Yüzbaşı ve Başsavcı - 5. Bölüm

 OLCAY
Askerlik sanatının özünde tehlike vardı. O üniformayı giydiğim gün, buna hazırdım. Hem de ruhen, bedenen ve tüm benliğimle…
Varını yoğunu vatanına vermiş bir şehidin eşi olan annem de bunu biliyordu. Bu yüzden eski bir dost gibi kapısını çalan ölümü, sıcak bir karşılamayla kucaklamıştı. Bir anlığına bile neden orada olduğunu yadırgamamıştı. Unuttuğu şey ise, ölümün oyunbaz oluşuydu. Tuzağına düşürmeye çalıştıkları, hiçbir zaman kendine doğru koşanlar olmamıştı. Ölüm, kendinden korkmayandan hoşlanmazdı. Onun eğlencesi, annem gibilerdi. En çok onları kucaklamayı severdi.
Son anda ölümün kollarından sıyrılan Gülsüm Sultan, ab-ı hayat içmişçesine canlıydı. Gözleri zihnimin en kuytu köşelerinden parlıyordu. Babamın nefes aldığı, bizim hep birlikte olduğumuz günlere özenmişti sanki. Fakat sessizliği onu ele veriyordu. Acısının derinliği onu lal etmişti. Yüreğine dolan hasret, bakışlarımızın buluştuğu her an dudaklarındaki gülümsemeden taşıyordu. Sırılsıklam ediyordu ruhumu ve ben ilk kez üşüdüğümü hissediyordum. Titrercesine…
“Doktor beyin reçetelediği ilaçları ve kullanım şeklini buraya yazdım.”
Ayrılmak üzere olduğumuz hastane odasına dalan hemşire, küçük bir kâğıdı Aygül’ün eline tutuşturdu. “Gerçekten çıkmak istediğinize emin misiniz?” Sorusu üzerine odadaki tüm bakışlar annemin üzerine çevrildi. Sadece iki gündür hastanede yatan kadın çoktan ayaklanmıştı. Sanki ölümle vals eden o değildi. Bizim aksimize muntazam bir şıklıkta giyinmiş, onunla özdeşleşen renkli fularlarından birini ayna karşısında boynuna bağlıyordu.
 “Çok bile kaldım.”
Kimseyle göz teması kurmazken “İyiyim ben merak etmeyin,” diye devam etti. Buna kendinden başka kimse inanmıyordu. Fakat onun inatçı ruhunu bilenler olarak inanmış rolü yapmaktan başka çaremiz yoktu. Gülsüm Sultan’ı istemediği bir şeye razı etmek, benim asli görevimin getirdiği zorluklardan bile daha ıstırap vericiydi. 
“Doğukan hala gelmedi mi?”
Aynadaki yansımadan hızlıca odayı taradı. Hastane çıkışının evraklarıyla uğraşan oğlunun gecikmesi hoşuna gitmemişti. Bir hışımla bize doğru döndü. Yatağın ucuna iliştirdiği çantasını koluna taktı. Bir yere yetişmeye çalışan havası, kesinlikle ev kokmuyordu. “Sana ben hallederim demiştim,” diyerek dikkatini üzerime çektim. Çıkış işlemlerini yapmak için gönüllü olmama rağmen o küçük kardeşimi bu vazife için görevlendirmişti. Beni bir an bile olsa yanından ayırmak istememesi, şimdi kendi ayaklarına dolanıyordu.
“Ben de hallettim.”
Annemin bir şey söyleyecekmiş gibi araladığı dudaklarının önüne, erkeksi bir ton geçti. Kapının eşiğinde duran Doğukan ilk güne göre öfkesini biraz daha kontrol edebiliyordu. Bunu sağlayan aklımdan geçenleri bildiğini sanmasıydı. Ona her şeyi anlatmamıştım. Duydukları bile hoşuna gitmezken, detayları kaldırabileceğini sanmıyordum.
“Sadece çıkmadan önce doktorla tekrar görüşmek istedim. Bakımının detaylarını konuştuk.”
Annem ‘ne gerek vardı?’ gibi bir bakış attı. Aygül ise duygularıma tercüman olmuşçasına “Çok iyi yapmışsın abi. Anneme kalsa ilaçlarını bile içmeyecek,” dedi. Hala aramızda olduğunu “Lütfen Gülsüm Hanım, bu süreçte dinlenmeniz ve ilaçlarınızı ihmal etmemeniz çok önemli,” diyerek belli eden hemşire, “Bilhassa saatlerine dikkat etmelisiniz,” diye ekledi. Annem gülümsedi ama bu gülümseme gözlerine kadar ulaşmadı. Çocukları olarak bu tepkisinin, hemşirenin söylediklerinin zerre kadar umurunda olmamasından kaynaklı olduğunu tahmin edebiliyorduk. Aygül sözcümüz gibi olaya el atarak “Siz hiç merak etmeyin. Hastaneden erken çıkmak istiyorsa, ne gerekiyorsa yapacaktır,” dedi. “Değil mi anneciğim?” İlk anda sevgi sözcüğü sanılan kelime, uyarı niteliğindeydi. Annem, küçük kızının bu tavrından hoşlanmamışçasına boğazını temizlese de “Tabi ki kızım,” demeyi ihmal etmedi. Doğukan, bu gergin havadan uzaklaşmak istercesine annemin bavulunu yüklendi. Kolunu
“Hazırsanız çıkalım o zaman.” 
Saatine bakan annem “Nihayet!” dedi sitemli bir çıkışla ve hepimizi arkasına takarak yürümeye başladı. Topuklularının sesi koridorda yankılanıyor ve gittikçe bizden uzaklaşıyordu. “Annemi tanımasam,” diyerek lafa giren Aygül adımlarımıza eşlik etmek için koşmaya başladı. “Ve şu iki gündür yaşadıklarımızı bilmesem, annemin hastalığı konusunda rol yaptığını düşüneceğim.”
“Rol yaptığı kesin.”
Nefes nefese olan küçüğümün bakışlarını üzerimde hissettim. Ağzından çıkanlara hak vereceğimi hesaba katmamışçasına şaşkındı. “Ama dün mü, bugün mü… İşte ondan emin değilim.” Doğukan beni onaylayan bir mırıltı çıkardı. Aygül’se düşündüğünü belli eden bir nefes aldı.
Nihayet asansörün önünde anneme yetiştik. Fakat bizden önce gelen üç beş kişi yüzünden arkada beklemek zorundaydık. Kısa aralıklarla çağırma düşmesine basan annemin bir gözü saatindeydi. O ana kadar saate bakma gereği hissetmemiştim. Göz ucuyla kolumdaki saate baktım. Dört olmak üzereydi. Yaklaşık bir saat sonra hava kararacaktı. 
“Eve gitmek için fazla aceleci değil mi?”
Dikkatimi saatten çekerek açılan asansör kapılarına çevirdim. Annem ve ardındaki birkaç kişi, yarı dolu asansöre bindi. Kapılar sürüklenerek kapanırken “Eve gitmiyor,” dedim. Bu sefer Aygül’den önce Doğukan bakışlarını bana çevirdi. 
“Nereye gittiğini bir an önce öğrenmek için merdivenlerden insek iyi olacak.”
**-**

Aramızdaki konuşulmamış kelimelerle dolu sessizlik yol boyunca bize eşlik etti. Eve gitmeyeceğimizi söyleyen annem, itiraz istemediğini vurgulamıştı. Kızgındı. Bu hali her zaman benzersiz olmuştu. İnsanda yanlış bir şey yapmış hissiyatı yaratıyordu. Tamamen günahsız olsan bile…
“Efendim.”
Telefonunun çaldığını bile duymadığım annem, derinlerden gelen bir erkek sesine cevap verdi. “Biraz trafik vardı. Geliyoruz.” Aynadan gördüğüm kadarıyla ifadesinde bir gülümseme görür gibi oldum ama emin olamadım. Uzatmadan telefonu kapattı ve bize hiçbir açıklama yapma gereği duymadan yol tarifine devam etti. Bu gizemli hali merakımı kamçılıyordu. Annemin yönlendirmesiyle yavaşlayan Doğukan, belli belirsiz kaşlarını çattı. Sanki bir şey hatırlamıştı ve kendini sorguluyordu. Bakışlarımı camın ardına çevirdim. Anılarımdan bir sahne, koşturarak arabanın yanından geçti ve tam da hatırladığım gibi duran kapının önünde kayboldu. Annemin neden hastaneden çıkmak için bu kadar ısrarcı olduğu anlaşılmıştı. Fakat ben ne hissetmem gerektiğini bilemiyordum. Tüm bu anıları bunca zaman yaşatmayan bendim. Yaşamasına izin vermeyen…
Şimdi özlemeye hakkım var mıydı? 
“Anne.”
Doğukan, öyle bir seslenmişti ki ses tonu birkaç saattir olan davranışları yüzünden af diler nitelikteydi. Ne söyleyeceğini tahmin eden annem “Geç olsun güç olmasın,” dedi ama bu Doğukan’ı rahatlatmamıştı. Benim aksime her anında yanında olduğu için böyle bir özel günü nasıl unuttuğunu sorguluyordu. Benim sorguladığımsa kendimdi. Hangi ara geçmişime bu kadar yabancılaşmıştım? 
“Bugünün 22’si olduğunu unutmuşum.”
Doğukan, yüksek binaların arasında sıkışmış gibi duran, nostaljik ışıklarla süslenmiş geniş bahçenin önünde durdu. Ayazın sertliği yüzünden bahçedeki masalar boştu. Fakat ışıklarıyla ortamı loşlaştıran tek katlı restoran, buğulu camların ardından bile kalabalık görünüyordu. 
Annem ve babam her sene yıl dönümlerini bu balıkçıda kutlardı. Geldikleri saat, oturdukları masa, yedikleri menü, dinledikleri şarkılar bile değişmezdi. Babam öldükten sonra annem bu geleneği sürdürmeye devam etmişti belli ki. 
Ölümsüz bir aşktı onlarınki…
Anneme yardım etmek için hızla arabadan indim. Teşekkür edercesine gülümsedi. Sözde rahat yürümek için koluma girdi ama ben bu hareketin, beni bir süre daha yakınında tutmak istemesinden kaynaklı olduğunu biliyordum.
“Yarın gideceğini biliyorum.”
Annemin ses tonu hiçbir suçlama yapmadan salt bir yargıda bulunur gibiydi. Belli ki birkaç telefon konuşmama şahit olmuştu. “Israrımın bir nedeni de buydu,” diye fısıldadıktan sonra kolumu daha sıkı tuttu. “Belki de en önemlisi.” Koyu kirpikleri altından baktı. Göz, insanın yüzüne yerleştirilmiş çok ölümcül bir silahtı ve annem her seferinde beni aynı yerden vurmayı başarıyordu.
“Hiç gelmemişsin gibi değil, hiç gitmemişsin gibi hissetmek için.”
Yürümeye devam ederken hafifçe bana doğru eğildi ve kulağıma doğru fısıldadı. “Lütfen kardeşlerine gideceğini hissettirme. Bu gecenin onlar için eskisi gibi olmasını istiyorum.” Benden söz istermiş gibi bakınca başımı belli belirsiz tamam der gibi salladım.
Gürültüsü dışarı kadar taşan restoranın kapısını açtım. Annemin önden geçmesi için geri çekilirken, sanki içerideki insan sesleri ve Rumeli şarkılarına yol açmıştım. Daha da yükselmişti. Fakat rahatsız etmiyordu.
“Hele şükür bre. Hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz.”
Kahkahalar arasında duyduğum aksanlı karşılama, en az çocukluğum kadar sıcaktı. Gülünce kısılmaktan öteye kadar giden gözleriyle “Gözüm yollarda kaldı,” diye devam etti. Yüzünde gençlere özgü bir ışıltı belirmişti. Fakat nereden baksan 70’lerindeydi. Yıllara meydan okurken saçlarına düşen aklardan nasibini almış, yine de dik duruşundan taviz vermemişti. Bakışları beni bulduğunda bir anlığına donuklaştı. Sanki yüzü buradayken gözleri bilinmez bir diyarı ziyaret etti. Kısacık gibi gelen zamana kim bilir kaç anı yerleştirmişti. Bakışları iyice üzerime odaklandığı sırada donukluğunu bertaraf etti. Bu sefer canlı bir hal aldı, sesi takdir eden bir tınıyla yükseldi.
“Babasının oğlu.”
Özel bir şakanın tadını çıkarır gibi dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Bu benzetme ne kadar onur verici olsa da altındaki iması aşikârdı. Haberleri izlediği belliydi. Babacan bir tavırla bana sarılan adam “Hoş geldin evlat,” dedi. 
“İyi ki geldin.” 
**-**

Hayat, yaşananlar arasındaki dengeyi sağlayan türlü avuntularla doluydu. Annemin avuntu şekli ise babamı hiç kaybetmemiş gibi yaşamaktı. En azından bu gece için…
Babamın yerine cüzdanından çıkardığı fotoğrafını koydu, her zamanki gibi buzsuz sek rakısını fotoğrafın önüne yerleştirdi. En sevdiği mezelerle masayı donattırırken, az pişmiş levreğini sipariş etmeyi ihmal etmedi. Ortam, babamın nefes aldığı günlerdeki kutlamaları andırıyordu. Tek farkla, bu sefer masaya ölümcül bir sükûnet hâkimdi. Aramızda giderek kalınlaşan bir sessizlik vardı. İçinde memleketime özgü şarkıları saklayan, için için ağlayan bir sessizlik… 
Doğukan’dan öğrendiğime göre her sene bu gece, böyle sonlanıyordu. En az anneminki kadar benim de geçmişim hala hassas birer yaraydı ve bu şehre geldiğim her an tekrar tekrar açılıyordu. Yarama tuz olan kadınla bakışlarımız her buluştuğunda, acım elimdeki bardağa damlıyordu. O da kederinin içinde eriyordu. Ateşten bir buz gibi…
 
‘Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kaldı.
O bizim kavuşmalarımız a yarim, mahşere kaldı.’
(Bir Fırtına Tuttu Bizi türküsü)
 
En büyük çığlıklar fısıltı gibi gelirdi ya… Annemin çalan ritimlere eşliği de sadece bizim masamızda duyuldu. Fakat bağırarak söylüyormuşçasına bizi silkelemeye yetti. Üçümüzde anneme odaklandık. O ise bizim varlığımızı unutmuşçasına sadece babama bakarak şarkısını mırıldanmaya devam etti. Hasretini tenimin altına atılan bir pençe gibi hissettim. Hayalet bir el, göğüs kafesimden girip kalbimi avuçladı. Öyle sıkıyordu ki acı nefessiz bir kine dönüşüyor, cehennemden önceki son durağımda olduğumu hatırlatıyordu. Ona bunu yaşatanları, akıttığı gözyaşlarında boğacaktım. Alamadığı nefesleri, o itlerin gırtlağından sökecektim. Onların geberdiğini görmeden, ölmeyecektim.
**-**

TOPRAK
“Ayıramadın gözlerini bakıyorum.”
İlk ve son kez Yüksekova’da karşılaştığım adamı göz hapsine almam, çocukluk arkadaşımın gözünden kaçmamıştı. Onun apar topar şehirden ayrılmasıyla, üslerime gerekli raporları vermek için bende soluğu Ankara’da almıştım. Kim derdi ki başka bir soğuk şehirde tekrar yollarımızın kesişeceğini…
“Hayır, askerlerle işin olmadığını bilmesem…”
Karşımdaki meraklı fedaiyi görmek için, bakışlarımı önüme çevirdim. Görevimin gizliliği esas olduğundan ona hiçbir şey anlatmamıştım. Nereye gittiğimi bile bilmeyen kız, bunu nasıl anlamıştı?
“Asker olduğunu nereden biliyorsun?”
Sanki şu andaki aramızdaki en önemli sorun oymuşçasına verdiğim tepkiye hayretle baktı. Bozuntuya vermeyip sorumun arkasında durdum. Ceylan ciddi olduğumu fark edince “Her halinden belli değil mi?” diye sordu. Ses tonuna ince bir sitem sızmıştı. “Duruşu, bakışı, saç tıraşı…” Omzunun üzerinden başını geriye çevirdi. 
“Buram buram askerim diye bağırıyor.” 
Yüzünü göremesem de Olcay Bey’i beğeniyle süzdüğünü sesinden anlayabiliyordum. Ceylan’ın ilgisini tekrar üzerime çekmek için nazikçe boğazımı temizledim. Sanki gözlerini ardında bırakarak bana dönmüştü. Elimin altındaki peçeteyi ona doğru uzatırken “Ağzının suyunu sil istersen,” dedim. Kinayeme yüzünü buruştururken “Of Toprak,” dedi ve peçeteyi alıp bana doğru fırlattı. 
“Sen benimle uğraşmayı bırak da o heybetli adamı nereden tanıdığını anlat.”
“Tanıdığımı söylemedim.”
“Tanımıyorum da demedin ama.”
Kan dolaşımına bir beklenti dalgası sızmıştı. Sessiz kalmayı tercih ettim. Tabağımdaki soğuyan balığı, yiyecekmişim gibi çatal bıçağı tekrar elime aldım. “Hani tanıyorsan bizi de tanıştırabilirsin.” Duymazlığa gelmeye çalıştım ama Ceylan’ın bir cevap almadan bu işin peşini bırakmayacağını biliyordum. 
“Bunun için sana minnettar olurum.”
“Saçmalama.”
Çatalımın ucuna taktığım bir parça balığı bölmeye başladım. Alnının hoşnutsuzca kırıştığını görebiliyordum. Ne yani? Söylediklerinde ciddi miydi? “Neden? Senin aksine onlardan etkilendiğimi biliyorsun.” Alıcı gözlerini tekrar Olcay Bey’e çevirdi. Gayri ihtiyari bende peşinden baktım. Gördüğüm manzara, özeline girmişim gibi hissettirdi. Bizi görmediğini biliyordum. Onların masasına göre kör bir noktada oturuyorduk. Fakat izlendiğini hissedecek kadar iyi bir asker olduğunu da duymuştum. Masanın altından tekmemi, Ceylan’ın bacağına savurdum. Acıyla inleyen kız, çevredeki birkaç bakışı üzerimize çevirdi. “Toprak!” diyerek inleyen arkadaşım vurduğum yeri ovuyor gibiydi. 
“Ayağında sivri burun topuklu ayakkabı olduğunu hatırlatırım.”
“Tekrar unutmamı istemiyorsan önüne dön.”
Çaktırmamaya çalışarak göz ucuyla Olcay Bey’e doğru baktım. Çakmağın turuncu alevi yüzünü gün batımındaymış gibi aydınlattı. Ruhunu kara yangınlar sarmış da o söndürmek yerine harlamayı seçmiş gibiydi. Sigarasından aldığı nefesin derinliği, dipsiz bir kuyudan farksızdı. Yüksekova’da karşıma çıkan adamla alakası yoktu. Bu adamın acıları vardı. Vicdanı… O soğuk şehirde bıraktığımsa insanlıktan yoksundu.
“Bu kadar izleyeceğine gidip bir selam ver bari.”
Ceylan’a cevap vermek için dudaklarımı aralıyordum ki Olcay Bey’le göz göze geldim. Yakalanmıştım. Her zaman ciddi duran ifadesi, beni fark ettiği anda sertleşti. Baktığı yerde beni görmeyi beklemediği her halinden belliydi. Omurgandan aşağı soğuk bir tanınma telaşı indi. Korktuğumdan dolayı değildi bu paniğim. Daha çok işi, işte bırakma gayemdendi. Kim bilir aklından şu anda neler geçiyordu? Belki onu takip ettiğimi sanıyordu. Belki de bundan emindi. Sonuç olarak özel hayatına izinsiz girmemden rahatsız olmuştu. Açıkçası bende kapıdan girdiği ilk andan itibaren gecemden hoşnut değildim. 
“Kalkalım.”
“Ne? Neden?”
Ceylan’ın itiraz cümleleri eşliğinde ayaklandım. Montumu üzerime giyerken “Arabada anlatırım,” dedim. “Sen toparlan ben hesabı ödeyip geliyorum.”
“Olmaz öyle.”
“Olur olur. Kapının orada buluşuruz.”
En yakın arkadaşımı soru işaretleriyle arkamda bıraktım. Kasaya doğru yürürken kimseyle göz göze gelmemek için çantamda cüzdanımı aramaya başladım. Oysaki her zaman aynı bölmeye koyardım.
“Başsavcı Serindağ.”
Görmezden gelmeye yer bırakmayan bir seslenişti. Kendime yanında ailesi olduğunu hatırlatarak “Yüzbaşı Karahanlı,” dedim. Başımla selam verdikten sonra masadakilere kısa bir göz gezdirdim. Hepsinin ilgiyle bana baktığını görmek biraz olsun utanmama neden oldu. Gözlerimi kaçırmaya çalışırken masada duran fotoğraf dikkatimi çekti. Canlı kanlı karşımda olmasa, o karedeki adamın Olcay Bey olduğuna yemin edebilirdim. Meğer sadece karakteri babasına benzemiyordu. 
“Ülkemizin bu kadar küçük olduğunu bilmiyordum ya da bu şehrin.”
İması, tüm zerremi kıskıvrak yakaladı. Gerçekten onu takip ettiğimi sanıyordu. Gözlerimi beni usulca süzen maviliklere çevirdim. Vereceğim cevabı gerçekten merak ediyordu. “Bence kaçmak için yeterince büyük komutanım.” Kısasa kısas yapmam umurunda değildi. Belgesel izleyen biri gibi bana baktı. Sıkıcı bir eğlenceymişim gibi… Ve bu sinir bozucuydu.
“Tabi saklanmak konusu tartışılır.”
Bunu neden söylemiştim bilmiyordum ama kelimeler dudaklarımdan nefes gibi kolayca kayıp gitti. Gözlerinde serinkanlı bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. Pek hoşnut gözükmüyordu. “Olcay.” Bir hayli yorgun gözüken kadın, tatlı bir mayıs akşamı kadar yumuşak bir ses tonuyla “Bizi tanıştırmayacak mısın?” diye sordu. Annesine bakma gereği duymayan adam “Henüz bizde tanışmıyoruz anne,” diye cevap verdi. Sanki böyle bir şey teklif ettiği için annesine de sinirlenmişti. Güzel… Onu sinir eden şeyler benim hoşuma giderdi.
“Başsavcı Toprak Serindağ.”
Tokalaşmak için elimi uzattığım kadın nazik bir şekilde karşılık verdi. Elleri çok soğuktu ve damarlarını belli edecek kadar solgundu. Sanırım duyduklarımda doğruluk payı vardı. Şehit haberinin ardından rahatsızlanmış olmalıydı. O zaman burada ne işi vardı?
“Gülsüm Karahanlı.” 
Memnun olduğumu belli edercesine gülümsedim. Elimi geri çekip çantamın askısını kavradım. “Ve oğlunuz haklı Gülsüm Hanım. Yüzbaşı Karahanlı ile tanışmıyoruz. Henüz.” Son kelimem, hem bir meydan okuma hem de uyarı niteliğindeki bir vurguydu. Olcay Bey eğlenceli bir soluk verdi ama sesi beni boğmak istiyor gibiydi. Bu gecenin ikimiz içinde kontrolden çıkarak sonlanmasını istemiyordum. O yüzden mümkün olan en kibar halimle izin istedim.
“Tanıştığıma çok memnun oldum. İyi eğlenceler.”

Yorumlar