Yüzbaşı ve Başsavcı - 4. Bölüm

OLCAY
Zaman, nabız gibiydi. Parmaklarınızın arasına alınca, atışını hisseder, sonrasında ise varlığını unuturdunuz. O sessizce akıp gitmeye, siz yaşamaya devam ederdiniz. Sonuç?
Kaybedilen zamanla, fark edilmeyen yaşanmışlıklar…
Doğukan’ın öfkesi uçsuz bucaksız bir okyanustu. Dalgaları bir anda yutardı sizi. Oradan oraya savururdu. İlk başta güçlü hissederdiniz. Mücadele eder, öfkesine kafa tutardınız ama O, bu sırada çaresizliği bir sarmaşık gibi yavaş yavaş sarardı ruhunuza. Kelimeleri ince ince işlerdi vicdanınıza. Fark ettiğinizde her şey için çok geç olurdu. Çünkü bir başınıza kalırdınız. Şu anda olduğu gibi…
Ne zaman, bana bile kafa tutacak kadar büyümüştü? İçinde biriken kini kusarken bir an bile tereddüt etmemişti. Birkaç sene önceki Doğukan’ın korkuları vardı. Kavga ederken bile kelimeleri dikkatli seçerdi ama az önceki kişi… Sanki bana bir yabancıydı. Korkusuzdu. Bir o kadar da umursamaz. Cevap vermemi bile beklemeden arkasını dönüp gitmişti. Ona göre yapacağım hiçbir açıklama, kaybettiğimiz zamanları haklı çıkarmayacaktı. Hiçbir neden, abisiz geçirdiği günleri geri vermeyecekti. Bundan sonrası da onun için önemli değildi. Bir kere, onu, onları sevmediğim, önemsemediğim düşüncesi yüreğine düşmüştü ve benim bu durumu düzeltmek için ne yapacağımla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Parmaklarımın arasında döndürdüğüm parça bile onu ne kadar sevdiğimin kanıtıydı. Yanımdan ayırmayacak kadar önemsediğimin… Ama bunu nereden bilecekti ki?
Geçmişin yükü, şimdinin ıssızlığı, geleceğin belirsizliği yüzünden ardı ardına yaktığım sigaranın haddi var hesabı yoktu. Son izmariti de, yere bastırıp söndürdükten sonra ileriye doğru fırlattım. Nereye gittiğine bakarken sıkıntıyla iç çektim. Başımı geriye doğru itip, yaslandığım duvara dayadım. İçimdeki yangını söndüremeyen soğuğun, biraz da olsa başımdaki ağrıya iyi gelmesini diledim. Gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Sabahın ilk ışıklarının karanlığı delişini seyrederken her şeyin düzeleceğini umut ettim. Her yeni doğan gün, umutları da beraberinde getirmez miydi zaten. Başımı hafif hafif duvara vururken çatı katının kapısı açıldı. Alelacele elimdekini cebime koydum ve başımı dumanı tüten, iki karton bardakla yanıma gelen Aygül’e çevirdim. “Soğukmuş ya,” derken kollarını kendine çekti. Üşüdüğünü belli eden bir ses çıkardı. Ürperirken göz göze geldik. Anında yüzündeki acı çeker gibi duran ifadeyi gülümsemesiyle yer değiştirdi. “Üşüyeceksin,” diyerek oturduğum yerden kalkmaya yeltendim ama o benden önce davranıp yanıma oturdu. “Aygül ne dediğimi duymuyor musun?” diye sorarken elindeki bardakları önümüze koydu. “Ya da umursamıyor musun diye sormam daha doğru sanırım?”
“Duyuyorum da umursuyorum da ağabeyciğim. Üşüyecekmişim.”
‘Ee o zaman neden hala oturuyorsun?’ der gibi bakıncabana daha da sokuldu. Onun tarafındaki kolumu kaldırıp altına girdi ve kolumu titreyen bedenine sardı. Hayretle kolumun altına sinmiş küçüğüme baktım. Bakışlarını bana çevirdiğinde yaramaz bir gülüş dudaklarının kenarına yerleşti. Daha sonra yerdeki bardakları gözleriyle işaret ederek “Bir de çayımı içersem değmeyin keyfime,” dedi. Hiç değişmemişti. Hayal ettiği şey, mutlaka gerçekleşecekti. İnatçılık kesinlikle bizim ailenin genlerini ele geçirmişti. Başımı iki yana sallarken belli belirsiz gülümsedim. Uzanıp önce onun çayını verdim, daha sonra da kendiminkini aldım. “Umarım şeker atmamışsındır,” deyip bardağı dudaklarıma götürdüm. Aygül gözlerini kısarak bana bakarken “Ben seninle ilgili hiçbir şeyi unutmadım abi,” dedi. Çaydan bir yudum dahi alamadan donakaldım. Zihnimin içinde tekrar Doğukan’ın söyledikleri belirdi. Bunlar abi, kardeş beni yıkıp dökmek için anlaşmışlar mıydı? Birkaç dakika da olsa unuttuğum başım ağrım yine kendini hatırlattı. Aygül çayından ufak bir yudum alıp “Oh be!” dedi ve başını göğsüme yasladı. “İyi ki gelirken çay almayı akıl ettim. Ankara ayazı hatırladığımdan da soğukmuş.” Doğukan polis okulunu kazanınca annem kendi memleketi olan Ankara’ya dönmüş, mimarlık ofisini buraya taşımıştı. Aygül üniversiteye için İstanbul’a gidene kadar annemle yaşamıştı. Belli ki, abisi Şırnak’tan tekrar ana ocağına dönünce, Ankara’ya pek uğramamıştı. En azından yılın bu zamanları. Kardeşlerimle ilgili gerçekleri bilmeyip, sadece tahmin etmek hiç şu andaki kadar canımı sıkmamıştı.
“Yalnız kantincinin de hakkını vermeliyim. Bir çay demledim. Beş dakika beklersen tüm derdini sıkıntını alır demişti. İlaç gibi geldi valla.”
Tıslar gibi gülümseyip dudaklarımda beklettiğim bardaktan bir yudum aldım. Kaynar olmadığı sürece hiçbir çay bana sıcak gelmezdi. Bu nedenle küçüğümün dediği gibi ısındığımı söyleyemezdim ama hakkını vermeliyim. Gerçekten de iyi demlenmişti. Derdimi alır mıydı? İşte orası tartışılırdı.
“Dünden beri, dünyada cehennemi yaşıyorum sanki.”
 Aygül başını göğsümden çekmeden gözlerini bana çevirdi. “Haberi ilk staj yaptığım kanalda aldım biliyor musun abi?’’ diye sorduğunda bakışlarımı ona çevirdim. Gri gözleri sanki o anları tekrar yaşıyormuş gibiydi. Buğulu ve donuk…
“Şefim tam bir uyuz. Üzerinde çalıştığım dosyaları bitirmeden eve gidemeyeceğimi söylemişti. Tüm gün aralıksız çalışmış ama yine de dosyaların yarısını bile bitirememiştim. Bu yüzden o gece kanalda sabahlamıştım. Nasıl uykum vardı anlatamam. Başım masaya düştü düşecek gibi ama böyle. Kendime gelmek için kahve almaya karar vermiştim. Mutfağa giderken kanalın içindeki hareketlilik dikkatimi çekti. Her zamankinden farklıydı. Kahveyi aldım. Tekrar dosyalara dönmek için yürürken yayın odasından arkadaşım çıktı. Ne olduğunu sorduğumda, Hakkâri’de ki bir sınır karakoluna saldırı olduğunu ve şehitlerin haberini hazırladıklarını söyledi. İçime anlam veremediğim bir his çöreklendi. Sen Suriye’deydin. Doğukan Abim, Ankara’daydı. O tarafta tanıdığım kimse yoktu ama ne zaman bir şehit haberi duysam garipleşiyordum. Ayaklarım beni bilinçsizce yayın odasına götürdü.” Sesi, boğazında bir şey varmış gibi boğuk çıkmaya başladı. Boğazını temizlerken başını öne eğdi. Çayından birkaç yudum aldı. Boğazından geçişini duyacak kadar sesli bir şekilde yuttu. İşaret parmağını karton bardağın ağız kısmında dolaştırmaya başladı. Sanırım bundan sonrasını gözlerime bakarak anlatmak istemiyordu. “Gördüğüm ilk şey ekranda senin fotoğrafın, yanındaki şehit yazısı. Sonraki birkaç dakikayı hatırlamıyorum. Duyduğum her şey uğursuz bir uğultudan ibaretti. Elimdeki bardak kayıp düşmüş, büyük bir sesle parçalara ayrılırken tüm dikkatleri üzerime çevirmişti. Benimle konuşmaya çalışan insanları hayal meyal hatırlıyorum. Herkes iyi olup olmadığımı soruyordu ama bunun cevabını ben bile bilmiyordum ki… Elim telefona gitti. Hangi ara numaranı çevirdiğimi bilmiyorum. Sanki gördüğüm şeyleri beynim inkâr ediyordu ve sesini duymaya ihtiyacım vardıama o bilindik kadının sesi kulağıma telefonunun kapalı olduğunu söylemişti ya… Dünyam başıma yıkıldı be abi.”
Aldığı kesik nefesler, aniden sonu yokmuş gibi görünen gözyaşlarına dönüştü. Son cümlesini de bu yaşlar yuttu. Kolumla onu daha sıkı sarıp kendime çektim. Başını öptüm. Açık havada olmamıza rağmen oksijensiz kalmış gibi hissediyordum. İçimi rahatlatmak istercesine derin bir nefes aldım. Aygül’ün saçlarındaki ıtır çiçeği kokusu burnuma doldu. Gözlerimi kapattım. Hiç dinmeyecekmiş gibi duran suçluluk duygusu tekrar ruhumu ele geçirdi. “Her yer pusluydu. Hava sanki kapkara bir dumanla kaplıymışçasına ağırdı ya da ciğerlerim vücudumdaki diğer tüm kaslar gibi kaskatıydı. Bilmiyorum ama göğsüm parçalanacakmış gibi ağrıyordu. Onu çok iyi hatırlıyorum. O an ciğerim sökülene kadar çığlık atmak ve bu histen kurtulmak istemiştim. Yaptım da… Kanalın çatı katına çıkıp avazım çıktığı kadar bağırdım. Daha sonra bağıra bağıra ağladım. Ellerim acıyana kadar yeri yumrukladım. Vurdum. Vurdum. Vurdum. Sanki yer, seni benden alan topraktı ve ben tüm hıncımı çıkarmak istiyordum.” Başımı geriye doğru yaslayıp duvara dayadım. Gözümün önünde canlanan sahne hoşuma gitmemişti. Yumruklarımı sıktığımı, karton bardağın içindeki çayın bacağıma dökülmesiyle fark ettim. Çay sıcak olmasa da refleks olarak irkildim. “Hay aksi,” diyerek boş bardağı kenara fırlattım. Pantolonumun ıslanan yerini elimle çektim. Panikle “Yandın mı?” diye soran küçüğüm kolumun altından çıkmaya çalıştı ama onu kendime çekip eski pozisyonunu almasını sağladım. “Sıcak değildi,” deyip başını tekrar öptüm. Endişeyle bana baktı. “Sorun yok, iyiyim.” Gözleri yandığımı düşündüğü yere kaydı. Dudakları ince bir çizgi halini aldı. 
“Gerçekten iyi misin abi?”
Endişenin esir ettiği griliklerini tekrar bana çevirdi. Başımı onaylarcasına bir kez salladım ama o rahatlamak yerine titrek bir nefes aldı. “Yanmandan bahsetmiyorum,” dediğinde kaşlarım sorgular bir şekilde çatıldı. Burnunu çekerken bardağı yanına koydu. Kolumun altından çıkıp yüz yüze bakacağımız şekilde bağdaş kurup oturdu. “Az önce Doğukan Abimle kavga ettiğinizi biliyorum. Yani onun odaya dönüşünden bunu anlamak zor olmadı. Aranızda yıllardır olan soğuk savaşın, senin ölüm haberin, annemin rahatsızlanmasıyla biteceğini düşünmüştüm. En azından ara vereceğinizi…”
Bu konu hakkında konuşmak istediğim son kişi Aygül’dü. Yanaklarımı şişirerek nefesimi dışarı üflerken başımı gökyüzüne çevirdim. Pırıl pırıldı. Tıpkı Hakkâri’deki gibi en ufak bir leke yoktu. Buradaki kısıtlı zamanım aklıma geldi. Kolumdaki saate baktım. Birkaç dakika sonra yedi olacaktı. Sanırım bu kadar hava almak bugün için yeterdi. 
“Hadi annemin yanına gidelim.”
Kalkmaya yeltenişim küçüğümün elimi tutmasıyla son buldu. Önce elime daha sonra küçüğümün gözlerinin içine baktım. “Seni çok seviyor biliyorsun değil mi abi?” diye sorduğunda bıkkınca yüzümü buruşturdum. “Aygül bu konuyu konuşmayalım güzelim, bak üşümüşsün. Hadi içeri gire-“
“Öldüğüne hiç inanmadı. Annemin ölebileceğine inandı ama seninkine ihtimal bile vermiyordu. Yaşadığına o kadar emindi ki, bu yüzden ağlamama izin vermedi. ‘Öldü’ kelimesi geçtiği an öyle bir ruh haline bürünüyordu ki, Doğukan Abimden bu kadar korkabileceğimi düşünmezdim. ‘Sen, ölümü ona nasıl yakıştırırsın?’ Kırbaç gibi sözlerinden en çok canımı yakan buydu. Yakıştırmak değildi aslında. Sadece bir gün olacak şeyin, zamanı geldiğini düşünmemdi. Dün önce abimi aradın ya… Annemin yanına, yoğun bakıma girdiği için telefonu bendeydi. Ekranda ismini gördüğüm an elim ayağım boşaldı. Olduğum yere çöktüm. Çığlık çığlığa kendini duyurmaya çalışan zil sesi, bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkıyordu. Ekranın ışığı yanıp söndükçe ismin gözüküyordu ama ben hala bunun beynimin bir oyunu olduğunu düşünüyordum. Hala senin yaşadığına inanmıyordum. Aramayı bitirdiğin an ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesi dışarı vermiştim. Sonra benim telefonum titremeye başladı. Ekrandaki isme bakmaya cesaret edemedim. Senin olmamandan korktum. Hevesin, hüsrana dönüşmesinden korktum. Arkadaşım telefonu açıp kulağıma götürdü. Adımı söyleyişinden sonrasını hatırlamıyorum. Hangi ara abim yanıma geldi, telefonu aldı, seninle konuştu. Ağlarken görmedim ama telefonu kapattığı an yüzünde oluşan tebessüm, uzun zaman sonra onda gördüğüm ilk gülümsemeydi. ‘Biliyordum’ derken ki rahatlamış sesi… Belki hırsından bunu göstermiyor olabilir ama inan bana abi, seni çok seviyor. Bizden… Hatta kendi canından bile çok…”
**-**

İnsan inanırdı. Bir söze, bir bakışa, bir gülümsemeye… İnanmak en kolay şeydi ve çoğu zaman insanı mutlu ederdi ama bazen öyle şeyler yaşardınız ki, inanamazdınız. Çünkü inandığınız bir şey olurdu. O kişi…
Aygül’ün anlattıkları, birkaç saattir içinde olduğum buhranı biraz olsun rahatlatmıştı. Doğukan’ın, dili aksini söylese de bana olan inancını kaybetmemiş olduğunu bilmek, hala bizim için bir umut olduğunu gösteriyordu. Yeni gün, yine umut dağıtmıştı işte…
“Ol-cay”
Odaya girerken duyduğum güçsüz ses, olduğum yere mıhlanmama neden oldu. Annemin uyandığını düşünmek hem mutlu ediyor hem de nasıl karşısına çıkacağımı bilmediğim için strese sokuyordu. “Olcay’ım,” Benden önce odaya giren Aygül’ün yüz ifadesi şu anda böyle olmamalıydı diye düşündüm. Neden orada duruyordu ki… Mümkün olduğunca sessiz bir şekilde küçüğümün dikkatini çektim. Bakışlarını bana çevirdiğinde annemin uyanıp uyanmadığını sordum. “Sayıklıyor,” diye fısıldadı. Parmak uçlarında odaya girdim. Uyku ve uyanıklık arasında arafta kalan annem huzursuz görünüyordu. 
“Oğlum.”
Bir anda kenetlenmiş kirpiklerinin arasından birkaç damla yaş süzüldü. Rüya görüyordu. İnsanı en çok gerçekmiş gibi gelen ama gerçekleşmeyen rüyalar acıtırdı. Uykunun en savunmasız haline büründüğünde kimi zaman sevdiğine kavuşur, kimi zaman da en çok istediği şeyi yaşardı zihninde. Ama uykunun zırhından sıyrılmaya başlayınca, ruhu çırılçıplak kalırdı ve gerçekler hiçbir zaman hayal kadar etkileyici olmazdı.  
“Yavrum.”
Titrek bir nefes almasıyla birkaç damla yaş daha diğerlerinin yanındaki yerini aldı. Acı çekiyordu ve ben onun sağlığı için bile buna göz yumamayacaktım. Hızla yanına ilerledim ve ellerini avucumun içine alırken yanına oturdum. Uzanıp elimin tersiyle yanağında yol yapmış yaşları silerken “Buradayım annem,” dedim sessizce. Tuttuğum elini hafifçe sıktı. Refleks olarak kenetlenmiş ellerimize baktım. Varlığımı hissetmiş olabilir miydi? “Kavuştuk mu sonunda?” diye sorduğunda burnumun direği sızladı. “Kavuştuk Gülsüm Sultan,” diye cevap verip elini öptüm. 
“Kavuştuk annem.” 
Göz kapaklarının altında hareket eden gözleri, uyanmak üzere olduğunu işaret ediyordu. Bir anda arkamda hareket hissettim. Omzumun üzerinden başımı arkaya çevirdim. Hemşire, önündeki kabın içinde bir şeyler yapıyordu. “Ne oluyor?” diye sorduğumda bana bakmadan beni gördüğünde kalbini yormaması için sakinleştirici iğne vuracağını söyledi. Tekrar önüme döndüğümde annemin gözleri yavaşça aralandı.
Kirpiklerinin arasındaki ufacık aralıktan bile parlayan menekşe rengi gözleri, beni gördüğü an az da olsa büyüdü. Bütün duygular karıştı gözlerinde; özlem, kırgınlık, sevgi, üzüntü, endişe, öfke, rahatlama… “Biliyordum,” diye fısıldarken inatçı birkaç damla yaş daha firar etti göz pınarlarından. Hemşire hazırladığı ilacı, annemin serumuna katarken gözlerim kısa bir an o tarafa kaydı. Tuttuğum elini sıkınca tekrar anneme baktım. Tek bir duygu galip gelmişti gözlerinde ve beni o duyguyla izliyordu. Özlem…
“Ölmediğini biliyordum.” 
Elimi o kadar sıkı tutuyordu ki, sanki gidebilme ihtimalimi bu şekilde engelleyebileceğini düşünüyordu. İlaç seruma karıştıkça ağır ağır göz kapakları kapanmaya başladı. Tekrar uykuya dalmadan önce dudaklarından dökülen iki kelime, ok gibi saplandı yüreğime…
“Baban söylemişti…”
**-**

Zamanın dili lal,
Yaşamın renkleri kayıp.
Evrenin sürati olabildiğine yavaş,
Aldığım her nefes bir o kadar ağır…
Cümlesi dilinin ucunda kalan, nefessiz denecek bir sükûnetle uyuyan kadını saatlerdir izliyordum ve bu hali, içimdeki buhranı bir an bile olsa rahatlatmıyordu. Aksine ona baktıkça derdim başa sarıyor, Doğukan’ın söyledikleri zihnimde yankılanıyor ve tekrar tekrar aile konusundaki başarısızlığımı, ruhuma kelepçeliyordu. Kurtulmaya çalıştıkça yüreğimde daha derin izler oluşuyordu. Kapanması gittikçe zorlaşan izler… Tüm bunlara rağmen kırpmak için bile gözümü, annemin üzerinden ayırmak istemiyordum. Belki bu şekilde cezalandırıyordum kendimi. Belki de sadece geçmişimi…
“Baban söylemişti.”
Sıkılan kurşunu sayıklıyordu göğsümde bıraktığı yara ve bu yakıcı hissin merhemi yoktu. Senelerdir o yangının gölgesiyle yürümeyi öğrenmişken, en ufak bir sendelemem, saklı olanı ortalığa dökmüştü. Gerçekleşmeyecek bir dileğin acısı, davetsiz bir misafir gibi saklanmıştı o iki kelimeye… 
Ansızın çıkagelmişti. Yıkıp geçmişti tüm adımlarımı…
“Abi.”
Kulaklarımdaki uğultu bir anda berrak bir sese dönüştü. Ne zamandır seslendiğini bilmediğim Aygül’ün koluma dokunmasıyla belli belirsiz irkildim. Yanlış bir şey yaptığını düşünen kardeşim bir çırpıda elini üzerimden çekti ve af dileyen bakışlarla diğer elinde tuttuğu telefonun ekranını gösterdi.
“Barış Abi telefonda.”
Bir anlığına kafam karıştı. Ankara’ya gelişim süratli ve tam bir gizlilik içerisindeydi. Barış burada olduğumu nereden öğrenmişti? Neden beni değil de Aygül’ü aramıştı? Onun benimle olduğunu nasıl tahmin etmişti? Ayrıca kız kardeşimin numarası onda neden vardı? Düşüncelerim arasından burnumun ucunda duran telefonun Doğukan’a ait olduğunu fark ettim. Ufak bir aydınlanmanın ışığında babamın vefatı sırasında tanıştıklarını anımsadım. Belli ki o dönem acil durumlar için numaralaşmışlardı. Bu iyiydi. Kafamın içindeki soru öbeğinin bir bölümü elenmişti. Diğerlerinin cevabı da telefonun ucunda beni bekliyordu.
“Sağ ol güzelim.”
Barış’a bir dakika beklemesini söyleyerek yapıştığımı düşündüğüm sandalyeden güç bela kalktım. Kendi telefonumu cebimden çıkarırken “Buna uygun bir şarj bulabilir misin?” diye sordum. Memnuniyetle başını sallayan kardeşim uzattığım telefonu aldı. O çantasına yöneldi. Bense anneme bir kez daha bakıp kapıya doğru döndüm. Görünmez bir külçe ayaklarıma bağlanmış gibi zar zor attığım birkaç adımla odadan çıktım. Neyse ki koridorda kimse yoktu. Doğukan bile…
“Burada olduğumu nereden öğrendin?” 
İddialı sorumu alçacık ama buz gibi bir ses tonuyla sarf etmiş olmam, aramıza birkaç nefeslik bir sessizlik yerleştirdi. Üzerimdeki tutukluğu atmayı umarak ileriye doğru yürüdüm. Pencere ardındaki manzara yazdan kalma bir günden farksızdı. Batmak üzere olan güneşin, gökyüzünü boyadığı, insanı rahatlatan o renk cümbüşü Ankara ayazını daha sevilebilir kılıyordu. “Senden.” Barış’ın suskunluğunun ardından verdiği cevabı hafifçe kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Ses tonu, misilleme yapar gibi sert ve iddialı çıkmıştı. Tavrımın hoşuna gitmediği belliydi. Cevap vermek yerine, ağzından çıkan baklanın devamının gelmesini bekledim. Sessizliğimi neye yoracağından emin olmayan bir tonlamayla konuşmaya başladı. 
“Seni, senden iyi tanıyorum. O haberden sonra annenin karşısına sapasağlam çıkmadan içinin rahat etmeyeceğini adım kadar iyi biliyordum.” 
Sözlerinin bu noktasında o da sustu. Sanki devamında ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Alnımın şaşkınlıkla kırıştığını hissedebiliyordum. Bu zamana kadar ailemin hayatımdaki yerini, timim ve Barış dışında hiçbir devremle paylaşmamıştım. Onunla da en son babamın vefatında hislerimi derinlemesine konuşmuştum. Eğer bunca seneden sonra, burada olduğumu sadece tahmin ederek bulduysa, aramızdaki bağ düşündüğümden daha sağlamdı. 
“Gülsüm Anne nasıl?” 
Cılız bir soruydu bu. Aklından gelip geçenlerin meydana getirdiği sarsıntıyla çıkmıştı. Buram buram endişe kokuyordu. Duyacaklarına hazır olmadığı o kadar belliydi ki “İyi olacak,” demekle yetindim. Korkunun zihnini sarmasına ve bu kritik dönemde dikkatini işinden ve askerlerinden uzaklaştırmasına izin veremezdim. Derin bir nefes telefonun ucunda yankılandı. “Çok şükür. Müsaitse sesini duyabilir miyim?” Gülümsedim. Annemi, hiç tanımadığı annesi yerine koymuştu ve bu benim için dostluğundan bile daha değerliydi. Bir gün, o yüksek mertebeye gerçekten ulaşırsam, ailem, özellikle de annem için asla gözüm arkada kalmayacaktı. 
“Uyuyor. Aradığını söylerim.” 
Geçmiş olsun dileklerini iletti. “Bir şeye ihtiyacınız olursa…” Cümlesini nasıl tamamlayacağını çok iyi bildiğimden dolayı “Allah razı olsun,” diyerek kestim ve uzatmadan konuyu değiştirdim.
“Orada durumlar nasıl? Telefon hatlarını düzeltmek için benim gitmemi mi beklediniz?”
Kafaları dağıtmak için söylediğim cümleye karşılık beklediğim tepkiyi alamadım. Barış rahatsız bir ifadeyle boğazını temizlerken “İyi değil,” gibi bir şey söyledi. Ardından tedbirli davranarak sanki bir sırrı paylaşırcasına sesini alçalttı. “Konuşmamız gerekiyor. Bekle bir dakika,” demesine kalmadan botların mermer zeminde çıkardığı tok adım sesleri telefonun ucundan yankılanmaya başladı. Ara ara duyduğum asker selamları eşliğinde kulağımdaki uğultu gittikçe sessizleşiyordu. Derinlerden gelen kapı kapanma sesi, Barış’ın odasına girdiğinin müjdesini veriyordu.
“Başsavcı.”
Barış, yalnız olmasına rağmen sesinin dozajını arttırmadı. “Seni araştırmak için buraya gelmiş.” Ve ses tonu, öğrendiklerinin onda yarattığı sıkıntıyla doluydu. “Beklenenden önce Kurmay unvanını alman ve 44. Dağ ve Komando Taburunun başına getirilmen belli ki birilerini rahatsız etmiş.” 
Genel Kurmay Başkanı, hazırlık sürecinde olduğumuz elzem ve bir o kadar gizli görev için, ağustosta almam gereken rütbemi ileri çekmiş ve yetki sorunu yaşamamam için beni operasyonu yöneteceğim taburun başına getirmişti. Belli ki rütbe hiyerarşisinin, bu yükseliş dikkatini çekmişti. Harekete geçmek içinde hiç zaman kaybetmemiş gibi görünüyorlardı. Yönetmelikte bu konuyla ilgili açıklar vardı. Başımız hiçbir şekilde yanmaz, görev asla ayyuka çıkmazdı. Lakin dışarıdan bakıldığında illegal bir olay döndürüyormuşuz izlenimi yaratılması, benim gibi biri için fazlasıyla rahatsız ediciydi. Önce VATAN diyen ve bu uğurda canını hiçe sayarak savaşan asker, hiçbir yasaya karşı gelmezdi. Bunu, o Başsavcıda öğrenecekti. Ayağımı kaydırmaya çalışanlar da…
“Orada mı hala?”
“Ankara’ya döndü. Birazda seni bu yüzden aradım. Aman orada olduğunu fark ettirecek bir şey yapma. Yoksa bu kadın seni kolay kolay rahat ettirmeyeceğe benziyor.”
Anladım demekle yetindim. Korktuğumdan değil, görevi tehlikeye atmamak için varlığımı o kadının gözüne sokmayacaktım. Zaten nerede karşılaşacaktık ki…
“Dert edeceğimiz en son kişi için daha fazla konuşmaya gerek yok. Askerler ne durumda?”
“Yarısı hasta. Diğer yarısı hasta olmasına rağmen görevinin başında.”
“Söyleniyorlar mı?”
“Bilmem. Belki birkaçı.”
“Güzel…”
“Güzel mi? Allah aşkına devrem, adamların yarısı hastalıktan kırılıyor diyorum. Bunun nesi güzel? Revirdekiler ilaç-”
“Bize kalan yarısı lazım zaten.”
Hiçbir suçlama yapmadan salt bir yargıda bulunan cümlesini yarıda kestim. Barış tamamlamak için diretmedi. Sanki sessizlik daha çok işine gelmişti. Kafamdan geçenleri çözmeye çalıştığına adım kadar emindim. Dün geceki beyin fırtınamız sırasında, bu gizli görev için, tıpkı eskisi gibi badi olacağımızı ve operasyona birlikte gideceğimizi söylemiştim ama rütbeli, rütbesiz askerlerinden bazılarının da bize eşlik edeceğinden bahsetmemiştim. Çünkü Barış’ın yumuşak tarafının kararlarımızı etkilemesini istemiyordum. Askerleri kendim eğitecek, eğitirken gözlemleyecek ve şehadet şerbetini en çok hak edenleri bizzat kendim belirleyecektim. Fakat hepsinden önce, onlara bu vatanın kahramanları olduğunu hatırlatmak ve ruhlarındaki cesuru şahlandırmak zorundaydım.
“Yanında kâğıt kalem var mı?”
“Var da neden-“
“Yaz.”
Barış’a masasına geçmek için biraz zaman tanıdım. Ünlü bir komutanımın öğretisini bu karakola uygulayarak, askerlere Türklüklerini, bu vatanın onlara ait olduğunu ve milletin onlara ihtiyacı duyduğu an hazır olmaları gerektiğini benimsetmekten başka çarem yoktu.
 
“Üzerimize kılıç çekilmedikçe
Ülkemiz topraklarına girilmedikçe
Milletimiz cefa çekmedikçe
Bizden kimseye zarar gelmez.”
(Osman Pamukoğlu - Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok kitabından alıntı)
 
“Yazabildin mi?”
Barış, beni onaylayan bir mırıltı çıkardı. “Başka bir kâğıda geç,” diyerek diğer sözümü söyledim.
 
“Ödü varsa düşmanın meydan açık hazırız.
Bu topraklarda biz doğduk, biz yaşadık, biz varız.”
(Osman Pamukoğlu - Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok kitabından alıntı)
 
Kalemin kâğıt üzerinde bıraktığı izi, göremesem de net bir şekilde duyabiliyordum. Barış’ın hareket etmediğini hissettiğim an başka bir kâğıda geçmesini söyleyerek son felsefeyi yazdırdım.
 
“Bir milletin şerefi, cephedeki askerin sırtındadır.”
(Osman Pamukoğlu - Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok kitabından alıntı)
 
“-sırtındadır.”
Barış’ın yazdıklarını tekrar okuyarak teyit ettiği mırıltısı eşliğinde “Bundan sonra Kara Kasım Karakolu’nun felsefeleri budur,” dedim. “Fakat bunları benimsetmek yürek işidir. Benim işim… Senin işin…” Devrem susuyordu. Söylediklerim karşısında sessizliğini şaşırmış olmasına ya da yanıt verememesine yorarak ve bu suskunluğundan faydalanarak bir hamle daha yaptım. 
“Sözler, düşünceye dönüşmediği takdirde tıpkı hiçbir zaman harekete dönüşmeyen enerji gibi değersizdir. Bu nedenle bu mısraları subay, astsubay, uzman ve askerlerin, her zaman göreceği mekânlara asmalısın. Sabit veya gececi, beş askerin bulunduğu her yerde Türk bayrakları 7/24 göndere çekili olmalı. Karakolun her yerine, araçlara hatta gerekirse askerlerin kamuflajlarına bile bayrak takılmalı ve Karakol hudutları içerisinde sürekli marşlar çalınmalı ve söylenmeli.”
Barış neden celallendiğimi anlamadığı halde “Emredersiniz komutanım,” dedi. İtiraz eden bir tonda takındım. “Askeri manada sana emir vermiyorum. Ben sadece yol gösteriyorum. Bu operasyonda iyi giden de kötü giden de her şeyin sorumluluğu bana ait olacak. Bu nedenle askerlerine bilmediklerini öğretmek de boynumun borcu. Tüm bunlar bittiğinde, hiçbir şey olamasalar bile, evlerine başları dik dönmelerini sağlayacağım. Kahraman gibi. Türk gibi!”
**-**

Zamanın nabza benzeyen bir yanı var demiştim ya. Parmaklarınızın arasına aldığınızda akrep ve yelkovanın her atışını hissederdiniz hani. Sonrasında ise varlığından bile bi haber olurdunuz. O sessizce atmaya devam ederdi, siz ise akıp giden hayata ayak uydurmaya…
İşte tam da öyle bir zaman dilimi içerisindeydik.
Annem kendine geldiğinden beri zaman daha kolay akıyordu. Öyle ki güneş yavaşça uykuya dalarken gece onun yerine nöbete hazırlanmış gibi gökyüzüne atılmıştı. Saatler önce hayran olduğum renk cümbüşü, kara geceye karışmıştı. Yine de şehrin ışıkları pencerenin ötesindeki manzarayı izlenebilir kılıyordu.
“Ben çıkıyorum.”
Son derece sakin, sinek uçsa kanat sesi duyulacak kadar sessiz olan hastane odasında ruhani bir ses yankılandı. Mümkün olduğunca sessiz bir şekilde Aygül’e doğru döndüm.  Annemi kontrol ediyordu. Yorgun savaşçımızın uykusunu bölmek istemediği her halinden belliydi. Ardından gözleri Doğukan’la beni taradı.
“Sizin evden istediğiniz bir şey var mı?” 
Apar topar geldikleri hastanede, annemi rahat ettirecek hiçbir şey yoktu. Pijaması dahi hastane önlüğüydü. Odada eksikler çoktu. Burada birkaç gün geçirilecekse en azından daha yaşanabilir kılınmalıydı. Fakat bunu sağlayacak kişi, özellikle de bu saatte, küçüğüm değildi.
“Sen otur. Ben giderim.” 
Düşüncelerimi okumuş gibi ayaklanan Doğukan, koltuğundan fırlamak konusunda ustalaşmış görünüyordu. Her zamanki gibi beni kale alma gereği duymadı. Şaşırmamıştım. Geldiğimden beri varlığımı umursadığı an bir elin parmaklarını geçmemişti. “Sen ne alınacağını bilmezsin.” Aygül itiraz eden bir hareketle onu yerine geri oturttu.
“Merak etme ben halledeceğim her şeyi.”
Doğukan kalkmak için tekrar hamle yapacak oldu. Aygül, abisinin omuzlarındaki ellerine daha çok güç verdi ve olduğu yere mıhladı. Hangi ara bizi dizginleyecek kadar büyümüştü bu kız? İkisinin bakışmalarının arasına “Geç oldu Aygül,” diyerek girdim. Sert bakışlarını benden esirgemeyen Doğukan, ‘Sen Karışma’ dercesine haykırıyordu. Haklıydı. Bu, küçük kız kardeşimiz doğduğundan beri koyduğumuz tek kuraldı. Ona, o an için kim ağabeylik yapıyorsa, konuşma hakkı sadece ona aitti. İkisi arasındaki muhabbete dâhil olmakla, bu kuralımızı çiğnemiştim. Oysaki Aygül’ün benim sözümden çıkmayacağını bildiğimden dolayı sadece bu muhabbetin uzamasını engellemek istemiştim. 
“Ağabeyin haklı.”
Sesimin annemin üzerinde uyandırıcı bir etkisi olduğuna inanıyordum. Bu nedenle saatlerdir ağzımı bıçak açmamıştım. Konuşmam gereken şu anda ise, fısıltıdan farksız üç kelime kullanmıştım. Kendi sesimi ben bile zor duymuşken, annem bağırmışçasına derin uykusundan uyanmıştı ve bu en son istediğim şeydi. 
“Anne?”
Aygül, hala gözleri kapalı olan annemin başucuna gitti. Soluk alışverişleri bile uyanan kadın gözlerini açmamakta ısrarcıydı. Gerçekten yorgun olmalıydı. Ellerini annemin yüzünde sallayan kız, ardından bize doğru baktı. “Acaba rüyasında mı konuştu?” Tedbirli davranarak sanki bir sırrı paylaşır gibi sesini alçaltmıştı. Doğukan bilmediğini belli edercesine omuzlarını silkeledi. Bense ihtimaller arasındaki sessizlikte, uyandırırım endişesiyle tek bir hamlede dahi bulunamadım.
“Ağabeyin haklı.”
Cümlesini tekrarlayan annem, kirpiklerini birkaç seferde araladı. Sanki tavandaki ışığın gözünü kamaştıracağını daha önceden tecrübe etmişti. Kan çanağına dönmüş gözlerini hepimizin yüzünde dolaştırdıktan sonra Aygül’e sabitledi. “Bu saatte tek başına eve gidemezsin,” derken yorgunluğu sesinden akıyordu.
“Anne ben İstanbul’da tek başıma-“
“Burası Ankara.”
Annem konuşmadan önce derin bir iç çekerek sesini sertleştirdi. Onun gibi biri için güçlü sayılacak bir çıkıştı. Ardından sözcükler kuruyan boğazından zor geçmiş gibi yutkundu. Yüzü acıyla buruştu. Canının acıdığını düşünmek kadar ıstırap veren bir şey yoktu. “Sen benim yanımda kal.” Cümlelerinin arasında attığı bakış, kafa karıştırıcı, insanı çözmeye iten bir bulmaca gibiydi ve merakımı kamçılıyordu.
“Ağabeyinler halleder.” 
İşte bu! Gülsüm Sultan yine yapacağını yapmış, konuyu ustalıkla bizi bir araya getirecek bir plana çevirmişti. Hem de yıllardır ayak basmadığım evi de dâhil ederek. Bir taşla iki kuş… Aygül’ün umut dolu şaşkınlığı duyuldu. Gözleri ikimiz arasında dolaştı. “Tamam o zaman. Ben ihtiyaçları ve evden alınacakları listeleyeyim,” derken dudaklarında, özel bir şakanın tadını çıkarır gibi belli belirsiz bir gülümseme belirdi. 
“Çok iyi olur.” 
Gözlerimi çantasını karıştırmaya başlayan küçüğümden baş düşmanıymışım gibi davranan koçuma çevirdim. Bana bakmasa bile ona baktığımı hissetmişçesine başını dikleştirdi. Derin bir iç çekişle göğsü inip kalktı. O an, geldiğimden beri sürdürdüğü gergin havanın hala ciğerlerinde dolandığını fark ettim. Eğer bir süre daha yan yana olacaksak bu havanın dağılması gerekiyordu. 
“Özel olarak istediğin bir şey var mı anne?”
Annem gerekli mesajını verdikten sonra tekrar gözlerini kapatmıştı. Başını belli belirsiz hayır anlamında salladı. Aygül, dudakları arasında tuttuğu kalemin kapağını kapatırken “Tamam o zaman. Aklına bir şey gelirse mesaj atarız,” dedi. Yazdığı listeyi ortaya doğru uzatarak gerisin geri döndü. Küçük, beyaz kâğıt parçası Doğukan’la aramıza girmişti. Aygül hangimize vermesi gerektiğine karar verememiş gibi hafifçe kâğıdı yönlendiriyordu. Bir sağa bir sola…
Doğukan’ın ne yapacağını merak ettiğim için bekledim. Hamle yapıp kâğıdı alacağını düşündüğüm sırada, o montunu alıp çoktan kapıya doğru yönelmişti. Nihayet abisi olduğumu hatırladığına dair bir ışık yakalamıştım. Aygül kalan son seçeneğine, yani bana dönerek kâğıdı uzattı. Çarpık bir gülümsemeyle madde madde yazdığı ihtiyaçlarla dolu listeyi elime aldım. “Doğukan Abim yerlerini biliyor.” Küçüğümün dudaklarından çıkan birkaç kelime, kurşun misali yüreğimi deldi geçti. Nasıl bir derin acıydı, mutluluğumu en dibe gömen. Başımı onaylarcasına sallamakla yetindim. 
“Bir şey olursa haber verirsin.”
Oyalanmadan odadan çıktım. Kapının önünde bekleyen Doğukan, geldiğimi fark etmesiyle yürümeye devam etti. Koridorda sessizce ilerledik. Asansör kapıları kayarak açıldı ve kalabalık bir grup indi. Ellerindeki çiçeklerden anladığım kadarıyla bir hastanın ziyaretçileriydi. Bir anda ne kadar yalnız olduğumuzu hissettim. Babamın vefatından beri, etrafımızda çok fazla insan kalmamıştı. Bunun nedeni belki birazda annemdi. Babamı hatırlatacak neredeyse tüm akrabalarla bağını koparmıştı. Boşuna bir çaba olduğunu bile bile hem de… 
“Gelmiyor musun?”
Asansörün kapısını tutan Doğukan’ın sesi soğukkanlı, kayıtsız ve ustalaştığı o buyurgan tonla doluydu. Beraber vakit geçireceğimiz şu birkaç günde ona yerini hatırlatsam fena olmayacaktı. Asansöre doğru adım atmamla geri çekildi. Birkaç kişinin de içinde olduğu asansöre girmemle tüm gözler üzerime çevrildi. Birkaçının duruşunu düzelttiğine bile yemin edebileceğim bir saygı gördüm. Belli ki dışarıdan bakanlar, nerede olursam olayım asker olduğumu anlayabiliyordu.
Asansör son hızla giriş katına indi. Kapılar tekrar kayarak açılırken arkasında bekleyen kuyruk hareketlendi. Fakat en önde yüzleştikleri kişi ben olduğum için mi bilmiyorum duraksadılar. Hiçbiriyle göz göze gelmeden dışarı çıktım. Doğukan’ın peşimden gelmediğini hissettiğimdeyse arkamı döndüm. Yenilenmiş haline rağmen tanıdık gelen Harley Davidson motosiklete doğru yürüyordu. Onu durdurmak için adını söylemek üzereydim ki, varmak üzere olduğu motora daha alıcı bir gözle baktım.
“Babamın motoru mu o?”
Yutkunarak söylediğim cümle yüreğime anlam veremediğim bir ağırlık çöktürdü. İkisine doğru yürüdüm. Doğukan beni onaylayan bir mırıltı çıkardı. Çocukluğumda hayranlıkla izlediğim motorun mat yüzeyinde ellerimi dolaştırdım. Onu en son gördüğümde paramparçaydı. Şimdi ise fabrikadan yeni çıkmış bir hali vardı. Boya kokusu bile hala üzerindeydi. “Kazadan sonra garajda çürüyüp gitmesini istemedim.” Ehliyetini yeni aldığı zamanlar geçirdiği kaza kısa bir an zihnime doldu. Korkusu ise kalbime… İkisinin de toparlanmasının imkânsız olduğu söyleniyordu. Doğukan bunu başarmıştı. Belli ki çocukluğumda…  
“İyi yapmışsın.”
Özlemim öyle bir safhadaydı ki sesim sayıklar gibi çıkmıştı. Hafiften burnumu çekmeden önce “Fakat parlak döşemeyi matlaştırarak iyi yapmamışsın,” diyerek kardeşime baktım. Alnının şaşkınlıkla kırıştığını görebiliyordum. Böyle bir şey duymayı beklemiyordu ama sanki hoşuna da gitmişti. 
“Bence tamir sırasında yaptığım en mantıklı şeydi.” 
Ses tonu neredeyse kardeş olduğumuzu hatırlatacak kadar yakındı. Geldiğimden beri ilk kez bana samimi davranıyordu. Bana, kardeşliğimize karşı bir adım attığını sayabilir miydik? Duyduklarım karşısında şaşkınlığımı gizleme gereği hissetmeden “Sen mi tamir ettin?” diye sordum. Başını onaylarcasına sallarken ellerimin altındaki eserine baktı. Bana bakmıyor olmasını fırsat bilerek gururla gülümsedim. Bu yeteneğini babamdan almıştı ve belli ki ondan çok daha iyiydi. Doğukan bakışlarını bana çevirdiği anda gülümsememi öksürüğe döndürdüm.
“Bununla mı gideceğiz?”
Dikkatini dağıtmak pahasına sorduğum soruya “Evet,” diye cevap verdi. Sanki dünyanın en saçma sorusunu duyuyordu. Bense… “Sakın bana hala korktuğunu söyleme.” Bunu sesli dile getirmesi, omurgamdan aşağı sıcak bir yakalanma telaşı indirdi. Çocukken ki hayranlığım babama kadardı. Kendimi motorun üzerinde hayal ettiğim kısımlarda midem bir girdaptaymışçasına kasılırdı ve ardından kusmam kaçınılmazdı. Şu anda olmasından endişe duyduğum gibi…
“Hala mı?”
Bu korku, benim gibi biri için ender rastlanan bir duyguydu. Konu vatan olduğunda her tehlikeye gözü kapalı atılan bir asker olmama rağmen, özel hayatımda iki tekerlekli bir araca binmek konusunda tereddütlerim vardı. Belki bunun nedeni babamın ardından Doğukan’ın yaşadığı kazaydı. Belki de tamamen kendime has hüsnükuruntumdu.
“Yok artık ya!”
Sessiz kalmamı şaşkınlıkla karşılayan Doğukan “Helikopterden ipsiz atlıyorsun sen!” dedi beni silkelemek isteyen bir tonda. Bir yandan da bu durumumdan keyif alırmışçasına bıyık altından sırıtıyordu. “Sayın Kurmay Yüzbaşım, bir motosiklet mi seni korkutan?” Rütbelerimi konuşturması sadece daha da utanmama neden oluyordu. Askerlerim duysa resmen madara olurdum. En kısa zamanda bu korkumla yüzleşip yensem iyi olacaktı.
“Neyse.”
Kahkahalarını yüzüme patlatmamak için kendini zor tutuyordu. Doğukan boğazını temizleyerek “Taksiyle gidelim,” dedi oyunbaz bir tınıyla. “Motor sürerken hem eşyaları hem de seni kollayamam.”
**-**
Kahraman Tazeoğlu bir kitabında şöyle yazmıştı; Kimileri, geçmiş ile geçememişi birbirine karıştırırdı. Oysaki ayrımı öyle kolaydı ki. Geçen iz bırakırdı her zaman, geçmeyen her ne varsa yara…
Zihnimin en derinlerindeki anılar telaşlıydı. Çocukluğum, gençliğim, babamsız geçen her anım içimde bir yerlerde yara kalmıştı. Bunun sızısını nefes aldığım her an hissedebiliyordum. Onunla yaşamayı öğrenmiştim. Daha doğrusu öğrendiğimi sanmıştım. Girdiğimiz mahalle, geçtiğimiz sokaklar, köşedeki fırın, durduğumuz sitenin önü… Sanki yaram tüm bunlarla beraber tekrar açılmış ve nefes almak ıstırap halini almıştı. Hele de o yaralarıma tuz basan ıhlamur kokusu yok mu? İşte en çok o canımı yakıyordu. Her şey uzaktan ne kadar kolaymış…
“Gelmiyor musun?”
Son bir saat içinde ikinci kez yöneltilen soruya, geldiğimi belli eden bir baş hareketiyle cevap verdim. Konuşmaya takatim yoktu ve kalan son bir enerjim varsa onu eve saklamak istiyordum. Çünkü orada beni bekleyen acı, yaşadıklarımın yanında hiçbir şeydi. Babamdan sonra ilk kez o eve adım atacaktım. Dönüm noktamdan sonra ilk… Daha önce bizimkilerle hep sağda solda görüşmüştüm ama bugün, bundan kaçışım yoktu. 
Hatıraları zihnimde dizginlemeye çalışarak peşinden ilerledim. Yıllardır değişmeyen sitenin güvenlik görevlisi, Doğukan’ı görür görmez, havanın soğuğuna aldırmadan dışarı çıktı. Göbeğini öne çıkaran montunun fermuarını çekerken “Hoş geldin evlat,” dedi tedirgin bir sesle. “
“Ters bir şey mi oldu? Gülsüm Abla nasıl?” 
Bu samimiyeti, babamın nefes aldığı günlerden geliyordu. Buraya ilk taşındığımız gün, yeni evli bir delikanlıydı. Gel zaman git zaman babamla yakınlaşmış, ardından aileden biri haline gelmişti. Babam görevdeyken annemin her ihtiyacına ilk koşanlardan olurdu. Babamın cenazesinde ön saflardaydı. Hatta mezara indirip, toprak atanlardan biriydi. Onun ve eşinin bizim üzerimizde bile çok emeği vardı. Kendi evlatları kadar çok…
“İyi olacak inşallah.”
Bu inanca katıldığını belli eder gibi başını salladı. “Olacak tabi. O koskoca-“ Göz göze geldiğimiz an cümlesini devam ettiremedi. İlk anda alnı şaşkınlıkla kırıştı. Sanki orada olmamı beklemiyordu ya da doğru görüp görmediğinden emin değildi. Kim bilir beni en son bu bahçede ne zaman görmüştü. “Olcay?” Tereddütlü bir seslenişten sonra, tüm karanlığa inat yüzü aydınlandı. Hasret dolu bir bakış attı. “Olcay. Aslanım.” Göz açıp kapayıncaya kadar yanıma gelen adam bir anda beni kolları arasına aldı. Karşılık verip vermemek arasında kararsız kalsam da ellerimi sırtına yerleştirdim. “Şükürler olsun,” derken ki sesi, haberleri izlediğini gösteriyordu. “Yaşıyorsun.” Sarılmasını yarıda kesip ellerini kollarıma yerleştirdi. Hala orada olduğuma inanamıyor gibi kollarımı sıkıyor, gözleri ilmek ilmek bedenimi tarıyordu. Boyu benden daha kısa olduğu için başını yüzümü göreceği şekilde havaya kaldırdı. 
“Çok şükür yaşıyorsun!” 
Cevap vermeme bile fırsat vermeyen adam, buğulanmış gözleriyle tekrar sarıldı. O an Doğukan’la bakma ihtiyacı hissettim. Dudakları ince bir çizgi halini almıştı. Ona baktığımı hissedince bakışları daha canlı bir hal aldı. O kadar… İkimizde temastan hoşlanmazdık ama asparagas bile olsa şehit haberinden sonra bu tarz sarılmaların kaçınılmaz olduğunu bilecek kadar çok ölüm görmüştük. 
Şu anda beni bu kollar arasından ayırabilecek hiçbir güç yoktu.
Sırtımı acıtmayacak birkaç vuruştan sonra burnunu çekerek geriledi. “Allahıma çok şükür,” diye sayıkladığını işitiyordum. Konunun değişmesini umarak “Nasıl gidiyor Faruk Abi,” diye sordum. Kaz ayaklarını avuç içleriyle sıyıran adam “Bildiğin gibi,” dedi. Neyi bildiğimi unutacak kadar uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. 
“Sen beni bırak. Sen nasılsın? Ne yapıyorsun?”
“Kimseye bir şey yaptığım yok.”
Yıllar önceki esprimizin üzerinden geçmeme buruk bir tebessümle karşılık verdi. “Belli ki var,” derken ki imasının nereye çıkacağını ikimizde iyi biliyorduk. Bu yüzden sustuk. Çünkü sessizliğin bizim meslekte her şey demek olduğunu babamdan öğrenmiştik.
“Ne kadar daha buradasın?”
“Birkaç gün.”
Başını onaylarcasına sallayan adam “Hadi sizi işinizden daha fazla alıkoymayayım,” dedi burnundan konuşan bir havada. Doğukan’a “Bir şeye ihtiyacınız olursa haberim olsun,” diye direktifte bulunduktan sonra tekrar bana döndü. 
“Gitmeden yanıma uğra. Görüşmediğimiz senelerin hesabı birikti.” 
Yine tutamayacağımı bildiğim bir söz dudaklarıma ilişmişti. “İnşallah Faruk Abi.” Yavaşça koluna birkaç kez vurdum. “Süheyla Abla’ya selam söyle.” Başımla beraber cevabından sonra hareketlenen Doğukan’ın peşinden bizim bloğa doğru yürümeye başladım. Sanki her şey bıraktığım gibiydi. Gecenin karanlığına rağmen renklerini görebildiğim taş patikanın üzerindeki çiçekler, ağaçların arasındaki çardak, hiçbir zaman çalışmayan süs havuzu… 
Çocukluğumuzun aksine sessizce apartmana girdik. Asansörle yukarı çıkana kadar aramızda ölümcül bir sükûnet kol geziyordu. Kapılar kayarak açıldı. Asansörün tam karşısındaki kapı bizim eve açılıyordu. Eskimiş kapı süsü, geçmişin en puslu zamanına götürdü beni. Acılarla dolu yolculuğun ilk adımına… 
“Evine hoş geldin.”
Kapının kilidini açan Doğukan önden girmem için kenara çekildi. Söyleyebileceğim tüm kelimeleri bir anlığına içime hapsettim. Cümlesi aramızdaki sessizlikte asılı kaldı. Cevap veren nitelikte başımı sallasam da gelişimin hoş olup olmadığını bilmiyordum. Hala kapıda dikildiğimizi söylemek istiyormuşçasına iç çeken Doğukan, içeri girmem için sabırsızlanıyordu. Haklıydı. Bir an önce hastaneye dönmemiz gerekiyordu. Dinginliğimi bulmamla içeriye doğru bir adım attım. Ardından bir adım daha…
Her evin kendine has bir kokusu olurdu. Bizimkisi antikacıların o nostaljik kokusunu anımsatıyordu. Belki birazda naftalin… Annem tam bir koleksiyoncuydu. Geçmişe ait ne varsa onlarla yaşamaya bayılırdı. Sahip olduğu hiçbir eşyasını atmazdı. Atamazdı. Garip bir bağ kurmuştu her biriyle. Bizimkileri de atmamıza izin vermezdi. Sanki onlar giderse boşluğa düşecek gibi hissediyordu. Hayatından eşyaların değil de anıların yok olacağını düşünüyordu. Bu nedenle evimiz her zaman biraz kalabalıktı. Fazla kalabalık…
 “Sen rahatına bak. Ben gerekli şeyleri toparlayayım.” 
Doğukan odaların olduğu koridorda gözden kayboldu. Çift kanatlı ahşap kapının eşiğinde durup salona göz attım. Her şey yerli yerdeydi. Babamın okuma köşesi, arkasındaki kitaplıkların duruşu, fotoğraflarla bezeli olan duvar, haftanın belli günleri açılan televizyon, uyuyakalmaktan hiçbir zaman bıkmadığım koltuklar, en güzel anlarımızın geçtiği yemek masası… Ahşabın o eşsiz tahta kokusu bile, yıllara meydan okurcasına hala mobilyaların üzerindeydi.  Sanki seneler bir güne sığmıştı ve ben bu evden dün çıkıp gitmiştim. 
Gözümün önündeki anılar, dönme dolap misali değişirken yüzümdeki ifade vuslat kokuyordu. Bir anda çocukluğum benimle ebelemece oynar gibi dokunup kaçtı. İrkildim. Koridora doğru koşuyordu. Onu takip ederken kendimi Doğukan’la birlikte kaldığımız odanın girişinde buldum. 
Gördüğüm manzara, beynimin köşesine yer eden hikâyemden beni kopardı. Sanırım annemi artık daha iyi anlıyordum. Hatırladığım her şey değişmişti ve garip bir eksiklik hissettiriyordu. Posterlerden rengi gözükmeyen beyaz duvarların yerini mavinin bir tonu almıştı ve bomboştu. Duvardan duvara kaplı olan halı, gri lamine parkeye dönüşmüştü. Tekli yataklarımız ortada birleşmiş ve çift kişilik olmuştu. Perdelerden aksesuarlara kadar her şey farklıydı. Tek aynı kalan şey sanırım Doğukan’ın kurşun asker serisiydi. 
“Bir tanesi kayıp.”
Elimi kurşun askerlerin belli aralıklarla dizildiği rafta dolaştırırken yakalanmıştım. Kim bilir ne zamandır kapı eşiğinde durmuş beni izliyordu. “Odan güzelmiş.” İnceden çarptırdığım lafa omuz silkerek cevap verdi. “Bir yerden başlamamız gerekiyordu.” Hemen karşı atağa geçen kardeşimin gözlerinde hiçbir pişmanlık yoktu. Beni hayatından çıkarma konusunda gerçekten kararlıydı. Yabancılaştığını düşünmüştüm evet. Ama hepsinin çocuksu inadından kaynaklandığına o kadar emindim ki… 
Yanılmıştım. Bu oda, dokunduğu gerçekle canımı hiç istemeyeceğim kadar çok yakmıştı. Ne bekliyordum ki? Onunla bir kez olsun irtibata geçmeyen abisiyle yaşadığı çocukluk odasında sonsuza kadar uyumasını mı?
Herkes sen mi Olcay? 
“Gireceğin başka bir oda yoksa çıkalım mı? Listedeki bazı şeyleri dışarıdan almamız gerekiyor.”
Göğüs cebimin üzerinden elimi çektim. Yüzümden okunması imkânsız bir ifadeyle “Gidelim,” dedim. Sesimin içimdeki fırtınaları yansıtmaması için umutsuzca çaba harcıyordum. Doğukan’ın yanından hızla geçip kapıya yöneldim. Bana yetişmesi için adımlarını hızlandırması gerekti. Asansörün önünde beklerken kapıyı kilitlediğini duydum. Kayan kapılar tam olarak açılmadan içeri girdim. İmkânım olsa onsuz inerdim. Doğukan peşimden asansöre bindi. Dile dökülmeyenin tenhalığından kaçırılan bakışlardan öfke kusan bu sefer ki benimkilerdi ve bu duygu kırgınlığımdan besleniyordu. 
“Efendim?”
İçimde aniden kabaran öfke yüzünden telefonun çaldığını duymamıştım. “Gördüm. Onunla geliriz.” Şifreli cevaplarına kafa yoramayacak kadar uyuşuktum. “Aldım. Onu da aldım.” Asansörün zemin kata inmesiyle oyalanmadan dışarı çıktım. Doğukan telefon konuşmasına devam ediyordu. Bir hışımla apartmandan çıktım. Güvenlik kulübesine doğru yönelmiştim ki Doğukan’ın seslenişi tüm zerremi kıskıvrak yakaladı. 
“Abi!”
Onun sesinden o kadar uzun zaman olmuştu ki bunu duymayalı olduğum yere mıhlandım. Yabancılamıştı. Yine de omurgamdan aşağı tatlı bir ne yapmam gerektiğini bilmemenin telaşı indi. Duygu karmaşası içerisinde sürüklenirken ona doğru döndüm. Donakalmıştı. Dilinin filtresi onu başarısızlığa uğratmış ve içinden geçirdiği kelime ağzından izin almadan çıkıvermiş olmalıydı. Fakat bu duruma kızgın değildi. Şaşırmıştı, çekinmişti, belki korkmuştu ama kızmamıştı abi deyişine. Özlemişti çünkü özlendiği kadar…
Hırıltılı bir sesle “Annemin,” dedi ve boğazını hızlıca temizledi. “Annemin arabası otoparkta. Onunla gidelim.” Bu kendinden daha emin bir sesti. Tek bir kelimesiyle uçup giden öfkeme tutunmadan Doğukan’ın peşine takıldım. Beraber otoparka doğru yürüdük. Loş ışıklar altındaki arabaların yanından yavaşça geçerken hala kulaklarımda ‘Abi’ sesi yankılanıyordu. Meğer ne kadar ihtiyacım varmış bunu duymaya.
“Kullanmak ister misin?”
Sorusuna cevap niteliğinde sağ ön kapıyı açtım ve yolcu koltuğuna kuruldum. Gözüme ilk ilişen dikiz aynasına takılı olan fotoğraf oldu. Sanki öpüp koklanmaktan yıpranmıştı. Babamın hayatta olduğu son bayram çekildiğimiz kare, geçmişe aitti. Fakat hissettirdikleri hala geçmemişti. Acıtıyordu. Fakat o anlarda dördümüzün de gözlerine ışıltı yerleşmişti. Birlikte olmaktan mutlu olduğumuz, böyle bir aileye sahip olmaktan gurur duyduğumuz, farklı bir pırıltıydı. Aygül küçücüktü. Onu dizginlemeye çalışan annemin saçlarında henüz aklar yoktu. Babam, yüz metre öteden bile anlaşılacak askeri duruşuna tezat bir şekilde gülümsüyordu. Kucağındaki henüz bıyıkları bile çıkmamış Doğukan, resmen birebir kopyasıydı. Ben ise…
“Bayramlar bu fotoğrafa kadar güzeldi.”
Bakışlarımı takip ettiğini anladığım kardeşim, arabayı çalıştırdı. Haklıydı. Bu kare bizim birlikte olduğumuz son bayramımızdı. O an bu günleri yaşayacağımızı bilseydik, böyle mutlu olabilir miydik diye düşünmeden edemedim. Belli ki annem için anı kaçırmak, yokluk acısının yanında önemsiz bir detaydı. Şimdi ki zamanının içine geçmişini hapsetmişti. O günlere olan özlemi, şu anın mutluluğunu katlediyordu. Birlikteyken mutlu olduğumuz son anısını, her anına esir etmek için gözünden ayırmıyordu. Bu şekilde yaşamak insanı yorardı. Annemin kar beyaza dönen saçları, yorgun çehresi, dalgın gözleri şimdi daha da anlam bulmuştu işte.
Listedeki eksikleri tamamlamak için yola koyulduk. Aramızda giderek azalan sözcükler bütünüyle kesildi ve arabaya ağır, soğuk bir sessizlik çöktü. Doğukan’ın yüz hatları, ilk gördüğüm andaki gibi ciddileşmişti. Tahminimce önümüzde sallanıp duran fotoğraf ona başka şeyler çağrıştırıyordu. Yokluğum da bunlardan biri olmalıydı. Kasılan çenesine rağmen kaygısız bir ifadeye bürünmeyi başardığı gözlerinden soru işaretleri okunuyordu. Cevap bulmayı bekleyen sorular… 
“Sor hadi.”
Sessizliğimin aramızdaki ilişkiyi daha fazla zedelediğimin farkındaydım. Fakat görevim gereği susmak zorundaydım ama bu gece değil. Bu gece neyi merak ediyorsa öğrenecekti. 
“Yüzünü karartmana neden olan ne varsa, sor gitsin.”
Afalladı. Benden böyle bir şey duymaya alışık değildi. Doğru duyup duymadığını teyit etmek istercesine baktı. Koltukta biraz daha yayıldım ve önümdeki sokak lambalarının aydınlattığı yolu izlemeye koyuldum. “Bu gece sana açık çek. Merak ettiğin ne varsa sor,” dememle hafifçe kaşları çatıldı. Haklı olarak bu konuşmamın altında bir şeyler arıyordu. 
“Seninle düşman olmaktan yoruldum.” 
Doğukan gözünü yoldan ayırmadı. Sanki karanlığın içindeki bir noktaya bakarken dalmıştı. Bakıyordu ama görüp görmediğine şüphe duyduracak kadar tepkisiz duruyordu. Bir anda derin ve bir o kadar anlamlı bir iç çekti. Sayıklar gibi dudaklarından dökülen kelimeler “Biz düşman olamayız,” idi. Ürperdim. Zihninin içinden ne geçiyorsa onu yaşadığını hissediyordum. Bir anda yolu bırakıp bana baktı.
“Neden Hakkari’deydin?”
Sormaması gereken en önemli soruya nokta atışı yaptı. Nişancılıkta her zaman iyi olduğunu söz sanatıyla da kanıtlıyordu. Söz ağızdan bir kere çıktığı için ona güvenmekten başka çarem yoktu. Her detayı bilmese de bir anda Suriye’den Hakkari’ye gitme nedenimi öğrenecekti.
“Görevlendirildim.”
“Ne için?”
“Babamın yarım bıraktığı işi tamamlamak için.”
Yaptığı ani fren, tekerlekleri kilitledi. O güçlü sesin ardından asfaltın acı çığlıkları duyuldu. Birkaç küfür mırıldanırken yan aynalarından arkayı kontrol ettim. Bize en yakın araç en az 10 metre uzağımızdaydı. Trafiğin yoğun olduğu bir saatte olmadığımız için şanslıydık. Doğukan arabayı gazı tekrar köklediği gibi sağa çekti. Savrulmamak için kendimi kastım. Fakat bu vurdumduymazlığına sinirlenmeye başlamıştım. 
“Ne yapıyorsun lan?”
“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?”
Sanki bu arabadaki büyük oymuşçasına azarlayan bir tonla konuştu. Yaşadığı şok, korkudan besleniyordu. Saygısızlığına göz yumma nedenim buydu. Onu terslemek yerine sakinleştirmek isteme nedenim de bundan kaynaklıydı. Yine de sesimdeki sertliği ya da çenemin savunmacı bir şekilde kasılmasını engelleyemedim.
“Görev her şeyden önce gelir. Bunu en iyi sen biliyorsun.”
“Canından değil.”
Sözleri arabanın içinde soluduğumuz havaya bıçak gibi saplandı. Çenem kasıldı. Sanki son cümlesini dişlerimin arasında un ufak etmek ister gibi sıktım. Duymamış olmayı dilerdim. Vatanın her bir köşesi için canım fedaydı. Babama ise ölüm bile… 
“Ve şunu biliyorum, eğer seni şu kadarcık tanıyorsam,” derken işaret parmağındaki minik bir yeri gözüme soktu. “Bu görevi sen istemişsindir.” Kelimelerin üzerine basa basa vurguladı. Nefretini daha öncede hissetmiştim ama bu kadarı onun yüreği için bile çoktu. Ne söylersem söyleyeyim, nefesimi boşa harcayacağımı bildiğim için sustum. Söylediğine itiraz etmediğim için sinirli bir kahkaha attı. Sertçe direksiyona vurmasıyla korna çaldı.
“Bize aynı acıyı ikinci kez yaşatmayı göze aldığına inanamıyorum.” 
Kendimi yatıştırmaya gerek duymadan her an bir öfke patlamasına maruz kalacağımı hissettiren sesi, gittikçe yükseliyordu. Bu mesleğin içinde değilmiş gibi konuşmasını aile bağlarımıza verdim. Yine de şansını fazla zorlamasa iyi olurdu.
“Şehit olmak istiyorsan ol! Git ol! Ama orada değil. O şerefsizin elinde değil!” 
Bir anda sessizliğe gömüldü. İfadesi sirke satıyordu. Sanırım bu kelimeleri dillendirmek ağzında acı bir tat bırakmıştı. Ortam o kadar sessizleşti ki göğsünün içinde atan kalp atışlarını duymaya başladım. 
Çok hızlıydı. 
Soluk alışverişine eş değerdi. 
Doğukan Ankara gecelerinin sert ayazına rağmen camı araladı. Soğuk, en yakın arkadaşımız gibi içeri daldı ve ürperten kollarını bize sardı. Bu esinti yetmemiş gibi yolun ortasında arabadan indi. Ne zamandır içtiğini bilmediğim sigara paketini cebinden çıkardı. Bir tanesini dudaklarına kıstırdı. Titreyen ellerinin verdiği çabuklukla, ceplerinde çakmağını aradı. Onu izlediğimi fark etti ve sırtını bana dönerek arabaya yasladı. Kısa bir süre sonra yükselen duman, sıcak nefesinden değil yanan tütün parçalarından ötürüydü. Kokusu, aralık olan camdan arabanın içine sızdı. Gülümsedim. En azından ciğerlerinin içine sıçan, hakkını veren kalitedeki bir markaydı.
Yanımızdan son sürat geçen arabalar, kornalarına abanmıştı. Haklıydılar. Gecenin bir körü, kazaya davetiye vermişçesine buluşacağımız yerde bekliyorduk. ‘Gidelim’ demenin kızgın dalgalar arasında boşa kürek çekmek olduğunu biliyordum. Aldığı haberi hazmetmeden geri gelmeyeceğini de. 
Arabada sorun var izlenimi verebilmek için dörtlüleri yaktım. Doğukan başını hafifçe farlara doğru çevirdi. Tamamen refleksten ötürü gelen bir hareketti ama onu kendine de getirmişe benziyordu. Tekrar önüne dönerken arabaya yaslanmayı kesti. Sigara izmaritinde yanan son külü parmaklarıyla düşürdü. Ardından iki parmağı arasında görünmese doğru fırlattı. Şoför koltuğundaki yerini aldı. Benimle göz teması kurmadı. Dörtlüyü kapattı ve gazı kökledi.
“Bana aklından geçen her şeyi anlatacaksın. Ama önce annemin istediklerini halledeceğiz.”

Yorumlar