Yüzbaşı ve Başsavcı - 3. Bölüm
OLCAY
Çaresizlik, çoğu zaman kör bir kuyu gibiydi. Karanlık ve soğuk… Sizi öyle bir içine çekerdi ki, en dibi görürdünüz. Bilenler bilir, eğer dibe vurduysanız, gideceğiniz tek yer yukarısıdır ama bu kuyuda tırmanmak isterseniz de tutunacak yer bulamazdınız. Elleriniz kanar, canınız acırdı, yine de çaresizlik istemediği sürece tekrar aydınlığa ulaşamazdınız.
Apar topar ayrıldığım karakoldaki kimse, aileme ulaşmam ve iyi olduğumu söylemem kadar önemli değildi. Hatta yolun güvenli olup olmaması bile… Bu hareketimin getirisi eminim ki ağır olacaktı ama şu anda annemin hissettiklerinden daha ağır olamazdı. Bu yaşıma kadar yüreğim vatan sevgisiyle dolup taşmış olabilirdi ama çarpmasını sağlayan şey, annemdi ve şu anda asparagas bir haber yüzünden can verdiği yavrusunun canını aldıklarını düşünüyordu. Bir anneye bu acıyı yaşatmak affedilebilir bir şey değildi. Ciğerlerime doldurduğum öfkeli soluğu sigaramın dumanıyla birlikte bıraktım ve sıkıntılı bakışlarla çevreyi incelemeye koyuldum.Dağ, dağ, dağ…
Kara Kasım Karakolu ve Tümen arası yaklaşık üç saatti ve ben yolda iki saati doldurmuştum. Bu lanet olasıca dağların arasında şebeke çekmekle çekmemek arasında kalmış gibiydi. Gözüm sürekli telefonda olduğu için şarjım bitmek üzereydi. O kör kuyu, her geçen saniye bana mezar oluyordu. Her zamanki soğukkanlılığımı korumak, içimdeki anlam veremediğim his yüzünden zordu. Çok zor…
Sigara izmaritini aralık olan camdan dışarı fırlattım. İçimi rahatlatmak istercesine iç çekerken gözüm telefonun ekranına kaydı. İki saattir refleks gibi bir şey olmuştu bu hareketim. Gördüğüm tek birimlik şebeke işaretiyle dikkatim uyandı. Bir saniye, yalnızca bir saniye beynimin bana oyun oynadığını düşündüm ama ardından gelen ikinci birim, dualarımın kabul olduğunu kanıtladı. Aracı kullanan askere durmasını emrettim. Acı bir fren sesi, heybetli dağların sessizliğini bozdu. Annemin numarasını çevirip telefonu kulağıma götürdüm. Kalbim yerini hatırlatmak istercesine hızla çarpıyordu. Dikiz aynasından kaçamak bakışlarla beni izleyen askere renk vermemek için olabildiğince tepkisiz kalmaya çalıştım. Bilindik kadının sesi duyulduğunda, ufak bir küfür mırıldandım. Bu telefon şebekesi benimle dalga geçiyor olmalıydı. Çaresizliğin içinde hazan yaprakları gibi savruluşum daha da hızlanmıştı. Moralim bozulmuş bir şekilde telefonu kulağımdan çekerken hattımın hala çektiğini gördüm. O zaman annemin telefonu kapalıydı. Umudun çocuksu mutluluğu belli belirsiz bir tebessümü beraberinde getirdi. Doğukan’ın telefon numarasını tuşladım. Kulağımdaki arama tonuyla nefesimi tutup, kardeşimin çağrıma cevap vermesini bekledim.
Çaldı, çaldı, çaldı.
Açan olmadı. İşte bu iyi değildi. Ne yaşanırsa yaşansın telefonumu cevapsız bırakmayan çocuk, ne olmuştu da çağrımı duymamıştı? İçimdeki his gittikçe kötüleşiyordu. Felaket senaryolarının beynimi ele geçirmesine izin vermeden derin bir nefes aldım ve hazır hat hala çekerken, son bir arama için kız kardeşimin numarasını tuşladım. Tekrar arama tonu kulaklarımı doldurdu. Bu sefer ki, yine cevapsız kalma ihtimalinden dolayı sinir bozucu bir bekleyişti. Zar zor yutkunurken gözlerimi kapattım.
Çaldı, çaldı, çaldı.
Uzun zamandan sonra ilk kez korku, yüreğimdeki tahta doğru ilerliyordu. Telefonu elinden düşürmeyen küçüğüm, hele de benim aramamı gördüğü halde, neden cevap vermiyordu? Sıkıntıyla inledim. Tam telefonun açılacağına dair ümidimi kaybediyordum ki, cılız ama bir o kadar da tanıdık ses “Alo?” dedi. Sesi bağıra bağıra ağladığını belli ediyordu. Vicdanımın tam üzerine bir kurşun sıkıldı sanki. Kız kardeşimin titreyen ses tellerinden öpmeyi dilerken derin bir nefes aldım.
“Aygül’üm.”
Derin bir iç çekişin ardından adım sağır edici bir haykırışa dönüştü. Ağladı, ciğerlerinde nefesi tükenene kadar, iç çeke çeke ağladı. Dilimin ucuna gelen kelimeler, hiç dinlemeyecekmiş gibi duran suçluluk duygusu yüzünden dudaklarımda mühürlendi. Sakinleşmesini beklemekten başka çarem yoktu. Gözlerim küçüğümün intikamını alırcasına acımaya başladı. Seri bir şekilde kirpiklerimi kırpıştırarak beklenen sonu engellemeye çalıştım. Kolay ağlayan bir yapım yoktu; bana göre akan her yaş senden yeri doldurulmayacak bir şey alıp götürürdü. Sırf bu yüzden babamın cenazesinde bile beni zorlayan gözyaşlarıma ‘Akmayacaksınız’ emrini vermiştim. Çünkü birkaç damla yaş yüzünden babamı sonsuza kadar kaybedemezdim. Şu anda da ağlamayacaktım. Gerekirse gözyaşlarımın her biriyle teke tek savaşacaktım, yine de göz pınarlarımdan süzülmesine izin vermeyecektim. Küçüğümün bu sesini, gözyaşlarıma saklayacaktım ve her ölüm aklıma geldiğinde, bu anı hatırlayacaktım.
“Abi! Abim!”
Seslenişleri içimi kor alevlere teslim ederken “Buradayım küçüğüm,” dedim. Mümkün olsa canını yakan en ufak şeyin bile ciğerini söker alırdım da bu durum da elim kolum bağlı kalmıştı. Benim yüzümden bu haldeydi ve sahip olduğum tüm iradeyi son damlasına kadar kullanmaktan başka çarem yoktu. Arka arkaya “Abim” deyişleri, sanki aracın içindeki havayı vakumlamıştı. Cam aralık olmasına rağmen nefes alamıyordum. Kapıyı açarken hareketlenen askere elimle arabada oturmasını işaret ettim. Akşam ayazının dondurucu havası aracın içinde bile içimizi titretirken ben kendimi dışarı atmıştım. Küçüğümün ağlayışını dinlerken ağır adımlarla araçtan uzaklaştım. Gökyüzü, karanlığı yavaş yavaş gözden kaybolan, mor, pembe ve turuncu renklerden oluşmuş bir girdap gibiydi. Gözlerim heybetli dağlarda kulağım küçüğümün hıçkırıklarında sessizce bekledim. Soğuk havayı derin soluklarla içime hapsettim. Bir nebzede olsa vicdanımın başlattığı yangını söndürmeyi diledim ama nafile… Her nefes, her iç çekiş biraz daha harladı ateşi, biraz daha yaktı beni… Bir anda Aygül’ümün hıçkırıkları uzaklaştı ve yerine gergin ve boğuk bir ses geçti. Doğukan’ın sesi…
“Alo?”
Aylar önce duyduğum ses, gardımı düşürmeme neden oldu. Elim kalbimin üzerinde gezindi. Daha doğrusu cebimdeki ondan olan parçada… “Koçum.” Sessizlik telefonun iki ucuna da ele geçirdi. Gelmiş geçmiş en uzun sessizlikti belki de. İkimizde sessizliği doldurma ihtiyacı hissetmedik. Rahatlamıştı. Bunu anlamam için bir şey söylemesine gerek yoktu. Aldığı derin ve yavaş soluklar onu ele veriyordu. Sevgisine emin olduğum kadar, nefretini de yıllar önceki kavgamızda iliklerime kadar hissetmiştim. O günden sonraki her telefon görüşmemiz, hasret değil, kırgınlık barındırıyordu. Öfkesiyle baş edebilirdim ama kalp kırıklığıyla baş etmem imkânsızdı.
Beklemediğim bir anda “Ölmemişsin,” dedi. Yangınıma bir odunda erkek kardeşim attı. Cevap vermek için ağzımı açtım. Kelimeler yine dilimin ucuna hücum etti ama ‘Ölmemişsin’ derken ki ifadesiz ses tonu onları yutmama neden oldu. Derin bir nefes aldım. Hafifçe boğazımı temizleyip “Buna üzülmüş gibisin,” diye cevap verdim onun gibi tepkisiz bir şekilde. Bu sefer sesimi kontrol altında tutmak zorlamamıştı beni. Doğukan’la her konuşmamda bunu yapmamdan mütevellitti sanırım. Sıkıntıyla iç çekti. Bu ses, sessiz kalışlarından daha çok dağlıyordu içimi.
“Ölmüş olmamı mı dilerdin?”
Yaşadığım stresten avuç içlerim terlemeye başladı. ‘Evet’ diyeceğine yine cevap vermemesi için her şeyimi vereceğimi fark ettim. Canımı bile… Ağır ağır soluğunu verdi. Gözlerimi uçsuz bucaksız gibi duran dağların üzerinde dolaştırdım. Bulunduğum konum bakımından tam bir açık hedeftim ama öyle bir azabın içindeydim ki, kör bir kurşunun haricinde beni hiçbir şeyin kurtaramayacağını biliyordum. Belki de o yüzden, şu anda tam da bu noktada…
“Annemi ölümle baş başa bırakmadan önce aramanı dilerdim.”
Düşüncelerimden beni çekip çıkaran ve saniye geçmeden yolun öteki tarafındaki uçurumdan yuvarlayan, Doğukan’ın cümlesiydi. Açık havada olmama rağmen oksijensiz kalmış gibi hissettim. Kamuflaj montumun önünü açtım. Soluk alışverişlerim hala kesik kesikti. Hiçbir işe yaramadığını fark edince gömleğin yaka düğmelerini çözdüm. Stres sadece avuçlarımda kalmamış, tüm vücuduma yayılmıştı. Bu soğuk akşam ayazında buram buram terliyordum. Beynim duyduklarımı inkâr ediyordu. Kalbim ise hiç sakinleşmeyecekmiş gibi hızla atıyordu. Sanki göğsümü parçalayacak ve kendini dışarı atacaktı. “Annem.” Bu sefer sesimi kontrol edememiştim. Sesimin titrediğini fark edince boğazımı temizledim.
“Yaşıyor.”
Hayatımda hiçbir kelime beni şu andaki gibi rahatlatamazdı. Hayatımın kilit noktası ‘Vatan’ olabilirdi ama ailem, hele de annem benim hassas noktamdı. Onu görmesem de sesini duymasam da uzaklarda bir yerde iyi olduğunu bilmek, beni ayakta tutan tek güçtü. Belki de gece gündüz demeden, dilinden eksik etmediği duaları…
“Fakat durumu kritik. Hala yoğun bakımda,” dediğinde ne olduğunu sordum. Sabah şehit olduğum haberini televizyonda gördüğünde fenalaştığını, apar topar hastaneye götürüldüğünde kalp krizi geçirdiğini öğrendiklerini söyledi. Tam zamanında yetiştirdikleri için şu anda nefes alabildiğini ama durumu hala kritik sınırda olduğunu, bu yüzden müşahede altında tutulduğunu…
Tam doktorların annemin yanına girdiklerini söylüyordu ki, Doğukan’ın sesi kesildi. Ayaklarımın bağı çözülmüştü sanki. Belli belirsiz bariyerlere tutundum. Telefonun ekranına baktığımda beni selamlayan şey sadece karanlıktı. Kahrolası telefonun şarjı bitmişti. Bariyerin üzerindeki elim yumruk oldu. Kaybedecek vakit yoktu. Sadece olup bitene anlam vermek için birkaç saniye verdim kendime. Duyduklarımı hazmetmek için su gibi geçen birkaç saniye…
Yumruğumu belli bir ritimle bariyere vurduğumu askerin “Komutanım,” demesiyle fark ettim. Sızlayan yumruğumu bariyerin üzerine belli belirsiz koydum. Başımı sert bir şekilde ona çevirdiğimde irkilen çocuk mümkün olduğunca hareketsiz durmaya çalışıyordu. “Telefonunu ver asker,” dedikten sonra koşar adım üzerine doğru yürüdüm. Bir an kararsız kaldığına yemin edebilirdim. Neyse ki cümlemi tekrarlatmadan, biraz ürkerek cebinden çıkardığı android telefonu bana doğru uzattı. Şimdi telaşının nedenini anlıyordum ama dua etsin ki şu an buna ayıracak zamanım yoktu. Telefonu elime alırken askerin gözlerinin içine baktım.
“Beni mümkün olan en hızlı şekilde Tümen’e ulaştır aslanım.”
“Emredersiniz komutanım.”
Araçtaki yerimi alırken Doğukan’ın numarasını tuşladım. Şebekenin gitmemesi için dua ederek kardeşimin telefonu açmasını bekledim. Tekrar yola çıktık. Açan olmayınca Aygül’ün numarasını tuşladım. Dişlerimi sıkıyor, onun verdiği acıya odaklanarak dikkatimi dağıtmaya, her açılmayan çalış yüzünden yüreğimde oluşan öfkeyi sakinleştirmek için bu acıya odaklanmaya çalışıyordum. Bu aramamda cevapsız kalınca annemle ilgili kötü bir şey olduğunu düşünmeye başladım. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama nefesim bir hızlanıyor bir duruyordu. Kaybedecek zamanımın olmadığını kendime bir kez daha hatırlattım. Acil bir durumda bizzat aramam gereken kişinin kim olduğunu da… Bu yüzden Genelkurmay Başkan’ının kişisel numarasını tuşladım. Neyse ki, bir kere gördüğüm numarayı hafızama kazımak gibi bir kabiliyetim vardı ve bu özellik çoğu zaman beni zor durumlardan kurtarırdı. Şu anda olduğu gibi…
Telefonu tam kulağıma götürecektim ki, şebeke gitti. Sıkıntıyla inlerken dikiz aynasından beni izleyen askerle göz göze geldim. Tedirgin olduğu her halinden belliydi. “Yola odaklan asker!” diye bağırdığımda anında gözleri yola çevrildi. Hızımız biraz daha arttı. Kısa bir süre sonra şebeke tek tik halinde geldi ve ben zaman kaybetmeden hazırda beklettiğim numarayı aradım. Telefon çaldı, çaldı, çaldı. Artık bu ses mide bulandırıcı olmaya başlamıştı. Yumruğumu sıkıp sakin olmayı kendime hatırlatarak beklemeye devam ettim.
“Evet?”
Ses tonu öylesine otorite kokuyordu ki, aracın içinde bile esas duruşa geçtiğimi hissettim. “İyi akşamlar Komutanım. Ben Timur. Nasılsınız?” Timur gönderildiğim gizli görevler sırasında kullandığım takma isimdi ve yalnızca bu görevlerden haberi olan kişiler bu ismi bilirdi. Şimdi bir de…
Gözüm dikiz aynasından askerin yüzüne kaydı. Yola o kadar odaklanmıştı ki, az önceki stres yüzünden hiçbir şey duymuyor gibiydi. Umarım.
“Geç kaldın Timur. Bu numara kime ait?”
Bu sorunun gerçek cevabını merak etmediğini bildiğim için “Sağ olun Komutanım. Telefonumun şarjı bitti. Merak etmeyin, konuşma bittikten sonra numaranızı sileceğim efendim,” diye cevap verdim. Burnundan olduğunu düşündüğüm sert bir nefes alan adam “Söyle bakalım, beni askerinden arayacak kadar acil olan konu ne?” diye sordu. Konuyu uzatmanın anlamı yoktu.
“Yıllık iznimi kullanmak istiyorum komutanım.”
“Anlamadım?” Sesi kısa bir an gidip geldi. Şebekeden dolayı benim söylediğimi duyamadığını düşünerek cümlemi tekrarladım. “Onu anladım Timur. Anlamadığım şey, ne zamandan beri tatil yapmak verilen görevlerden daha önemli oldu? Üç günde seni çok mu yıprattılar?”
“Estağfurullah komutanım, tatil ve görevimi kıyaslayamam bile,” deyip kısa ve öz şekilde yaşananlardan dolayı annemin durumunu anlattım. Beni o kadar sessiz dinliyordu ki ara ara telefonun ekranına bakıp şebekenin gidip gitmediğini kontrol ediyordum. “Biliyorsunuz acil durumlar dışında yıllık izinlerini bile kullanmayan biriyim. Verilen görevin daha acil olduğunu da biliyorum ama annemi göremediğim takdirde aklımı tamamen görev-“
“Bir hafta.”
Sert ve otoriter tavrıyla cümlemi yarıda kesti. Benim gibi birini bile ürperten bir ses tonu vardı. “O da böyle bir olay yaşanmasında bizimde payımız olduğu için,” dediğinde derin bir nefes alamadım. Kurduğu cümlenin çıktığı yer hoşuma gitmemişti. Bahsedilen pay, şehit haberlerinin yayınlanmasıyla ilgili olmalıydı ama neden böyle bir girişimde bulunduklarıyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. İşin kötü yanı, yan yana gelmeden sorma şansım da yoktu.
“Ailene geçmiş olsun dileklerimi ilet ve bir hafta sonra taburunun başında ol Timur. Yoksa bu görevden alınırsın.”
“Emredersiniz Komutanım!”
**-**
Geçmek bilmeyen zamana mahkûm olurduk çoğu zaman. Saniyeler dakika gibi gelirdi. Her dakika sabrınızdan ufak bir parça alır, savururdu esen rüzgâra. Sizden uzaklaşan da sadece sabrınız olmazdı. Bir süre sonra umudunuz çekip giderdi, yerini yürek yarasına bırakarak. Siz acının derinlerinde vurgun yerdiniz, her şey geçerdi de nefes almanızı sağlayacak olan zaman bir türlü geçmezdi.
Tümene ulaştığımızda hava çoktan kararmıştı. Saatime bakmış, gece yarısına yaklaştığını görmüştüm. Buna rağmen helikopterlerden birinin hazırlanmasını emretmiştim. Bir hafta sürem varsa, mümkün olduğunca en hızlı şekilde ailemin yanına ulaşmalıydım. Havaalanlarının prosedürleriyle uğraşacak vakit yoktu. Odama gidip ışık hızından kısa bir sürede üzerimi değiştirmiş, apar topar helikopter pistine gitmiştim.
Havadaki zaman bir şekilde geçmişti de Ankara’nın ışıklı siluetini gördüğüm andan beri saniyeleri dakika gibi sayar olmuştum. Pilot asker, hastanenin pistine iniş yapmak için gerekli izinleri istedi. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Belki geç kalmıştım. Belki de daha yolun başındaydım. Şu anda yapmam gereken şey sükûnetimi koruyup aileme sahip çıkmaktı.
Helikopter inişe geçtiğinde, kahrımı çeken askerlere teşekkür ettim ve dikkatli olmalarını söyleyerek, daha tam olarak yere inmeyen helikopterden atladım. Bu atlayışlara alışık olan ayaklarım, en ufak bir sendeleme bile yaşamadı. Botlarım, çıkardığı tok sesiyle sağlam bir şekilde zemini selamladı. Pervanelerin güçlü rüzgârı ve kulak delici sesi eşliğinde koşmaya başladım. Kapıya yaklaşırken içeriden birkaç kişi çıktı. Bir güvenlik görevlisi, iki de beyaz önlüklü adam. Henüz altmışlarında var ya da yok, kelli felli olanı tokalaşmak için elini uzattı.
“Hoş geldiniz Komutanım. Ben Baş Hekim Özcan Bingöl. Geldiğinizi duyar duymaz-“
Gürültüden söylediklerini net bir şekilde duymuyordum. Bu yüzden adamın elini sertçe sıkarken daha sessiz bir yöne doğru çekiştirmeye başladım. “Annemle ilgili bir gelişme var mı?” Cümlesini yarıda kesmemden dolayı ufak bir es veren adam sesini biraz daha yükselterek “Gözlerini açtı,” dedi. Derin bir soluk alıp yavaşça verdim. “Fakat yaşadığı olay ağırdı. Sizin iyi olduğunuzu söylediğimizde daha iyi olacağına inanmak istesek de emin olamadık. Tekrar bir kriz riskini göze alamadığımız için uyutuyoruz. Şu anda odasında.” Başımı anladığımı belli edercesine sallarken hangi odada olduğunu sordum.
“Üç kat aşağıda. Buyurun size eşlik edeyim.”
Binanın içine girer girmez bizim için bekletilen asansöre bindik ve hafif bir müzik eşliğinde aşağı indik. Asansörün kapısının açılmasıyla tanıdık hastane kokusu burnuma doldu. Bu kokuyu ne zaman duysam anılarımdaki kötü şeyler yerini hatırlatır gibi zihnimde belirirdi; Doğukan’ın kazası, babamın ölümü, askerlerimin son nefesleri…
“Bu taraftan komutanım.”
Baş Hekim önüme geçip yürümeye başladı. Sağlı sollu olan odaların açık olan kapılarından insanlar merakla koridora bakıyorlardı. Belli ki gecenin bu saatinde güvenlik ve başhekimi barındıran bir grubun katlarında ne işi olduğunu düşünüyorlardı. “Soldan üçüncü kapı.” Adamın gösterdiği kapıya doğru baktım. Görüş alanıma giren kızla ayaklarım hareket etmeyi kesti. Hasret damarlarımda daha da hızlı dolaşmaya başladı. Gözlerimi kız kardeşimden ayırmadım. Ayıramadım. Görüşmediğimiz birkaç sene ondan çok şey almış, yerine daha fazlasını koymuştu. Küçüğüm lakabını zorlayacak kadar uzamış, zayıflamış, serpilmişti. En son benim kestiğim saçlarına belli ki senelerdir dokundurmuyordu. Yandan bir belik şeklinde ördüğü saçlarının ucu neredeyse kalçalarına değdi, değecekti. Bir anda kokusu burnumda belirir gibi oldu. Yüzü solgundu, gözlerinin altı morarmıştı belki ama hala çok güzel olan, bilyeleri andıran gri gözleri ışıl ışıldı. Ah birde güneşi andıran gülümsemesi dudaklarının kenarına yerleşseydi, tam bir hoş geldin hediyesi olurdu.
Önce koluna girdiği arkadaşı beni fark etti. Ne yapacağımı bilemedim. Saklambaç oynayan acemi çocuk gibi heyecanlandım. Daha önce tanışmadığımız için, kim olduğumu sorgulayan bakışını üzerimden çekmeden Aygül’e bir şeyler söyledi. Bakışlarını yavaşça benim olduğum tarafa çeviren küçüğüm, gözlerimiz kenetlendiği an hareketsiz kaldı. Nefes almayı unutmuş gibi hareketsizdi. Kaşları hafifçe seğirdi. Sanki beni tanımamıştı ya da karşısında durmamı beklemiyordu. Ağır hareketlerle arkadaşının kolundan çıktı. Ayakları sanki onu bilinçsizce bana doğru sürüklüyordu. Attığı hiçbir adımdan emin değil gibiydi. Alt dudağı bir şey söyleyecekmiş gibi hafifçe kıpırdıyor ama hiçbir ses duyulmuyordu. Koridordaki hafif uğultudan birçok insanın, merakına yenik düştüğünü ve saati önemsemeden koridora döküldüğünü anladım.
“Abi.”
Sesi öylesine güçsüz çıkmıştı ki… Gözyaşları nazlı nazlı yanaklarından süzülmeye başladı. Aramızdaki mesafeyi kapatmak için ona doğru birkaç adım attım. Bundan cesaret almış gibi koşmaya başladı. Kollarımın arasındaki yerine atlarcasına yerleşti. Titreyen bedenini sıkıca sardım. Hıçkırıklarını duyumasın diye dudaklarını omzuma bastırdı. Başımı hafifçe ona doğru çevirdim. Saçlarının ıtır çiçeğine benzeyen eşsiz kokusu burnuma doldu. Bu kokuyu ciğerlerime hapsetmek için derin bir nefes aldım. Bu zamana kadar eksik olduğumu şu anda fark ediyordum.
Onlarca gözü sırtımda hissetmek, fısıltılarını anlamasam da duymak sinir bozucuydu. Göğsümün üzerinde başka bir kalp atıyordu. Beni boğmak istermiş gibi sıkıca saran küçüğümün sakinleşmesi için yavaşça sırtını okşadım. Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki… Ama tüm kelimeleri bir anlığına hapsettim dudaklarımın arasına. Şimdi tek istediğim hasreti gözbebeklerine çakmış bir yüreğe sığınmaktı. Ne kadar bırakmamak için uğraşsa da yavaşça küçüğümü kendimden ayırdım. Avucumun içi için yaratılmış yanaklarına ellerimi yerleştirdim. Kanı çekilmiş gibiydi. Soğuk parmak uçlarını belli belirsiz ellerimin üzerine koydu. Bir şeyler söylemek istediği, ağlamaktan sırılsıklam olmuş gözlerinden belliydi ama iç çekişleri kelimelere fırsat vermiyordu. Silah tutmaktan nasırlaşmış parmakları ip gibi yanağından süzülen yaşlarda dolaştırdım. Yüzünün her milimini beynime kazımak istiyordum. Kim bilir bir daha ne zaman görüşecektim…
“Abi.”
Sesini gözyaşları tekrar boğdu. “Şşt!” diyerek başını kendime doğru çektim. Dudaklarım alnıyla buluşurken, ellerini tamamen ellerimin üzerine yerleştirdi. O sırada uzakta yankılanan ayak sesleri işittim. Yaklaştıkça daha etkili ve sert gelmeye başladı. Birkaç saniye içinde görüş alanıma giren delikanlı, tam anlamıyla babamın kopyasıydı. Dik, kendinden emin, güçlü… Meydan okuyan, asi duruşu hiç değişmemişti. Görmeyeli vücudunu daha da geliştirmişti. Siyah saçları her zamanki gibi dağınıktı. Hafif uzayan sakallarından birkaç gündür işe gitmediği belli oluyordu. Kömür karası gözleri her zamanki gibi çakmak çakmak bakıyordu. Göz göze geldiğimiz an yüreğimin ortasına bir karabasan çöktü. Bana olan bakışları öylesine ıssızdı ki sanki tüm duygular gözlerini terk etmişti. Şu anda onunda benim için bunu düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Her ne kadar en son ki kavgamızda bana benzemediğini iddia etmiş olsa da, benim birebir kopyamdı. O yüzden bana nasıl bakarsa baksın, göğsünün tam ortasındaki şeyin hasretle yandığını anlayacak kadar iyi tanıyordum onu.
Avucumun içini öpen küçüğüm, beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Yanağını avucumun içine yasladı. Şu anda korunmaya muhtaç minik bir kediyi andırdığına kalıbımı basardım. Yüzünü göreceğim şekilde geriye çekildim. O ana kadar kapalı olduğunu düşündüğüm gözlerini hızla açtı. Gözlerinin içine yerleşen panik duygusu, tekrar gideceğimi düşündüğü için olabilirdi.
“Şşş… Sakin ol,” dedikten sonra güven verircesine yanağını okşadım. “Annem iyi mi?”
Başını hayır anlamında salladı. Yeni yeni duran yaşlar tekrar göz pınarlarına yerleşti. Onun bu tepkisi yüreğime çöken ağırlığı arttırıyordu. Bir an önce annemi görmek istiyordum. Başhekimin ikinci bir kriz yaşamaması için annemi uyuttuklarını söylediğini hatırladım. Sanırım yanına girmek için en uygun zaman şu andı.
“Ben bir annemi göreyim.”
Başını tamam anlamında sallayan küçüğüm yavaşça ellerimin arasından çıktı. Gözlerimi Doğukan’a kenetleyerek yürüdüm. Gözlerini kaçırmadı ama duruşunu daha da dikleştirdi. Her zamanki gibi ondan önce, inatçı ruhu beni selamlıyordu. Büyüklük bende kalırdı. O küçüklüğünü bilseydi… Bu yüzden O, bana bir adım atmadan, ben ona gitmeyecektim. Bakışlarımı başhekime çevirdim. Adam beni odaya buyur ederken önümden çekildi. Doğukan’ın gözleri hala üzerimdeydi. Biliyordum. Tam yanından geçerken bir şey söylemesini beklermiş gibi duraksadım. Birkaç saniyelik bir yavaşlamaydı bu. Adım atmak isteyene en iyi fırsattı. Ama hiçbir karşılık alamadım. Ufak bir hayal kırıklığı ruhuma saplansa da başımı dikleştirdim ve odaya girdim.
Koridordaki baskın antiseptik kokusu odaya girince hafiflemişti. İçerideki hava, koridora kıyasla daha sıcaktı ya da bana öyle geliyordu. Odanın içi sessizdi. Ara ara varlığını belli edercesine ses çıkaran makinalar da olmasa tamamen ölüm sessizliği denebilirdi. Neredeyse hiç ses çıkarmadan annemin yanına yürüdüm. Gözlerimi huzursuz bir uykuya dalmış gibi duran annemden ayıramadım. Beyaz pembe karşımı teni soluklaşmıştı. Yüzündeki çizgiler, daha da belirginleşmişti ama hala dünyanın en güzel kadını olmayı zorlardı. Babamın vefatının gecesinde kırlaşan saçları, hatırladığım gibi parlak durmasa da kır menekşesi kokusu ilaç kokularını bile bastırmıştı.
Yavaşça yanına, yatağın ucuna oturdum. Gözlerimi kablolarla bağlı olduğu, bip sesi çıkaran makinede dolaştırdım. Yaşadıklarını kaldıramayan kalbin düzenli bir şekilde atışını izledim. Şükrettim. Yaşattıkları yüzünden kalbimin teklediğini hissettim. Belli belirsiz iç çektim. Babamın emanetlerinden birine sahip çıkamadığımı düşünmenin verdiği yük, kalbime çöreklendi. O kadar ağırdı ki, bunu omuzlayabilmek herkesin harcı değildi. Sağlam bir yürek isterdi, cesur bir ruh…
Her şeye rağmen sıcaklığını terk etmemiş elini avuçlarımın içine aldım. Benim ellerim nasıl dikenliyse, onun ki pamuk tarlası gibiydi. Yumuşacık. Her geldiğimde yaptığım gibi elini öpüp alnıma dayadım. “Ben geldim Gülsüm Sultan,” Ses tonum fısıltıdan farksız çıkmıştı. Değil annemin, odadakilerin bile duyduğundan şüpheliydim. “Ama bu gelişimden pek memnun olmadım bilesin. Böyle mi anlaşmıştık? Nerede benim pırasalı böreğim?”
Ama belli ki kulağı bizde olan biri duymuştu. Doğukan’ın dalga geçer cinsten tıslar gibi gülümsemesi çenemin kasılmasına neden oldu. Tepki vermemek için kendimi zor tuttum. Saygısızlıktan nefret ediyordum ama kardeşim, sanki bunun eksikliğini yaşıyormuşum gibi her karşılaştığımızda fazlasıyla saygısız davranıyordu. Şimdi de insanların içinde bunu yapmıştı. Belki bu yaptıklarını sonuna kadar hak da ediyordum ama her şeyin bir yeri ve zamanı vardı. Sabır her zaman güçlü yanım olmuştu. Fakat Doğukan bazen beni çok zorluyordu. Abi olan bendim ve sanırım bunu hatırlatma zamanım gelmişti.
Annemi sarsmamaya dikkat ederek ayağa kalktım. İçimde aniden kabaran öfke yüzünden parmak uçlarım karıncalandı. Ellerimi yumruk yaparak bunu yok etmeye çalıştım ama pek işe yaramadı. Arkamı döndüğüm an güvenlik dâhil birçok gözün üzerimde olduğuyla yüzleştim. Bu nabzımın daha hızlı atmasına neden oldu. Bok mu vardı da tüm gözler üzerime toplanmıştı? Öfke, kara bir peçe misali yüzümü sararken Doğukan’ın gözlerinin içine baktım.
“Çık dışarı!”
Bana hiddetle baktı. Kömür karası gözleri katıksız bir nefretle parladı. İnsanların içinde ona emir vermemden hoşlanmazdı ama sonuçta ikimizde birbirimize hoşlanmadığımız şeyler yapıyorduk değil mi? Sinirimi adımlarıma yansıtarak odadan çıktım. Aygül’ün bizi durdurmak için söylediği şeyleri umursamadım ve adımlarımı yankılayan koridorda yürümeye devam ettim. Doğukan’ın peşimden gelip gelmediğine bakmama gerek bile yoktu. Yiyorsa gelmesin…
Bizi kimsenin göremeyeceği ve duyamayacağı bir yerde bu hesaplaşma olmalıydı. Bu yüzden helikopter pistine çıkmak için asansörü çağırdım. Ensemde hissettiğim soluk, kulaklarımda uğursuz bir uğuldamaydı. Tepki vermemek için mümkün olduğunca hareketsiz durmaya çalışarak derin bir nefes aldım. Asansörün kapısı açıldı. Artık nasıl bir yüz ifademiz varsa, içerideki dört kişi, bir anda şeytan çarpmışa döndü. Asansöre binerken dördü de aynı hızla geriledi. Doğukan yanımdaki yerini alırken çatı katının düğmesine bastım.
Ne kadar sinirli olursam olayım, düzgün diyalog kurmam için sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Derin nefesler almaya başladım. İşe yaramayınca gözlerimi kapattım ve içimden yirmiye kadar saymaya başladım. Bir yandan da yumruklarımı sıkıp gevşetiyordum.
Asansör üç katta da durdu ama aşağı inen kimse olmadı. Sanırım yaydığımız elektrikten kimse müsaade istemeye cesaret edememişti.
Çatı katına geldiğimizi belli eden ses duyulduğunda gözlerimi açtım. Kapı açılana kadar göz ucuyla Doğukan’ı izledim. Boynunda beliren damardan onunda öfkeden deliye döndüğünü anladım. Güzel… En azından hesaplaşmamızın ön sevişmesi kısa sürecekti. Asansörden inip tam karşısındaki, çatıya açılan kapıya doğru ilerledim. Ağır çelik kapıyı iterek açtım. Ankara soğuğu tokatlar gibi yüzüme çarptı. O hırsla arkamı döndüm.
“Senin derdin ne lan?!”
Şehrin sessizliğini bozan haykırışım rüzgârın uğultusuna karıştı. Sanki küfür etmişim gibi bana bakan kardeşim “Derdim mi ne?” diye sordu ama bu cevap beklenen bir soru değildi.
“Derdim sensin Olcay Karahanlı!”
Doğukan’ın bu özelliğini seviyordum. Hiçbir konuyu uzatmayı sevmezdi. Kısa ve öz. Onun olayı buydu. “Benim ha?” diyerek işaret parmağıyla kendimi gösterdim. “Sana dert olacak ne yaptım yine?” diye sorduğumda tekrar o küstah ve belalı gülümsemesini yüzüne yerleştirdi. “Belki bir şey yapmadığın için dert olmuşsundur? Ha?” İması en son ki kavgamızı aklıma geldi. Yükselen sesler, birbirini dinlemeyen taraflar ve çözülemeyen sorunlar… De ja vu!
İfadesiz bir yüzle “Ben üzerime düşen tüm sorumluluğu yerine getiriyorum,” dediğimde duyduklarına inanamıyormuş gibi gözlerimin içine baktı. “Konu vatansa, evet! Üzerine düşen sorumluluğun fazlasını yerine getiriyorsun,” dedikten sonra yüzündeki şaşkınlık, her zamanki iç çatışmasının gölgesinde yok oldu. “Ama şu anda konumuz aileyse, üzgünüm ama beş para etmezsin.” Ağzındaki iğrenç tattan kurtulmaya çalışıyormuş gibi her kelimeyi tükürüyormuşçasına telaffuz etmişti. Fazla ileri gittiğini ima eden bakışlarım gözlerine sabitlendi.
“Kiminle konuştuğunu unutma! Ben senin abinim!”
Bu kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz yüz ifadesi daha da sertleşti. Sanki üzerine bir bidon benzin dökülmüştü ve içinde başlayan yangın nefretini körüklüyordu. Bunu gözlerinde görebiliyordum. “Öyle mi?” derken gözleri kısılmış, gözleri daha da kararmış ve sanki fırtına patlamak üzereymiş gibi bulutlanmıştı. “Birilerinin abisi olduğunu hatırladın ha?” Ruhumu kara yangınlar sardı bir anda. Söylediği cümle hançer gibi saplandı yüreğime. Bunu bana ne cüretle söylerdi? Onları unuttuğumu mu düşünüyordu? Tam cevap vermek için dudaklarımı araladım, söyleyeceklerinin daha bitmediğini fark ettim. Sustum. İçindeki kini son damlasına kadar dökene kadar lafa karışmayacaktım.
“Ailen olduğunu hatırlaman için illa birinin ölüme kucak açması mı gerekiyordu? Hah… Aile diyoruz da… Lafta. Bu zamana kadar neler yaşadığımızla ilgili en ufak bir fikrin var mı? Annemin çalan her telefonu ‘Olcay’ diye açtığını biliyor musun mesela? Aygül’ün sınavlara hazırlanırken yaşadığı stresi gördün mü? Peki ya polis okulunu kazandığımda ki sevincimi? Aygül kazandığı üniversitenin haberini vermek için ilk seni aramıştı. Hatırlıyor musun? Hatırlamazsın. Çünkü telefonunu açmamıştın. Neden biliyor musun peki? Seni baba yerine koyduğu için! Özel harekât mülakatlarını geçtiğimi haber verdiğimde bana ne söylediğini hatırlıyor musun? ‘Döneceğim sana’ ama o telefon görüşmesi için hiçbir zaman bana dönmedin! Hadi diğerlerini anlarım da. Ben her gün ölümle burun burunayım. Beni nasıl aklından çıkarabildin be abi?”
Zihnim bulanık, aklım karışıktı ve acılar içindeydim. Vereceğim cevapların hiçbiri, onun gözünden beni aklamazdı. Bu konuşmayı Aygül yapmış olsa bu kadar dağılmazdım. Beni anlayacak tek kişi Doğukan’dı. O bile bunları düşünüyorsa, ortada yanlış bir şeyler var demekti. “Herkes bir çizgi film kahramanına hayranken, ben seni kahramanım ilan etmiştim. Babam öldüğünde, korku yüreğimin yakınından bile geçmemişti. Kimse bize zarar veremezdi. Çünkü benim ailesine sahip çıkacak kahraman bir abim vardı. Babam gibi…” Son cümlesi gecenin karanlığında yankılandı. Gözlerindeki öfke gitmişti. Nefret de. Şu anda beni selamlayan tek şey üzüntüydü. Kalp kırıklığı…
“Yanılmışım.”
Bağırışlarla başlayan konuşma, bir tarafın sükûnetini koruması yüzünden sessizleşmişti. Derin bir nefes aldım. “Evet kahraman bir abim vardı ama sahip çıkılacak tek şeyin, vatan olduğuna kanaat getirdi. Sana dert olacak ne yaptım diye sordun ya,” deyip bana doğru birkaç adım attı. Aramızda on beş santim var ya da yoktu ama Doğukan sanki kilometrelerce uzağımda duruyor gibiydi. Gözlerimin içine baktı. Kömür karası gözlerindeki ifade bu mesafeden daha da azaplıydı. Öfkesiyle başa çıkabilirdim ama kalp kırıklığı… İşte onunla başa çıkmam imkânsızdı.
“Hiçbir şey… Bana ve ailene hiçbir şey yapmadın abi. Bundan sonra da yapmana gerek yok. Ben hem aileme baba hem vatanıma kahraman olurum. Sen sağ ol, başka ihsan istemem.”
Yorumlar
Yorum Gönder