, haritaya bile ihtiyaç duymadan kafaya kazımaktı. Gece boyunca Barış’la kafa kafaya vermiş, anlattıklarıyla bölge ve arazinin durumuna göre senaryolar üretmiştik. Dün gecekine benzer bir saldırıyı tekrar yaşamak istemiyorsak, hayal gücümüzü hem kendimiz hem de terörist grupları gibi çalıştırmak zorundaydık. Düşmanı iyi tanımlayamazsak ne gücünü ne de taktiklerini kestirebilirdik. Sonuçta da nasıl örgütlenmemiz, ne şekilde savaşmamız gerektiğini çıkaramazdık.
Gün ışığının ufuklardan sızmasıyla beraber sivil kıyafetlerimi giydim. Her ne kadar devremin anlattıklarıyla karakolun bulunduğu bölge gözümde canlansa da ufak bir keşif turundan zarar gelmezdi. Karakolun önündeki ciplerden birine atlayıp yola koyuldum.  Yollar keskin ve dar virajlıydı. Daha gün bile tam ağarmamışken bu yollarda araç kullanmak ustalık gerektiriyordu. Kendime ve şoförlüğüme güveniyordum. Fakat hem yola yoğunlaşıp hem de çevreyi inceleyemezdim. Bu nedenle benden önce bu noktaya gelebilecek düşman ihtimaline karşı aracı güvenli bir yere gizledim.
Ekim ayı Hakkâri’de hava, kışın yaklaştığını haber verircesine serin, rüzgârı bir o kadar sert olurdu. Tokat gibi çarpardı adama ve nereden geldiğini kestiremeyeceğiniz kadar da hızlı hareket ederdi. Bunu teğmenken fazla fazla tecrübe etmiştim. Bu nedenle montumun yakalarını kaldırıp, fermuarını boğazıma kadar çektim. Olası bir hastalığın yoluma çıkmasına izin veremezdim. Sıradan biri gibi gözükmek için av tüfeğini omzuma astım ve yürümeye başladım. 
Kısa bir tırmanıştan sonra, Barış’ın bahsettiği, karakoldan ismini alan köy karşıma çıktı. Köyün tamamını görebileceğim bir yükseltide durup etrafı incelemeye başladım. Henüz saat erken olduğu için köyde bir hareketlilik yoktu ama köyün etrafında dolaşan korucular gözümden kaçmamıştı. Bildiğime göre bu bölgede hiç kimse korucu olmak istemiyordu. Peki, bu kadar ufak bir köy için bu denli koruma olması normal miydi? Üstelik geçen gece karakolu ateş topuna döndüren terörist grupları, bu köye hiç dokunmamış gibiydi. O zaman bu korucular neyi veya kimi koruyordu?
Bir anda gözetlendiğimi düşünmeme neden olan bir his, kafamın içinde dolanan tilkilerin kuyruklarını geçici olarak birbirine bağladı. Ani bir hareketle arkamı döndüm. O sırada tepedeki kayalıkların arasında saklanıyor izlenimi bırakan bir insan başı gördüğüme yemin edebilirdim. Elim önce silahıma, daha sonra nerede ve kim olduğumu hatırlayarak av tüfeğine gitti. Adamın görüş alanımdan çıkmasını fırsat bilip hızla kendimi kayalıkların arasına, onun göremeyeceği gibi bir yere attım ve beklemeye başladım. Etraf olabildiğine sessizdi. Önce fırtına öncesi sessizlik diye düşündüm. Fakat dakikalar geçmesine rağmen karşı taraftan hiçbir atak gelmedi. Kısa bir an, yanlış görüp görmediğim ile ilgili kendimi sorguladım. Neyse ki, uzaklardan gelen kuru bir öksürük bir kere daha yanılmadığımı kanıtladı. Seri bir şekilde karşımda duran kayaları taradım ve yukarıya en hızlı ulaşacağım ve oradaki kişinin beni fark etmeyeceği bir çıkış yolu aradım. Patikamsı yol yerine, yönümü değiştirerek tamamen farklı bir yerden gizlenerek yukarı tırmandım. Kayalıklar bitip de düzlüğe çıktığımda yaklaşık on metre ötemde arkası bana dönük bir delikanlının durduğunu gördüm. Dağınık bir şekilde duran koyunlar ve silah yerine elinde tuttuğu sopa, bu gencin çoban olduğunu gösteriyordu. Tüfeği tutan elim yavaşça gevşedi ama tamamen üzerinden ayrılmadı. Çünkü yaşı kaç olursa olsun, bu bölgede çobanlara güven olmazdı.
“Şu anda gözünün üzerinde olması gereken yer o taraf değil delikanlı.”
Paniğini belli eden bir hareketle bana döndü. Yüzü mutlak bir korkuyla çarpılmıştı. Belli ki benim orada olmamı beklemiyordu. Taş çatlasın daha on beşindeydi. Zayıf ve kemikli bir yüzü vardı. Sağ gözünün üzerini kapatacak şekilde bir bez bağlamıştı. Kepeneğin altından gözüken kıyafetlerinden yoksul biri olduğu anlaşılıyordu.
“Gözüne ne oldu?”
Sanki daha önce orada olduğunu fark etmemiş gibi, boşta duran elini bezin üzerinde gezdirdi. Sağlam gözündeki duygu geçişi dikkatimden kaçmadı. Belli ki, gözünü ondan alan olay basit bir şey değildi. “Babam,” deyip sustu. Sanki söylememesi gereken kelimeler ardı ardına dilinde sıralanmıştı ve o son anda bunların dökülmesini engellemişti. Yarasını daha fazla deşmemek için üzerine gitmemeye karar verdim. Benimle göz teması kurmadan sopasından destek alarak ayağa kalktı.
“Askersin değil mi?”
Sesi tek düze çıkmıştı ama kepeneğini düzeltirken yakaladığım kaçamak bakışında merak duygusu had safhadaydı. Tıpkı benimki gibi… Şu anda üzerimde asker olduğunu gösteren saç tıraşımdan başka hiçbir şey yoktu. Bu yeni yetme çocuk, bunun ayrımını nasıl yapmıştı? “Bilmem öyle miyim?” diye sorduğumda üzerindeki tozu silkerken “Sorumun cevabı bu değil,” dedi. 
“Gözlerimin içine bakmadığın sürece, hiçbir soruna cevap vermem.”
Kısa bir an elleri hareket etmeyi kesti. Kafasının içinde söylediklerimi ölçüp tarttığını belli eden hareketsizliği, gözlerimin içine bakmasıyla son buldu. Çimen yeşili gözünde, yaşından beklenmeyecek bir cesaret pırıltısı vardı. Göz temasını kesmeden sorusunu yineledi. Onaylarcasına başımı bir kez salladım. “Adın ne senin?” diye sorduğumda hiç düşünmeden “Emrah,” diye cevap veren çocuk, birkaç saniye duraksadı ve aynı soruyu bana yöneltti. Bu ortamda rütbelerin hiçbir anlamı yoktu. Milimetrik bir tebessüm dudaklarımın kenarına yerleşirken ona doğru yürüdüm. Geri adım atmak yerine tam karşımda dimdik bir şekilde durdu. Bu cesaretinden güç alarak, tokalaşmak için elimi uzattım. “Olcay.” Gözleri refleks olarak uzattığım elime kaydı ama hiç düşünmeden sopayı diğer eline aldı ve güçlü bir şekilde elimi sıktı. Tanıştığımıza memnun olduğumuzu belli edercesine gülümsedik.
“Söyle bakalım asker olduğumu nereden anladın?”
Koyunlarına kısa bir göz gezdiren çocuk, içinden bir şeyler sayar gibi dudaklarını kıpırdattı. Her şeyin yolunda olduğuna emin olduktan sonra tekrar bana döndü ve gözlerimin içine bakarak “Bir tek onların duruşunda asalet ve cesaret aynı anda barınıyor,” dedi. “Ötekilerde ise sadece rezalet…”
Bu cevabı kafamda bir sürü soruyu beraberinde getirmişti. Hepsini sorabilme şansım olmadığı için, tümünü cevaplayacak birkaç soruyu aralarından cımbızla çektim.
“Bu farkı yapacak kadar çok kişiyle mi tanıştın?”
Çok olduğunu belli eden ıslığı ve el hareketini görünce “Nerede?” diye sordum. “Askerleri sadece uzaktan izledim ama ötekileri-“ Duraksadıktan sonra dudaklarını birbirine bastırdı. Belli ki yine söylememesi gereken şeyler dilinin ucundaydı ama bu sefer geri adım atmak gibi bir düşüncem yoktu. “Köyde mi gördün?” Gözünü kaçırdı. Doğru iz üzerinde olduğumu hissediyordum. Dün gece Barış’ın bu köy hakkındaki düşünceleriyle çocuğun ağzındaki baklaları çıkartacağına emindim. “Her çatışma da köyden ateş açılıyor. Her seferinde ateş edenleri, terörist grupları köyü bastılar da oradan ateş ediyorlar diye düşünüyoruz ama Allah’ın hikmetine bak, bu zamana kadar köyü boydan boya geçip, köyün dışındaki evleri mevzi diye kullanan terörist grupları, içinden geçtiği köyden, korucular dahil hiç kimsenin kılına dokunmuyor-“ Cümlemin yarıda kalmasına neden olan hareket, Emrah’ın tekrar sargılı gözüne dokunmasıydı. Bunu istem dışı yapmış gibiydi. Belli ki bu, basit bir aile olayının dışındaydı. O zaman bu konunun da üzerine gidebilirdim.
“Gözünü senden kim aldı çocuk?”
Buğulanmış gözü benimkilerle buluştu. Gardını düşmüştü. Yakınındaki bir kayanın üzerine çöktü. “Babam.” Titreyen sesiyle başından geçen olayları en başından anlattı. Düşündüğüm gibi terörist grupları, Kuzey Irak sınırına yakın olduğu için bu köyü üs olarak kullanıyordu ama köyün kurnazları, kendileri dışındakileri saf yerine koyarak, militanları koruyucu gibi göstermişlerdi. Emrah’ın babası köyün ileri gelenlerinden, bu işin başını çekenlerdendi ve sırf oğlunun gözü Türk askeri olmakta olduğu için, gözünü ondan almıştı. Aklı sıra bu şekilde bu tutkusundan vazgeçeceğini düşünüyordu. Oysa bilmiyordu ki yürek neredeyse gerçek vatanseverlikte oradaydı ve Emrah’ın vatana olan tutkusu, çoğu insanın sahip olamayacağı kadar büyüktü.
“Bu konuşma aramızda kalsın komutanım. Yoksa bu sefer gözümle kalmaz, canımı da alırlar.”
Emrah’ın cümlesi beni gerçek dünyaya döndürdü. Gözlerimin içine yalvarırcasına bakan çocuk için bir şeyler yapmak istedim ama şu an ne yeri ne de zamanıydı. Yollarımızın tekrar kesişeceğini hissediyordum. İşte o zaman, gözlerimin içine bu derece acınası bakan, Emrah değil, onu bu hale getirenler olacaktı. “Bu konuşma aramızda kalacak değil mi Komutanım?” diye sorduğunda bıyık altından gülümseyip göz kırptım.
“Hangi konuşma?”
Tanıştığımız andan beri ilk kez tebessüm eden çocuk oturduğu yerden kalktı ve esas duruşa geçti. “Allah sizleri başımızdan eksik etmesin komutanım.” Bende onun bu hareketine karşılık hazır ola geçtim ve yanından ayrılmadan önce son sözlerimi söyledim. 
“Allah asıl sizleri başımızdan, yüreklerinizden de vatan sevgisini eksik etmesin asker.”
“Sağ ol!”
**-**

Emrah’ın yanından ayrıldıktan sonra bir süre daha köyü ve etrafında devriye gezen sözde koruyucuları izledim. Buraya gönderildiğim görev için hala başla emri verilmediği için sadece etrafı incelemek ve kafamda senaryolar üretmekle yetinmek zorundaydım. 
Güneş tepedeki yerini almak üzereydi. Bu yüzden geri dönmek için yola koyuldum. Karakola gidene kadar, Emrah’la konuştuğumuz her şeyi tekrar gözden geçirdim. Vatan hainleriyle ilgili iğne ucu kadar olan bir bilgiyi bile kaçırmak istemiyordum. 
Karakola giriş yaptığımda ortalığın sakinliği dikkatimi çekti. Kolumdaki saate baktığımda öğle yemeği saati olduğunu gördüm. Kamuflajlarımı giymek için karakola doğru yürüyordum ki, gözüm nöbet kulesine, daha doğrusu kulenin beş metre önünde, yerde duran tüfeğe takıldı. Olabildiğince sessiz bir şekilde nöbet kulesine doğru yürümeye başladım. Arkası bana dönük olan askerin aynı anda üç farklı ses çıkarabildiğini varsaymazsak, yanında iki arkadaşı daha olmalıydı. Ayağımın altındaki çakıl taşlarına, ses çıkmasın diye benden beklenmeyecek bir naziklikte davranıyordum. Askerlerden biri soğuktan isyan ederken, neden burada askerlik yaptığını sorguluyordu. Diğeri ise yemekhanedeki yemeklerden şikâyet edip bir an önce bu lanet yerden kurtulmak istediğiyle ilgili yakınıyordu. Nöbet tutan asker ise, her yerinin tutulduğundan mustaripti.
Nabzım hızlandı. İçimde aniden kabaran öfke yüzünden parmak uçlarım karıncalanmaya başladı. Tenimin altında sönmeyen bir yangın vardı ve bunu körükleyen tek şey öfke değildi. Parmaklarımı ve boynumu kütleterek bedenimi gevşetmeye, her geçen saniye artan gerginliğimi azaltmaya çalışıyordum ama nafile…
 Usulca eğilip yerden tüfeği aldım. Artık görüş alanıma üç askerde girmişti ama onlar hala beni fark etmemişlerdi.
“Bu kimin?”
Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi bana bakan üç adam, ilk şoku üzerlerinden attıktan sonra toparlanıp esas duruşa geçtiler. “Olcay Komutanım biz-“ Askerin sesi o kadar yakındı ki, adımı söylemesi azgın alevlere benzin fırlatmak gibiydi. Daha fazla konuşması dönülmez bir yola girmemize neden olacaktı. Bu nedenle boştaki elimi havaya kaldırıp cümlesini yarıda kestim. “Bu tüfek kimin? Bir cümleyi ikinci kez söylemekten nefret ederdim. Çünkü bir şeyi ikiletmek sadece karşı tarafın zaman kazanmak istemesinden kaynaklıydı. Tepki vermemek için mümkün olduğunca hareketsiz durmaya çalışıyordum ama içimdeki yangının biraz daha cevap vermezlerse taşacağını biliyordum.
“Bu tüfek kiminse bir adım öne çıksın!”
Sesim açık havada yankılandı. Üçünün de gözleri elimdeki silaha kaydı. Daha sonra ortada duran, diğerlerine göre daha yapılı olan asker öne çıktı. Gözlerimin içine bakmamak için başını öne eğmişti. Kollarındaki fırfırlardan çavuş olduğunu görmek daha da sinirlenmeme neden oldu. Bir de buradaki askerlere örnek olacaktı…
“Buraya gel!”
Ürkek bir bakıştan sonra bana doğru yürüdü ve üç adım ötemde durdu. Tekrar başını öne eğecekti ki “Seninle konuşurken gözlerimin içine bakacaksın!” diye uyardım. Sert bir şekilde yutkunduktan sonra başını kaldırıp kaçamakta olsa gözlerimin içine baktı. Korktuğu her halinden belliydi. Korkmalıydı da…
“Tüfeğinin yokluğunu ne zaman fark edecektin?”
“Komutanım ben-“ diye açıklamaya başlıyordu ki “Kes!” diye gürledim. Arkamdaki uğultulardan yemekhanedekilerin dışarı döküldüğünü anlıyordum. Gözlerim göğsünün üzerinde yazan soyadına takıldı; Vatansever… 
Aramızdaki üç adımlık mesafeyi kapattım. Artık çavuşla burun burunaydım. Göz bebeklerinin titremesinden, hızla alıp verdiği nefese kadar her tepkisini görebiliyordum. “Bir gece önce burada ne oldu koçum?” Sesim sabrımın son noktasında olduğunu belli edercesine çıkmıştı. Sakin olmaya, mümkün olduğunca kendimi kontrol altında tutmaya çalışıyordum. Gözlerim yüzünü tararken “Ça-çatışma ko-komutanım,” diye cevap verdi. Belli ki sakin gibi duran ses tonum bile onu rahatlatmamıştı. Bunun nedeni yaptığı hatanın farkında olmasıydı. Bunun nedeni bu konuşmanın nereye gideceğini bilmemesinden dolayıydı. Tedirgindi ve bunu sesi fazlasıyla açığa çıkarıyordu. Hafifçe kulağımı ona doğru çevirirken “Duyamadım,” dedim. “Daha yüksek sesle söyle asker!”
“Çatışma komutanım!”
Gırtlağını parçalarcasına bağırması bu dakikadan sonra hiçbir şey ifade etmiyordu. “Kaç şehit verdik peki?” diye sorduğumda “Yedi komutanım!” diye cevap verdi. Başımı onaylarcasına salladım. Bu soğukta bile askerin boncuk boncuk terlediğini görüyordum. “Peki tehlike geçti mi Vatansever?”
“Hayır! Geçmedi komutanım!”
“O zaman,” deyip elimdeki tüfeği gözünün önüne soktum. “Bunun yerde ne işi var?!” Gözleri kısa bir an tüfekte sabitlendi. Tekrar bana kaydığında “Özür dilerim komutanım,” diye bağırdı. Özür dilerim. Özür dileyince her şeyin çözülebileceğini düşünen çocuklar…
“Sen benden özür dileme Vatansever,” derken işaret parmağımla soyadının üzerine bastırdım. “Sen soyadından özür dile, sen bu adı sana veren anadan, babandan özür dile, sen bu kadar askerin, anne, baba, ağabey, kardeş, amca, dayı gibi akrabalarından özür dile, sen sırf burada askerlik yaptığınız için endişelenen yarım milyon insandan özür dile asker! Benden özür dileme!”
Tükürüklerimi saçarak haykırışım karakolda ölüm sessizliğine neden oldu. Gözleri dolan asker tekrar özür diler gibi oldu ama son anda dudaklarını birbirine bastırdı. Geriye doğru birkaç adım atıp arkamı döndüm. Karakolun yarısı dışarı taşmıştı. Barış’ın endişeyle şekillenmiş yüzü, tam olarak ne olduğunu anlamamış gibiydi. Olabildiğince herkesle göz göze gelmeye çalışırken “Ne zaman çatışma çıkacağını bilemediğiniz gibi, çatışma sırasında hangi eve ateş düşeceğini de bilemezsiniz. Eğer babalarınıza vatan sağ olsun dedirtmek istemiyorsanız, kapıyı açan analarınızın karşısına sizden başka bir askerin dikilmesini istemiyorsanız. Silahlarınızı olur olmaz yerde bırakmayacaksınız!” dedim ve silahın sahibine döndüm. 
“Silahın senin namusun. Böyle mi sahip çıkıyorsun Vatansever?!”
Asker yanağından süzülen birkaç damla yaşla başını öne eğdi. O sırada gözlerim nöbet yerinde duran iki askere kaydı ve kafamın içi birkaç dakika önce ağızlarından çıkan cümlelerle dolup taştı. Öfkem boyut atlarken “Barış!” diye kükredim. Çakıl taşlarının çıkardığı sesten devremin yanıma koştuğunu anlıyordum. Ona doğru döndüğümde gözlerinin arkamda kalan askerde olduğunu fark ettim. Yüzündeki ifade bana hak verdiğini gösterse de gözleri her zamanki gibi acımasını belli ediyordu. Üç adım ötemde durup esas duruşa geçti.
“On beş dakika içinde bütün karakolu tören yerinde istiyorum!”
“Emredersiniz komutanım.”
**-**

On beş dakika…
Birazda olsa, yüreğimdeki öfkenin başlattığı yangının soğumasını umduğum, 900 saniye… Kamuflajlarımı giyerken rütbelerimin ve sınıf yaka işaretlerimin solduğunu fark ettim. Botlarım yıpranmış, boya ile idare eder bir görüntü kazanmıştı. Gözümün önünden anlık görüntüler hızlı bir şekilde akıp çekti. Tüm eşyalarımda yaşanmışlıklar vardı; Kerkük, Irak, Suriye’deki savaşın izleri, kazandığımız zaferler, arkadaşlarımın kanları… 
Onları taşımak benim için onur olsa da Tümen’e döndüğüm an tüm bunları yenilemem gerekiyordu. Bir taburun komutanlığını yapacaksam, öncelikle görünüşümle askerlerime örnek olmalıydım. 
Cep telefonumun çekip çekmediğini kontrol ederken gözüm saate takıldı. On beş dakikanın dolmasına yedi dakika kalmıştı. Benim için canımdan bile önemli olan birkaç eşyanın üzerine gitti elim. Alışkanlıktan ötürüydü bu hareketim. Cebimde olup olmadıklarını kontrol ettikten sonra tören alanına gitmek için odadan ayrıldım.
Hava sabahın aksine o kadar güzeldi ki, pırıl pırıldı. Gökyüzünde en küçük bir leke dahi yoktu. Kapının önünde bekleyen Barış, beni gördüğü gibi esas duruşa geçti. Bordo beremi başıma takarken “Herkes tamam mı?” diye sordum. “Emrettiğiniz gibi komutanım,” Cevabı yüzümü buruşturmama neden olurken “Biz bizeyken aramıza şu rütbe uçurumunu sokma demedim mi sana,” dedim. Onunda bunu istediğini biliyordum ama alışkanlıklar ve zorunluluklar kolay vazgeçilen şeyler değildi. “Emredersiniz-“ diyordu ki cümlesini tamamlamasına sitemli bakışlarım izin vermedi. Burnundan derin bir nefes alırken rahat pozisyona geçti. 
“Sen gelmeden askerleri haşladım ama hala ne olduğunu tam olarak bilmiyorum.” 
Kolumdaki saate göz attım. Dört dakikam kalmıştı. Her zaman dakik bir adam olmuştum ve bu özelliğime leke gelsin istemiyordum. Başımla yürümesini işaret ettim. Tören alanına doğru ilerlerken, az önceki yaşananların hızlı bir şekilde üzerinden geçtim. Barış ağzını bıçak açmıyordu ama onunda en az benim kadar öfkelendiğini alnının üzerindeki beliren damardan anlıyordum.
Askerler görüş alanımıza girdi. Barış, söylediğim şeyi yapmak üzere yanımdan ayrıldı. Uzman çavuş, beni gördüğü gibi askerleri azarlamayı kesip “Rahat! Hazır ol! Dikkat!” diye bağırdı. Aynı anda esas duruşa geçen askerlerin çıkardığı ses, birkaç saniye havada asılı kaldı. Uzman çavuş koşar adım bana doğru geldi ve önümde durup selam verdi.
“Karakasım Karakolu öğlen içtimasına, 1 Yüzbaşı, 1 Üsteğmen, 1 Teğmen, 1 Astsubay, 2 Uzman Çavuş, 29 Erbaş ve Erle, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!”
Selam verip “Sağ ol!” dedikten sonra askerlere doğru döndüm. Onlara hitap etmeden önce savaş toplu düzenindeki sıraların arasında dolaşarak hepsinin gözlerinin içine tek tek baktım. Hiçbirinde dışa vuran korku ve ürkeklik işareti yoktu ama durgunluk ve bezginlik hemen fark ediliyordu. Üç kişi hariç… 
Onlarla diğerlerinden daha uzun süre göz teması kurdum. Akıllarından geçenleri bu sayede okuyabildim. Bu kadar kişinin önünde rezil olacaklarını düşünüyorlardı. Olacaklardı da... Ama yalnızca onlar değil. Bu karakolda nefes alan tüm askerler yaşanan bu olaydan nasibini alacaktı. Çünkü bu karakolda birlikte nefes alıyorlarsa, birlik olmanın ne demek olduğunu öğrenmek zorundalardı. ‘Ben yapmadım’ deyip işin içinden sıyrılmak yerine kendi suçuymuş gibi arkadaşına sahip çıkmalılardı. Gerekirse devrem dediği kişilerin arkasını toplayacak, hata yapmalarını önleyeceklerdi. Birinin hatasının, tümüne kesildiğini anladıkları an, tek vücut olmanın önemini idrak ettikleri an olacaktı.
Hepsinin yüzünü net bir şekilde görebileceğim bir yerde durdum. Gözlerim hızlı bir şekilde yüzlerini taradı. Dakikalardır esas duruşta durmanın bıkkınlıkları yüzlerinden okunuyordu. Normalde beni rahatta dinlemelerini isteyecektim ama bu duruşları, öfkemi bir tık daha yükseltmişti. Silkelenip kendilerine gelme zamanları gelmişti.
“Siz asker olmayı ne sanıyorsunuz lan?!”
Bir grup asker şu anda bir rüyadaymış ve bağırışımla zorla uyandırılmış gibi irkildi. Diğerleri ise tepki vermemek için mümkün olduğunca hareketsiz kalmaya çalışıyorlardı. İçtima sırasından çıt çıkmıyordu. Özellikle yaptıkları hatayı bilen üç kişi başlarını da öne eğmişti. “Elinize silah verildi, nöbet tutturuldu diye kendinizi asker mi sanıyorsunuz?” Ellerimi arkada birleştirip askerlerin önünde volta atmaya başladım. Ufakta olsa korkunun yüreklerine girdiğini kasılan çeneleri belli ediyordu. Beklemedikleri bir anda aniden durup onlara doğru döndüm.
“Bakın şuraya!”
Elimle karakolu çepeçevre sarmış gibi duran İki Yaka Dağlarını işaret ettim. “Ne görüyorsunuz?” Askerler göz ucuyla bana baktı. Daha sonra hepsi teker teker bakışlarını gösterdiğim yere çevirdi. “Ne görüyorsunuz lan!” Duruşlarını dikleştiren askerler hep bir ağızdan “İki Yaka Dağları komutanım!” diye bağırdılar.
“Etrafınıza iyi bakın. Neyle çevrili bu karakol?”
Bu sefer etrafa bakma gereği duymadan “Dağ komutanım!” dediler. Tekrar ellerimi belimde birleştirip volta atmaya başladım. “Dağ,” kelimesini arka arkaya tekrarlarken bir yandan da askerlerin sabrını ölçüyordum. “Asker adam, kıyafeti tam, botu boyalı olan, halata tırmanabilen, hızlı koşabilen, nöbeti sağ salim teslim eden, o, bu, şu değildir. Ben bunlara bakmam. Ben asker adamın neyine bakarım biliyor musunuz?” Olduğum yerde durup yumruğumu göstererek “Maçası sıkanına bakarım arkadaşlar. Yanlış olmasın, ona da dağda bakarım ha… Çünkü kimin ne kadar asker olduğu orada belli olur,” dedim. Herkes nefesini tutmuş, ağzımdan çıkacak kelimelerin hangi yıkımı getireceğini bekliyordu. “Aranızda hiç dağa çıkanınız var mı?” Ufak bir fısıldaşma hissettim. Aralarında bazıları ‘Evet’ der gibi oldu. Askeri görevi yaptıkları sikimsonik trackinglerle karşılaştıran toy çocuklara doğru birkaç adım attım. Anında fısıltılar kesildi.
“Sırtınızda 40 kilo yükle dağa çıkmaktan bahsediyorum!”
Yaşantılar beni o kadar zorluyordu ki, daha fazla sakin kalmaya çalışırsam asker olduğu için gurur duyan ve bu uğurda şehit olan arkadaşlarıma ihanet etmiş gibi hissedecektim. Elimle İki Yaka Dağlarını işaret ederek “3000 küsür rakım vardır orada,” diye bağırdım. “İlk düşmanınızdır o sizin. Savaşamadığınız, gücüne boyun eğmek zorunda kaldığınız ilk düşmanınız!” Dağı düşman belletmem gariplerine gitmiş olacak ki ufak bir merak sessizliği karakola çöktü. Doğa ana ilmek ilmek işletmişti tüm silahlarını. Ona kafa tutmak sadece bir aptalın cesareti olurdu. Ona göğüs germekse zekâ işiydi ve herkeste bulunmazdı. 
“Önce kavurucu sıcak başlar. Enerjiniz olduğu için umursamazsınız. Yürüdükçe sıcak yerini soğuğa bırakır. Yanarsınız ama bu sefer o sert rüzgârlardan. Bir bardak çayla ısınıp, yürümeye devam etmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz?”
“Bilmiyoruz komutanım!”
“O sırt çantasının demiri omuriliğinizi deler geçer de ‘Ah!’ diyemezsiniz. Aylarca ananızdan, babanızdan, karınızdan, çocuğunuzdan kısacası evinizden uzak kalırsınız. Rahat yatağınızın hayaliyle bir kayanın üzerinde uyumanın ne demek olduğunu biliyor musunuz?” Özellikle muhteşem üçlünün üzerinde gözlerimi gezdirirken “Buradaki yemeklere laf ediyorsunuz ha?” dedim. “Ananızın yemeklerine benzemediği için askerlik zor öyle mi? Siz hiç konserveyi çakmakla ısıtıp, taşlaşmış ekmekle yemeğe çalıştınız mı lan!” Artık gerginlikleri had safhadaydı. Askerliğin ne demek olduğunu bilmeden yaşayan, birde üzerine buradaki rahat yaşantılarını sorgulayan kişilerin ne hissettikleri zerre kadar umurumda değildi. 
“Komutanım.”
Başımı sert bir şekilde Barış’a çevirdim. Sakin olmamı belli eden bakışlarla “Her şey hazır,” deyip ilerideki hortumları işaret etti. Başımı gereğini yapın der gibi hareket ettirdim. Barış, askerlerin başında duran iki uzman çavuşu yanına çağırdı ve sadece onların duyacağı şekilde kısık sesle yapacaklarını anlatmaya başladı. “Kendilerini zamanında sıcağa, soğuğa, açlığa, susuzluğa, saatlerce hareketsiz kalmaya, benzer zorluklara alıştırmamış olanlar, askerlik sanatında başarısız olmaya mahkûmdur.” Elinde hortumlarla iki yanıma geçen uzman çavuşlar ağzımdan çıkacak emri bekliyordu. Muslukların başında duran Barış’a baktım ve işaret verdim. Barış suyu açarken, uzmanlar hortumları havaya kaldırdı. Saniyeler sonra askerlerin başından aşağı sağanak bir yağmur temsili sular akmaya başladı. Başta ne olduğunu anlamadıkları her hallerinden belliydi ama suyun soğuğu kamuflajlarından sızmaya başladığı an dişlerinin takırtısı su sesini bile bastırdı.
“Soğuk mu? Üşüyor musunuz yoksa? Aklınızdan ne geçiyor şu anda? Bu işkencenin bir an önce bitmesi mi? Üzerinizi değiştirmeyi mi? Yoksa bunu size yapan adamın anasının elinden öpmeyi mi hayal ediyorsunuz?!”
Titremelerine rağmen dik durmaya çalışan birkaç askerin hatırı için Barış’a suyu kapatmasını emrettim. Kısa bir an karakolda duyulan tek ses, birbirine çarpan dişlerdi. O da ciddi ifademle en aza indi. Birçoğunun güçlü durmaya çalıştığını görebiliyordum. Her şeyin anası tecrübeydi ve ustayı tecrübe yaratırdı. Söylediklerimi bu şekilde tecrübe etmeleri acıydı ama daha acılarını yaşarken dimdik ayakta kalabilmeleri için bu tecrübe gerekliydi.
“O dağda, bu yağmur komutanınızın emriyle durmaz. Durduğu anda üzerinizi değiştirecek fırsatınız olmaz. Soğuk içinize işler de sesiniz çıkmaz. Anaya, bacıya sövmek yerine gerçek askerin ağzından tek bir kelime düşer dağlara… VATAN SAĞ OLSUN!”
Son cümlem sanki dağlarda yankılanmıştı. Karakolun üzerine tekrar ölüm sessizliği çöktü. Başımı kaldırıp, sert rüzgârın yırtarcasına dalgalandırdığı bayrağımıza baktım. Kim ne derse desin, önüme ne engel çıkarsa çıksın, sırf bu manzarayı ömrümün sonuna kadar görebilmek için, benden sonraki neslin bu al bayrağın altında güvenle yaşayabilmesi için, vatanımı savunmaya, doğru bildiklerime öğretmeye devam edecektim. Derin bir nefes alıp tekrar bakışlarımı askerlere çevirdim. Fakat titremelerinden önce dikkatimi çeken arkamdaki bir noktaya bakmalarıydı. Nereye baktıklarını görebilmek için başımı omzumun üzerinden geriye doğru çevirdim. Karakola giren iki aracın birinden inen polis özel harekât grubu, arkadaki arabanın etrafını sarmıştı. Bir anda aklıma beliren kişiyle elim kalbimin üzerindeki cepte taşıdığım şeye gitti. Unutmaya yüz tuttuğum bir his, yüreğime saplanıp kaldı. Zihnim benimle oyun oynar gibi, kardeşimi son gördüğüm anı gözlerimin önüne getirdi. Yıllar önceki sesi sanki kulaklarımdaydı. Sızlayan bir vicdan, şu an için ihtiyacım olan en son şeydi. Başımı iki yana sallayarak kendimi gerçekliğe döndürmeye çalıştım.
Doğukan, kardeşim, başarılı bir özel harekatçıydı ve ona verilen görevleri az çok biliyordum. Belli ki diğer araçta Polis Özel Harekatların (PÖH) korumasına ihtiyacı olan, önemli biri oturuyordu. Bir devlet büyüğü, vali, kaymakam, başsavcı… Peki, neden hala inmemişti ve ne kadar zamandır bir camın ardından bizi izliyordu. Daha da kritik olanı bir sınır karakolunda bu önemli zatın ne işi vardı? 
Gergin olan ortam iyice sınırları zorlamaya başlamıştı. Barış araçların olduğu tarafa doğru koşarken uzman çavuşlar hortumları toplamaya başladı. Askerlere bakıp, rahatta beklemelerini söyledikten sonra gelen kişinin kim olduğunu görmek için arkamı döndüm. Garip bir stres karakolun ruhunu ele geçirmişti. Kapı açıldı ama Barış ve bir PÖH’ün konumundan dolayı arabadan inen kişiyi göremedim. O tarafa doğru bir adım attım ama geçici görev yerimin burası olmadığını hatırlayarak olduğum yerde beklemeye başladım. Nihayet iri yarı PÖH, gelen kişiyle aramızdan çekildi ama gördüklerimi idrak etmem birkaç saniyemi aldı. 
Barış’ın hararetli bir şekilde konuştuğu kişi, bir kadındı. Bu dağların alışık olmadığı kadar resmi ve temiz giyimliydi. Uzun ve ince bir yapısı vardı. Hoş bunu giydiği topuklu ayakkabılar da sağlamış olabilirdi. Böyle bir yere bu kadar ince topuklularla gelmek cesaret işiydi ama sanki bu dağlarda doğmuşçasına rahat adımlar atıyordu. Koyu kahverengi saçlarını ensesinde sıkı bir topuzla bağlamıştı. Gür perçemleri gözünün biraz üstünde bitiyordu. Aralarındaki ince beyaz tutamlar dikkatimden kaçmadı. Sanki özenle saçlarının aralarına serpiştirilmişti. Bu görünüm ona yaştan çok hava katmıştı. Uzun boynundaki fular üzerindeki tek renkli şeydi. Benim olduğum tarafa bakmadığı için yüzünü tam olarak göremiyordum ama makyajını dozunda tuttuğu olduğum yerden bile belliydi. Doğallıktan yana olmalıydı. Profili tek kelimeyle kusursuzdu ya da çok uzun zamandır bir kadın görmediğim için bana öyle geliyordu.
Konuşması sırasında, beklemediğim bir anda, bakışlarını bana doğru çevirdi. Gözlerimi kaçırmadım. Onu incelediğimi fark edip etmemesi umurumda bile değildi. Gerçi fark etmemesi için salak olması gerekirdi ve şu anda beni delip geçen bakışlarından hiçte salak biri olmadığı sonucu çıkıyordu. Barış’la olan konuşmasını yarıda kesti. Bana doğru sert adımlarla yürümeye başladığında tek kaşım hafifçe havalandı. Bunun nedeni, gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmaması ve yüzündeki hiddetli ifadeydi. Yerdeki taşlardan dolayı, yürüyüşü bir tür çin işkencesi gibiydi. Duyduğum sinir bozucu ses yüzünden yüzümü buruşturdum. Gözleri kısa bir an arkamdaki bir yeri taradı. 
“Bu ne barbarlık.”
Birkaç adım ötemde durdu. “Bu askerlerin hali ne?” Gözleri tekrar benimkilerle buluştu. Bal rengini andıran bir kahvenin tonu olan gözlerindeki öfke, benimkinin yanında hiçbir şeydi. Hiç kimse beni azarlar gibi konuşamazdı. Hele de askerlerimin önünde…
“Bir açıklama bekliyorum Kurmay Yüzbaşı Olcay Karahanlı!”
Kurmay kelimesini özellikle vurgulamıştı sanki. Hatta bu rütbeyle alay eden bir tınısı vardı. Cevap vermedim. Kendini bile tanıtmadan bana emir veren birine ne cevap verebilirdim ki. Benimle bu şekilde, bu ses tonuyla konuşan kişi, gerekirse devletin en üst düzey yetkililerinden biri olsun, yine de şu anda cevap vermeyecektim. Devlet, otorite ve güç demek olabilirdi. Hiç kimse onun kudretinden şüphe duyacak konumda değildi ama karşımdaki kişi, kiminle, nerede, nasıl konuşması gerektiğini öğrenmek zorundaydı. Bu sınırlar içinde emir vermesi gereken kişi o değil, bendim.
“Dilinizi mi yuttunuz?”
“Komutanım-“ diyerek aramızdaki gerilim hattına girmeye çalışan Barış’ı elimle susturdum. Gözlerimi önümdeki hırçın bayandan ayırmadan “Dilinizi tutmayı öğrendiğinizde, dilimi yutmadığımı görürsünüz,” deyip hanımefendiyi sonuna imalı bir şekilde ekledim. Hafifçe kaşları çatılırken “Siz bir kadınla, onu geçtim bir başsavcıyla nasıl bu tarz konuşabilirsiniz?” diye sordu. Gerilmişti. Bunu boynundaki fuların gizleyemediği damar fazlasıyla belli ediyordu. Bu hoşuma gitmişti. En azından bir duygumuz karşılıklıydı. Ukala bir tebessüm dudaklarımın kenarına yerleşirken “Kadın olduğunuzu anlamak için Allah göz vermiş ama sanırım siz vahiy gönderdiğini falan sanıyorsunuz,” dedim. Anlamadığını belli edercesine bakınca “Başsavcı olduğunuzu siz söylemeden nasıl anlamamı bekliyorsunuz?” diye sordum. Yaptığı kabalığı fark ettiğini umduğum bayan geçte olsa tokalaşmak için elini uzattı.
“Başsavcı Toprak Serindağ.”
Uzattığı elini belli belirsiz sıktım. “Benim ismimi söylemem gerek yok sanırım,” dediğimde elini sertçe geri çekti. “Sizin yerinize televizyonlar bu işi halletti.” Televizyon mu? Televizyon ne alaka? diye düşünürken duymayı aklımın ucundan bile geçiremeyeceğim açıklaması kulaklarımı doldu.
“İyi ki dün geceki çatışmada şehit olduğunuza inanmayıp, bu kadar yolu kat etmişim. Görüyorum ki sapasağlamsınız.”
Söylediği şeyi idrak etmeye çalışırken Barış’la göz göze geldim. Kafası karışmış görünüyordu ama benim gibi şaşkın değildi. Belli ki az önce açıklamaya çalıştığı şey, bu konuyla ilgiliydi. “Fakat askerleriniz ile ilgili aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Pardon Barış Komutanın askerleri için. Zira sizin görev yerinizin 44. Dağ ve Komando-“
“Öncelikle,” diyerek elimi havaya kaldırıp daha fazla konuşmasını engelledim. “Bu vatan için savaşan herkes, benim askerimdir,” dedikten sonra az önce duyduğum şeyin doğruluğunu teyit etmek için “Şehit mi?” diye sordum. Hangi aklını kaçırmış şahsiyet benim şehit olduğumu ortaya atmıştı? Hayır bu şerefe nail olacaksam bile bunun duyulacağı en son yer bile değildi televizyon. Biz ölümün gizlisine mahkûm askerlerdik. Aile evine bile asker gönderilmezken bizim şehitliğimizde, nasıl bir haber kanalında adım geçerdi. “Haberiniz yok mu?” diye soran başsavcıya “Var gibi mi duruyor?” diye cevap verdim. Kaşları çatılan kadın hırsla kollarını göğsünün üzerinde bağladı.
“Oysaki ben bu işin sizin başınızın altından çıktığına adım gibi emindim. Ne de olsa, Kurmay unvanı alarak bir taburun komutanı olabilecek bir yeteneğiniz-“
Başsavcının anlattıkları artık derin bir kuyunun dibinden geliyor gibiydi. Kafamın içinde birçok ses vardı ama en belirgini çok özlediğim birine, annemin o kadifemsi sesine aitti. Uyarıları, sevgisi, özlemi… Mesleğim gereği ailemle çok fazla iletişime geçmiyor, olanı biteni üstü kapalı bile anlatmıyordum ama bu… Bu durum bir an önce açıklığa kavuşması gereken bir şeydi. Bir ananın oğlunun şehit düştüğü haberini alması kadar acı bir durum yoktu. Hele de bu kadın, daha önce kocasını şehit verdiyse… Neden bana ulaşmamışlardı? Tabi ya! Bu yerde şebeke çekmiyordu ki!
“Telefon hatlarını tamir edebildiniz mi?”
Barış’ın endişeli gözleri başsavcıdan bana kaydı. “Henüz değil komutanım,” derken bile yanımda duran kadını işaret ediyordu. Gözlerindeki manayı anlıyordum ama şu anda uğraşmam gereken en son şey o manaydı. Bu şartlar altında daha fazla burada kalamazdım. Bir an önce Tümen’e dönüp anneme iyi olduğumu haber vermeli, daha sonrada bu işin aslını ve kimin başının altından çıktığını öğrenmeliydim. Arkamı dönüp misafirhaneye doğru bir adım attım. Fakat ardı gelmedi. Çünkü kolumdaki el daha fazla ilerlememi engelleyeceğini düşünmüştü. Başarmıştı da… Başka bir zaman olsa bu nazik dokunuş beni yavaşlatmaya bile yetmezdi ama öyle bir haldeydim ki, olduğum yere mıhlanıp önce kolumdaki ele daha sonra da sahibi olan başsavcıya baktım. 
“Havaya mı konuşuyorum ben? Bu nasıl bir saygısızlıktır. Özel kuvvetler askerlerinin daha kibar-“
Burnumdan derin bir nefes aldım. Bu nefes, oksijen ihtiyacından çok sakin kalabilmek içindi ama başka bir işe daha yaramıştı. Başsavcının sesini kesmişti. “Nereye konuştuğunuzu bilmem ama başsavcım,” deyip bal rengi gözlere hiddetle baktım. “Eliniz biraz daha kolumda kalmaya devam ederse, asıl saygısızlığın ne demek olduğunu öğreneceğinizden adım gibi eminim.”


Yorumlar