12'nin Gölgesi - 5. Bölüm

 

MİNE

Tommy ile yan yana olduğumuz onca anı zihnimden geçirdim ama hiç bu kadar ağır, bu kadar ‘konuşan’ bir sessizliğe büründüğümüzü hatırlamıyordum. 
Normalde o, buzları eritmekte ustaydı. Mutlaka bir konu açar, genellikle bana takılır, o çarpık ve fazlasıyla karizmatik olan gülümsemesiyle beni konuşturmak için elinden geleni yapardı. 
Şimdi ise… Yol boyunca parmak boğumları beyazlayana kadar direksiyonu sıkmış, bakışlarını yoldan bir saniye bile ayırmamıştı. Yanında oturan ben değilim de sanki sahanın ortasında zihnindeki amansız bir rakibiyle en kritik hamleyi hesaplayan bir satranç ustasıydı.

Bu hali, sadece koçun gerginliğinden kaynaklı olamazdı. Koçla tartıştığında bile içindeki o ateşi kelimelere dökmüş, hırsını dışarı vurmuştu ama şu an… farklıydı. Sanki mutfakta o su şişelerini ararken bir şey olmuştu; sadece susuzluğunu değil, neşesini ve o her zamanki çocuksu pırıltısını da geçirmiş gibiydi. 

Havada asılı kalan o elektrikli gerginliği tenimde hissedebiliyordum. Anlatması için ona zaman tanımak, o duvarın kendi kendine yıkılmasını beklemek istiyordum. Fakat bunun kalabalıklar içinde olmayacağını, Big Mike’ın evindeki partiden çıkarken anlamıştım. Bu yüzden dışarıda gitmek istediği tüm o romantik mekanları, sakin göl kenarlarını reddetmiştim. Gösterişli bir manzaraya ya da yıldızların altında bir yürüyüşe ihtiyacım yoktu. Onunla baş başa kalmak, aramızda söylenmemiş tek bir kelime dahi bırakmamak istiyordum. Bunun için en sakin, en korunaklı ve her köşesi ona ait olan yer; yani onun odası, tek seçeneğimdi.

Eve vardığımızda bahçedeki o alışıldık canlılık sönmüştü. Pencerelerden sızan hiçbir ışık yoktu; babası ya henüz dönmemiş olmalıydı ya da yorgunluktan kendini erkenden uykuya teslim etmişti. Çalışma odasının o her daim yanan loş ışığı bile sönüktü. Safir’in kapıda bizi karşılayan o heyecanlı ulumaları veya pençe sesleri de duyulmuyordu. Ev, devasa bir sessizlik kutusu gibiydi. Merdivenleri parmak uçlarımızda, sanki bu büyülü ve gergin anı bozmaktan korkarmış gibi sessizce çıktık. 

Odanın kapısını kapatıp içeri girdiğimizde, dış dünyayı tamamen arkamızda bırakmıştık. Tommy üzerinden çıkardığı montunu yatağın kenarına bıraktı ve pencereye doğru ilerledi. Işıkları açmamıştı; sadece sokak lambasının perdenin kenarından sızan solgun ışığı odanın içinde cansız gölgeler oluşturuyordu. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarındaki o kaskatı duruş, partide benim bilmediğim bir şeylerin olduğunu fısıldıyordu.

Bu fikir fazlasıyla can sıkıcıydı ve bir o kadar da korkutucuydu; aramızdaki sessizliği bozmasını beklediğim her saniye bu duygular katlanarak artıyordu. Kalbim göğüs kafesimi zorlarken, yutkundum. Yarın o uçağa binerken soru işaretlerimi de yanımda götürmek istemiyorsam bunu yapmak zorundaydım. 
“Tommy…”

Sesim, odanın yoğun sessizliğinde ürkek bir kuş gibi kanat çırptı ve sevdiğim adamın tam omzuna kondu. Tommy, sanki daldığı o derin düşünce havuzundan aniden çekip çıkarılmış gibi bana doğru hızla döndü. Yüz ifadesini, mesafeden ve pencereden sızan cılız sokak lambasının yarattığı karanlıktan dolayı seçemiyordum. Fakat o, her zamanki gibi yüzümdeki ifadeyi kaçırmamıştı.

“Ah… Işıklar,” diye mırıldanırken sesi pürüzlü ve yorgun çıkmıştı. Tam yanımda duran ışık düğmesine basacağım sırada “Dur, açma,” dedi ve yatağın başına doğru ağır adımlarla yürüdü. Gece lambasını yakarak odayı anında yumuşak, kehribar rengi bir loşluğa çevirdi. Odanın köşeleri hala karanlıkta kalsa da birbirimizi görebileceğimiz o mahrem alan aydınlanmıştı. “Gözlerin yeterince yorulmuştur…” derken her zamanki gibi kendini değil, beni düşündüğünün altını kalın bir çizgiyle çizdi. Bir kez daha…

“Daha fazla ışıkla işkence etmemize gerek yok.”

Onun bu bitmek bilmeyen nezaketi karşısında gülümsememe engel olamadım. Yine de içimdeki huzursuzluk tam anlamıyla bir gülümsemeye dönüşmesine izin vermedi. “Sessizliğin daha çok yoruyor,” diye mırıldandım. 

Tommy’nin hafifçe kaşları çatıldı. Bu cevabı beklediğinden emin değildim. Kelimeyi ağzında tartarak “Sessizliğim mi?” diye sordu.

Başımı onaylarcasına salladım ve yatağın kenarına, ona biraz daha yakın bir yere doğru ilerledim. “Galibiyetinizin tadını çıkarmadığını sahadan beri fark ediyorum. Konuşmak ister misin?”

“İsterim.”

Bu kadar net ve hızlı bir cevap karşısında birkaç saniyeliğine donakaldım. Doğrusu, klasik bir erkek refleksiyle konuyu dağıtmasını, "yorgunum" diyerek geçiştirmesini veya ayak diremesini bekliyordum. Tommy, üzerindeki o ağır havanın yüküyle kendini yatağının üzerine bıraktı. Ellerini başının altına koydu. Ayaklarını ise birbirinin üzerine attı. Sanki kendini bir psikolog seansına hazırlıyordu.
Ben ise hala odaya tam olarak yerleşememiştim. Çantamı çalışma masasının üzerine bıraktım, kabanımı her zamanki titizliğimle sandalyesine astım. Konuşacaklarımızın ağırlığıyla derin, göğsümü şişirdiğim bir nefes aldım. Tam ona doğru dönüp yanına oturmaya niyetleniyordum ki belimde ani ve güçlü bir sıcaklık hissettim. Hangi ara yataktan kalktığını, o koca gövdesiyle arkama nasıl bu kadar sessiz sokulduğunu anlamamıştım bile.

Tommy beni belimden kavradığı gibi, sanki bir kuş tüyüymüşüm gibi zahmetsizce havaya kaldırdı. Ayaklarımın yerden kesilmesiyle şaşkınlık, utangaçlık ve o engelleyemediğim heyecan birleşti ve dudaklarımdan istemsizce bir kıkırtı döküldü. Havada süzülürken saniyelik bir refleksle ellerimi onun kollarının üzerine koydum. Kalbim bir maratondaymışçasına çarparken “Ne yapıyorsun?” diye sordum.

“Konuşmak için enerji topluyorum.”

Sesi sırtımın dayandığı göğüs kafesinden gelen derin ve yankılı bir titreşim gibiydi. Önce yatağın kenarına kendi oturdu. Ardından beni incitmekten korkarcasına yatağa bıraktı. Benim için ayrılan o boşluğa, onun güçlü bacaklarının yarattığı o korunaklı parantezin içine yerleştim. Tam o anda odadaki oksijenin aniden tükendiğini ve ortamın haddinden fazla ısındığını hissetmeye başlamıştım.

Sırtım onun göğsüne yaslıyken, üzerimizdeki kat kat kıyafetlere rağmen teninden yayılan o yakıcı harareti duyumsayabiliyordum. Onun benden etkilendiğini, her nefes alışında vücudunun bana biraz daha mühürlendiğini, o engelleyemediği ve gizlemediği sertliği hissetmek… İçimde bir yerlerde kontrolsüz bir yangının başlamasına, tüm hücrelerimin alev almasına neden oluyordu. Bu kadar yakın, bu kadar savunmasız ve bu kadar ‘onun’ olmak, başımı döndürüyordu.

İçimi titreten bu tatlı utancı gizlemek için yüzüme hafif sorgulayıcı, biraz da muzip bir ifade takınmaya çalıştım. Kalbimin yerinden çıkmaya çalıştığını gizlemeye kararlıydım. Fakat tam olarak başarabilir miydim, emin olamıyordum. Elimi kolumu nereye koyacağımı bilemediğim o kısa panik anında, parmaklarımı Tommy’nin hala belimde sıkı sıkıya duran, varlığıyla güven veren devasa ellerinin üzerine doğru kaydırdım. Parmaklarımı anında kendininkilere kenetledi. Sıcak nefesini kulağımın hemen arkasında, saçlarımın en ince tellerinin arasında hissediyordum; her soluğu tenimde karıncalanmalara sebep oluyordu. 

Odaklan Mine… Şu ortamı dağıtacak bir şey bul…

Omzuma sıkıca bastırdığı çenesini hafifçe geri çekecek kadar başımı ona doğru çevirdim. Aramızdaki mesafe artık bir nefes kadar bile değildi. Bakışlarımı, içinde kaybolmaktan asla yorulmadığım, fırtınanın ve sükunetin aynı anda hüküm sürdüğü o derin okyanuslarına diktim.

Ya da salla gitsin… Onu, iliklerine kadar yaşa…

Bu düşünceyi ne kadar istesem de onun hayatı yaşama şekline göre yetiştirilmemiştim. Bu yüzden ilk seçeneğe odaklanmaya çalıştım. Sesimdeki titremeyi bastırıp ortamdaki o yoğun elektriği biraz olsun dağıtmak ister gibi önce “Enerji mi topluyorsun?” diye sordum. 

“Yoksa anlatacaklarından sonra çekip gitmemden mi korkuyorsun?”

Bunu neden söylemiştim bilmiyordum. Kelimeler dilimden, sanki benden bağımsız bir iradeleri varmış gibi kendiliğinden dökülmüştü. Tommy’nin göz bebeklerinin bir anlığına genişlediğini, okyanuslarının dalgalandığını gördüm. Bakışları dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime tırmandı. Belimdeki elleri, gitmemden gerçekten korkuyormuş gibi beni biraz daha kendine, o sarsılmaz sıcaklığına doğru çekti. Doğru noktaya parmak bastığımı, o an odada ağırlaşan havadan anlamıştım ve bu durum anında tadımı kaçırdı. Göğsüme bir öküz oturdu sanki. Benim çekip gitmeme, ondan vazgeçmeme neden olabilecek ne yaşanmış olabilirdi ki?

“Çekip gider misin ki?” diye sordu, sesi bir anlığına özgüvenli kaptan kimliğinden sıyrılıp küçük bir çocuğun tereddüdüne bürünerek.

“Gitmemi gerektirecek bir şey mi oldu ki?” diye karşılık verdim, cevabımdan çok onun vereceği tepkiye odaklanarak.

“Olmadı,” dedi hemen. Fakat hemen peşinden ekledi. “Ama ya sana göre olduysa…”

İşte bu belirsizlik, içimdeki merak kıvılcımlarını harlamaya yetmişti. Tommy’nin kolları arasından hızla çıktım ve onu tam karşıma alacak şekilde bir bacağımı altıma alarak yatağa oturdum. 

“Anlat da ona ben karar vereyim,” derken sesimdeki ciddiyeti korumaya çalıştım ve sanırım başarmıştım. Çünkü Tommy büyük bir ciddiyetle beni taklit etti ve bana dönerek tek bacağını altına alıp tam önümde oturdu. Aramızdaki o mahrem boşlukta gözlerini bir an bile gözlerimden çekmedi. Sanki bakışlarıyla ruhuma dokunuyor, söylediklerinin doğruluğunu ve bana olan sadakatini kanıtlamaya çalışıyordu. 
Koçla soyunma odasında geçen o sert, mesleki baskı dolu konuşmalardan başladı; mutfaktaki Katie karşılaşmasına kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar döktü ortaya. Katie’nin ona nasıl yaklaştığını, o zehirli cümlelerini, Tommy’nin ona haddini bildirirken bile fazla yakın olmasını dinlerken yumruklarımı sıktığımı fark ettim. Bana bu kadar dürüst olduğu, o kadınla arasında geçen o tuhaf ve gergin anları saklamadığı için ona minnettardım ama itiraf etmem gerekiyordu ki; o kadının ona dokunması, onun o kadına dokunması, geçmişin o bayat anılarının bugüne taşınma cüreti içimde merak kıvılcımını, kor bir kıskançlık ateşine dönüştürmüştü. Yine de bu, ondan vazgeçmeme ya da kapıyı çarpıp gitmeme neden olacak bir şey değildi. Aksine, bu savaşın içinde ne kadar dik durduğunu görmek ona olan bağımı perçinlemişti.

“Ne düşünüyorsun?”

Sözleri bittiğinde, odada sadece ikimizin birbirine karışan nefes sesleri ve duvar saatinin o amansız tik takları kalmıştı. Bakışlarımı bir saniye bile kaçırmadan ona baktım. Katie olayını daha fazla deşerek, o zehirli kadının gölgesini bu geceye, bizim mahrem alanımıza daha fazla davet etmek istemiyordum. Zihnimdeki o ince kıskançlık kıvılcımını bir kenara itip, Tommy’nin omuzlarındaki asıl yüke, koçla olan mücadelesine ve geleceğiyle ilgili verdiği o devasa kumara odaklanmaya karar verdim.

“Khaleesi… lütfen bir şey söyle.”

Maçı bırakıp yanıma gelmesi, o devasa stadyumun ortasında beni bulması, bana hayatımın en muhteşem, en masalsı anını yaşatması… unutulmazdı. Ama şimdi anlıyordum ki bu an sadece benim ruhuma değil, onun profesyonel hayatına da silinmez bir iz bırakmıştı. Yaşadığımız o romantik saniyeler, oyundaki başarısının ve kazandığı galibiyetin önüne bir set gibi çekilmişti.

“Yani… yaşadıkların için gerçekten üzüldüm. Eminim koçun da o anki adrenalinle ve üzgün olduğu için sana bu kadar sert çıkmıştır,” derken onu rahatlatmaya çalışıyordum. “Ama bu kadar acımasız olmasına gerek var mıydı, emin değilim. Yani sen… sen MVP oldun Tommy. Maçı kazandıran sendin. Bunların hiç mi önemi yok?”

Tommy, acı bir tebessümle başını hafifçe iki yana salladı. “Profesyonel dünya Khaalesi,” derken sesi her zamankinden daha olgun ve mesafeliydi. “Sahada duygulara yer yoktur. Onlar için ben sadece maçı kazandıran bir makineyim. Makine arıza yaparsa faturası kesilir.” 
“Bu yaşayacaklarını biliyor muydun yani?” diye sorarken endişem sesime yansımıştı. Uzanıp kucağımda duran, tırnaklarıma işkence yaptığım elimi tuttu ve iki elinin arasına aldı. “Tahmin ediyordum ama dürüst olmam gerekirse, bu kadarı benim için de sürpriz oldu. İzcilerin bu kadar muhafazakâr bir tavır takınacağını düşünmemiştim.”

Ah… Pişman olmuş muydu acaba ya da ileride bir zaman olur muydu? Gözlerimi onunkilerden ayırmadım. Kalbim mengenenin arasına yerleştirilmiş gibi gittikçe daha çok sıkışmaya başladı. “O zaman neden yaptın Tommy?” diye sorarken sesimin titrememesi için tane tane konuşuyordum. “Bile bile, kariyerini ve geleceğini neden bu kadar büyük bir riske attın? Neden izcilerin önünde her şeyi hiçe saydın?”

Tommy, yüzüme yayılan o endişeli ifadeyi silmek ister gibi bana biraz daha yaklaştı. Burun burunaydık şimdi. “Gidiyordun Un Kurabiyesi,” diye fısıldadı; sesi ruhuma dokunan bir yemin gibiydi. “Hem de Katie yüzünden, o anlamsız yalanlar yüzünden… Sence kariyerimin o dakikadan sonra tek bir saniye bile önemi kalır mıydı? Sen yoksan, o sahadaki ışıkların ne anlamı var?”
Kurduğu bu çarpıcı cümleyle, daha önce düşünmediğim o sarsıcı ayrıntı zihnime bir şimşek gibi çaktı. “Sahi…” dedim, sesimdeki merak gitgide artarken. “Sen benim tam olarak Katie yüzünden gittiğimi nereden, nasıl öğrendin?”

Tommy’nin bakışları bir anlığına yumuşadı. “Rob’tan,” dedi dürüstçe. Rob’dan mı? Peki o… O maç başlamak üzereyken bunu nasıl öğrenmişti? Bu sorular anında zihnimden uçup gitti. Bahsettiğimiz kişi Robert Micheal Tucker’dı. Eminim amigo kızların arasında kendine tapan ve olan her şeyi anında yetiştiren muhbirleri olmalıydı. 

“Ama olayları onun o süzgeçten geçirilmiş, aceleci versiyonundan değil; senden dinlemek istiyorum. Tüm detaylarıyla...”

Konuşma sırası artık bana gelmişti ama içimdeki o kırgınlığı tüm çiğliğiyle dökmeye gücüm yoktu. Katie’nin o aşağılayıcı bakışlarını ya da ponpon kızların o can yakıcı kıkırdamalarını tekrar yaşamak ruhumu daha da yoracaktı, biliyordum. Bu yüzden derin bir nefes aldım ve maç başlamadan hemen önce, Katie ve yanındakilerin konuşmalarının sadece beni ilgilendiren, gitmem için yeterli olan kısımlarını anlattım. Anlattıkça, Tommy’nin ellerinin daha da sıkılaştığını, göğsünün öfkeyle ama bir o kadar da beni sarmalayan bir şefkatle hızla inip kalktığını hissedebiliyordum.

“Ah… O kızı dilimle değil, ellerimle dövmeliydim.”

Tommy’nin sesindeki o karanlık tını, partideki öfkesinin hala sönmediğini kanıtlıyordu. Cümlesindeki sarsıcı ciddiyete rağmen, bu korumacı tavrı karşısında burukça gülümsedim. Bakışlarım, yaşadığım o utanç dolu anların ağırlığıyla yere düşmek üzereyken, Tommy’nin elleri büyük bir hız ve kararlılıkla yüzüme tırmandı. Sıcak avuçları yanaklarımı bir kalkan gibi sardı; beni o derin okyanuslarına bakmaya nazikçe ama tavizsizce zorladı.

“Bunları yaşadığın için gerçekten üzgünüm.”

Ses tonu, içindeki o fırtınanın kıyıya vuran dalgaları gibi pürüzlüydü. “Seni o kalabalığın ortasında, o zehirli dillerin arasında savunmasız bıraktığım için kendi adıma da özür dilerim.”
Sesimin titremesine engel olamayarak “Önemli değil Tommy,” diye fısıldadım.
“Önemli Mine!” diye sessiz sayılabilecek ama etkileyici bir ifadeyle çıkıştı. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. Alnını alnıma yasladığında aramızdaki o elektrikli çekim odayı tamamen ele geçirdi. 

“Senin tek bir damla yaşın, benim için şu dünyadaki her şeyden daha önemli, daha değerli…”

Böyle konuşmaya devam ederse asıl ağlamak neden olurmuş görecekti ama bu kez akacak olan yaşlar kederden değil, içimi sarsan bu yoğun duyguların ağırlığından olacaktı. Hiçbir şey söylemedim. Kelimeler zaten aramızdaki o elektrikli havayı anlatmaya yetmezdi. Sadece elinin altındaki yüzümü hafifçe yukarı kaldırdım ve dudaklarımızın arasındaki o son mesafeyi, bir yaprağın suya düşüşü kadar sessiz ve nazik bir hamleyle kapattım.

Bu, stadyumun o vahşi uğultusu altındaki meydan okuyan ilk öpücüğümüzden çok farklıydı. Bu kez yumuşak, keşif dolu ve her zerresiyle "buradayım" diyen bir dokunuştu.  Ancak içimde, o anın büyüleyiciliğinin hemen yanında devasa bir endişe de büyüyordu. Daha önce hiç kimsenin dudakları benimkilerle böyle bütünleşmemişti. Ben bu konuda ne kadar acemiysem, Tommy bir o kadar tecrübeli ve hâkim duruyordu. Hata yapmaktan, onun o kusursuz ritmini bozmaktan ya da bu anımızı mahvetmekten öyle çok korkuyordum ki, bir an duraksadım. Tommy de tereddüdümü hissetmiş gibi durdu. Dudakları hala dudaklarımın üzerindeyken, başparmaklarıyla elmacık kemiklerimi okşadı. Bu sessiz bir ‘güvendesin’ mesajıydı. 

Güvendeydim… Onunla her zaman güvendeydim.

Öpüşmeye devam etti. Ona uyum sağlamam, Tommy için aramızdaki son mesafelere meydan okuyacak gücü bulmasıydı. Elleri, yanağımın sıcaklığından belimin kavisli hattına, oradan aşağıya, kalçalarıma doğru sahiplenici bir kararlılıkla kaydı. Daha ne olduğunu anlayamadan, beni tek bir hamlede kucağına çektiğinde yerçekimi bir anlığına anlamını yitirdi. Nasıl başarmıştı bilmiyordum ama bacaklarım olduğu yerde çözülmüş ve istemsizce onun beline dolanmıştı. O an kendimi tamamen onun güçlü, sert gövdesine mühürlenmiş buldum. Kalbim, kaburgalarımı parçalamak isteyen yırtıcı bir kuş gibi yerinden çıkacakmışçasına çarpıyordu.

Tommy’nin bir eli kalçalarımı sıkıca kavrayıp beni kendine daha çok bastırırken, tenlerimizin birbirine ne kadar aç olduğunu hissedebiliyordum. Diğer eli hâlâ yüzümü tutuyor, başparmağıyla elmacık kemiğimi okşamaya devam ediyordu. Bu dokunuş hem çok vahşi hem de beni sarsacak kadar şefkat doluydu. Ortam artık bir oda değil, mahşer alanı kadar sıcak, yakıcı ve nefes kesici bir yerdi. Teninden yayılan o ısı, kumaşların üzerinden bile ruhumu eritmeye, beni kendi içine çekmeye yetiyordu.

Daha önce hiç tatmadığım bu duygu seli karşısında ne yapacağımı, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemez haldeydim. Acemiliğim, her kesik nefesimde ve titreyen parmak uçlarımda kendini belli ediyordu. Fakat Tommy’nin ne yaptığını çok iyi bilen, her hamlesiyle beni biraz daha kontrolü altına alan o tecrübeli tavrı, tüm savunma mekanizmalarımı birer birer düşürüyordu.

Onu daha fazla hissetmek istiyordum. Daha yakın olmak…

Tommy ya beni duymuştu ya da içindeki o dizginlenemez harareti, okyanusları bile kurutabilecek kadar büyük olan o tutkuyu daha fazla bastıramayacağını anlamıştı. Üzerimizdeki kumaş parçalarından, aramıza giren ve tenlerimizin kavuşmasını engelleyen her türlü barikattan bir an önce kurtulmak istercesine öpüşmemizi kesti. Dudakları dudaklarımdan ayrıldığında, odanın serin havası ıslak tenime ansızın çarptı. Bu ani boşluk ve soğukluk beni istemsizce titretti.

Tek bir hareketle üzerindekinden kurtuldu ve bilinmeze doğru fırlattı. Işığın vurduğu açıyla, sahada aldığı o sert darbelerin izleri olan taze morluklar ve eski mücadelelerinden kalan hafif çizikler gözlerimin önüne serildi. Ancak bu yaralar, onun kusursuz vücuduna birer kusur değil, aksine yaşanmışlık ve güç katan birer madalya gibi duruyordu. Heykeltıraşın elinden çıkmışçasına keskin hatlara sahip olan göğüs kasları, her nefes alışında göz boyarcasına şişip iniyordu.

Parmak uçlarım, sanki yasak bir bölgeyi keşfediyormuşçasına titreyerek omzundaki o geniş kavislerden aşağıya doğru kaydı. Teninin sıcaklığı, parmak uçlarımdan başlayıp tüm vücuduma yayılan elektrikli bir akım başlattı. Kaslarının altındaki o sarsılmaz gücü hissettikçe hayranlığımı gizlemekte zorlanmıyordum; aksine, bakışlarım okyanus mavisi gözlerinden gövdesine kayarken nefesim boğazımda asılı kalıyordu.
Onun gözleri ise, arzunun en karanlık, en derin ve en dürüst tonuna bürünmüştü. O derin okyanuslar şimdi birer lav denizine dönüşmüştü. Bakışları yüzümde, şişen dudaklarımda ve şahdamarımın hızla attığı boynumda birer alev gibi gezindi. Göz teması kurmamı istercesine alnını alnıma yasladı. Bakışlarım vücudundan mavi gözlerine kaydı. İkimiz de sanki koca bir sahayı soluksuz koşmuşuz gibi güçlükle, birbirimizin nefesini çalarcasına soluk alıyorduk.

“Mine…” diye fısıldadı. Sesi arzudan dolayı çatallaşmış, derin bir titreşimle odayı doldurmuştu. 
“Seni tamamen hissetmeme izin verir misin?”

Bunun ne demek olduğunu, bu cümlenin altında yatan o devasa teslimiyeti düşünemeyecek kadar kendimden geçmiştim. Parmak uçlarının kazağımın eteklerinde, tenimle kumaşın birleştiği o ince çizgide dolaştığını fark ettiğimde kalbim bir kez daha duraksadı. Üzerimi çıkarmak, aramızdaki son engeli de kaldırmak istiyordu. Zihnimde binlerce alarm çalmaya başladı; daha önce hiç girmediğim bir yolun eşiğindeydim. İstiyor muydum? 

“Ayrıca Tommy’nin zevkini biliyorsunuz; o her zaman yaşça olgun, ne istediğini bilen kadınlardan hoşlanır. Küçük hayran kitleleriyle işi olmaz.”

Katie’nin maçtan önceki o zehirli kelimeleri ve Tommy’yi hala benden koparmaya çalıştığı gerçeği aklıma gelince içimde bir isyan bayrağı açıldı. 
Ben küçük bir kız çocuğu değildim. Hele de Tommy’nin kardeşi hiç değildim…

Başımı hafif ama sorgulamaya gerek kalmayacak bir netlikle ‘evet’ anlamında salladım. Üzerimdeki kazağı çıkarmak için hamle yaptığım sırada Tommy gülümseyerek dudaklarımı tekrar dudaklarına kenetledi. Ellerim, kazağımın eteklerinde kala kalmıştı. Fakat onunkiler, benimkilerin aksine fazlasıyla… hareketliydi. Parmaklarının uçları, tenimin çıplaklığıyla ilk kez temas ettiğinde vücudumdan yukarı doğru elektrikli bir dalganın yayıldığını hissettim. Kazağı yavaşça, sanki her milimetreyi zihnine kazımak istiyormuş gibi yukarı doğru sıyırdı. Kollarımı tam bir teslimiyetle havaya kaldırdığımda, kazağın yumuşak dokusu başımdan sıyrılıp karanlığa karıştı ve odanın serin havası çıplak omuzlarıma çarptı.

Yine ürperdim ama bu seferki soğuktan değil, iliklerime kadar işleyen o çıplak utancım içindi. Albinizmin bende bıraktığı o bembeyaz, porselen gibi tenim, odanın kehribar rengi loşluğunda bile parlıyordu. Tenim o kadar saydamdı ki mavi damarlarım bir harita gibi belirgindi. Göğüslerim, o amigo kızlarınki gibi büyük ve gösterişli değildi; üstelik üzerimdeki Snoopy figürlü sütyen, şu anki tutkulu atmosferin ortasında o kadar çocuksu ve yersiz duruyordu ki...

Bakışlarımı hemen yere indirdim. Omuzlarımı hafifçe içe çekip kollarımı göğsümün üzerinde birleştidim; bu ‘eksik’halimi gizlemek istedim. Tommy’nin o kusursuz, heykelsi mükemmelliği karşısında, kendi solukluğumun ve bu çocuksu detayların onu hayal kırıklığına uğratmasından ölesiye korkuyordum.
Ancak Tommy buna izin vermedi.

“Mine… bak bana,” diye fısıldarken sesi tapınaktaki bir dua kadar kutsal ve derindi. Çenemi parmaklarının arasına alıp başımı nazikçe yukarı kaldırdı. Gözlerinde hayal kırıklığı görmeyi beklemiştim ama aksine, daha önce hiç görmediğim kadar derin bir hayranlık, bir büyülenmişlik hissi vardı.

“Ay ışığı gibisin… O kadar güzelsin ki, nefesimi kesiyorsun.”

Bu sözler, ruhumdaki o aşılmaz utanç duvarını bir anda yerle bir etti. Tommy, parmak uçlarını omuzlarımdan aşağıya, sanki narin bir ipeğe dokunuyormuş gibi büyük bir huşuyla sürttü. Dokunuşu geçtiği her santimetreyi alevler içinde bırakıyordu. Bakışları bir an sütyenimdeki Snoopy’ye kaydı ve dudaklarının kenarında o her şeyi iyileştiren, sıcak gülümsemesi belirdi. “Bu arada,” diye mırıldandı gözlerime bakarak. 

“Snoopy’yi ben de çok severim. Hatta en sevdiğim bölüm-“

Daha fazla konuşmasına izin vermeden, bu kez ben ona doğru uzandım. Dudaklarımız yeniden buluştuğunda, bu kez çok daha aç ve çok daha talepkârdı. Tommy, tenimin serin çıplaklığıyla kendi avuçlarının yakıcı sıcaklığını birleştirdiğinde boğazımdan istemsizce, arzunun ilk notası olan bir inilti koptu. Beni kendine daha çok çekti; bacaklarımın arasında hissettiğim o zonklayan sıcaklığın, sertliğine sürtünmesi zihnimde havai fişekler patlatıyordu.
Bu duygu benim için bir ilkti ama bu kollar arasında sonum olabilirdi.

İkimiz de aramızdaki o yoğun çekimi artık dizginlemeye çalışmıyorduk. Ellerim onun terlemiş ve sertleşmiş saçlarının arasına daldı; onu kendime daha çok çekmek, içimdeki bu kontrolsüz yangını onun varlığıyla söndürmek istercesine parmaklarımı köklerine geçirdim. Öpüşleri sertleşti. Dudakları dudaklarımdan ayrılıp boynuma, köprücük kemiklerime doğru indikçe nefesim kesiliyor, kalbim sadece onun adını sayıklayarak göğsümü dövüyordu. O her öptüğünde, tenimin o neredeyse şeffaf beyazlığı üzerinde, onun dudaklarının sıcaklığından oluşan görünmez ama tenimde zonklayan kırmızı mühürler kalıyordu. Hatta biliyordum ki sabaha o kırmızı mühürler yerini koyu mor izlere bırakacaktı. Albinizmin getirdiği o narin doku yüzünden tenim, bir kâğıt kadar ince ve hassastı; kanamaya, en ufak bir temasta morarmaya öylesine meyilliydi ki... Alıştığım o yumuşak dünyadan çok farklı, sert ve baskın bir güçle karşılaştığında hücrelerim anında tepki veriyor, renk değiştirerek o anın izini derime kazıyordu.

Baskısı arttıkça, parmak uçlarının altında tenimin kızardığını, damarlarımın mavi yeşil haritalarının daha da belirginleştiğini hissedebiliyordum. O öptükçe canım yanmıyor, aksine var olduğumu, ilk kez birinin beni tüm çıplaklığım ve anormal görünen özelliklerimle bu kadar tutkuyla arzuladığını hissediyordum. 
Normalde olsa, yarın bu izleri nasıl gizleyeceğimi, insanların ne düşüneceğini ya da canımın ne kadar yanacağını dert eder, paniklerdim. Fakat şu anda bu zerre kadar umurumda değildi. Tenimin üzerinde bırakacağı her morluk, Tommy’nin bana olan açlığının, vazgeçişinin ve sahiplenişinin birer kanıtı olacaktı. Yarın binlerce kilometre öteye uçtuğumda, tenimde onun varlığını hatırlatan o mor çiçeklerle avunacaktım ve bunun düşüncesi bile ‘yalnızlık’ kavramını zihnimden uzaklaştırmaya başlamıştı.

Tommy, belimdeki ellerini ustaca bir manevrayla yukarı kaydırıp beni kucağından yavaşça ama son derece olaya hâkim ve havalı bir hamleyle sırt üstü yatağın ortasına yatırdı. Hareketleri öylesine akıcı, öylesine emindi ki bir an kendimi yerçekiminden azade bir boşlukta süzülüyor sandım. Ta ki sırtım o yumuşak, serin çarşaflarla buluşana kadar. Üzerime eğildiğinde, gece lambasının loş ışığı arkasından vuruyor, onu devasa ve koruyucu bir gölge gibi gösterirken hatlarını daha da keskinleştiriyordu.
Sanırım bu manzara karşısında zevkten bayılacaktım.

Öpüşmeye devam ettik; bu kez her dokunuşumuz daha derin, daha sahiplenici bir ritme bürünmüştü. Dudakları tenime her temas ettiğinde dünyayla, kurallarla ve korkularla olan bağım biraz daha kopuyordu. Ellerim onun omuzlarından sırtına doğru inerken, parmaklarımın altında gerilen o güçlü kaslar beni daha önce tatmadığım bir arzuyla dolduruyordu. Tommy’nin elleri de boş durmuyordu; parmak uçları tenimde yakıcı izler bırakarak, bir haritayı keşfeder gibi aşağıya, kot pantolonumun bel kısmına kadar ulaştı.
Dudakları boynumdan çeneme doğru sabırsızca tırmanırken, bir elinin kotumun düğmesine gittiğini hissettim. Metal düğmenin o ince, sert sesi benim için odanın sessizliğinde bir uyarı fişeği gibi yankılandı. Nasıl bu kadar kolay açabilmişti? Bu işte gerçekten profesyoneldi. Ben ise… 

Zihnimdeki o isyankâr ses bir anlığına yerini buz gibi bir ürpertiye bıraktı. Daha önce hiç bu sınırda, bu kadar savunmasız durmamıştım. Tommy’nin parmakları fermuarın soğuk metaline değdiği an, vücudumun en derinindeki savunma mekanizması devreye girdi ve istemsizce gerildim. Omuzlarım kasıldı, nefesim göğsümde koca bir yumru gibi tıkandı. Ellerim, ne yaptığımı bile tam anlayamadan onun bileklerini hafifçe, neredeyse fark edilmeyecek ama engelleyici bir çekinceyle kavradı.

Tommy, sahadaki en küçük bir sarsıntıyı fark eden o keskin dikkatiyle, bu hareketimi saniyesinde hissetti. Dudakları dudaklarımdan birkaç milim uzaklaştı ama bağımızı tamamen koparmadan, soluğu yüzümde asılı kalarak durdu. Fermuarı açmak üzere olan elini anında geri çekti ve başını kaldırıp gözlerimin en derinlerine, sanki ruhumu okumak ister gibi baktı.

“İstemiyor musun?” diye sordu. Sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da dürüsttü.

Göğsüm, adrenalin ve korkunun karışımıyla hızla inip kalkıyordu. Saklanacak bir yerim kalmadığını hissederek “Ben… ben bakireyim,” dedim. Bu itiraf, o ateşli havayı bir anda daha duru ve duygusal bir zemine çekti. Tommy, yüzündeki o yakıcı arzuyu anında bir kenara bırakıp yerini sonsuz bir şefkate, korumacı bir anlayışa bıraktı. Elini kotumun üzerinden tamamen çekip, sanki az önce o sert fermuarı açmaya çalışan o değilmiş gibi, büyük bir incelikle tekrar yanağıma yasladı.

“Bunu zaten biliyorum Un Kurabiyesi,” derken ki sesinde oluşan sakinlik beni biraz olsun yatıştırdı. 
“Ama sen… senin hakkında söylenenler… Hep olgun ve tecrübeli kadınlarla birlikte oluyormuşsun.”
Tommy’nin kaşları duyduğu bu detayla birlikte hafifçe çatıldı. Bakışlarında belli belirsiz bir huzursuzluk belirdi. Başını çok hafif yana doğru eğerken “Peki sen bunu nereden biliyorsun?” diye sordu. Sesindeki merak o anki romantizmi kısa bir anlığına bile olsa delip geçti. Ona Katie ile aramızda geçen her şeyi anlatmadığımı hatırlayınca karnımın tam ortasında bir düğüm oluştu. Şu anda bu gerçeği saklamaya devam etmek, yalan söylemek olurdu ve bu kendimi daha da zor durumda bırakmam anlamına gelirdi.

“Katie,” derken adı ağzımda iğrenç bir tat bıraktı. Bu yüzden cümleye devam edemedim. Tommy’nin kaşları biraz daha çatılırken “Ne zamandan beri Katie’nin söylediklerini bu kadar önemsiyoruz, Mine?” diye sordu. İsmimi her zamanki gibi bir mücevheri telaffuz eder gibi söylemişti ya da Katie’yi söylerken öyle kötü bir ton kullanmıştı ki bana tüm o sertliğin yanında kendi adım böyle hissettirmişti.

“Yalan mı?” diye sordum, gözlerimi ondan kaçırmamaya çalışarak. “Söyledikleri gerçek değil mi?”
Tommy bir süre tepkisizce gözlerimin içine baktı. Zihninde bu konuşmayı yapmak isteyip istememek arasında gidip geliyor gibi bir hali vardı. En sonunda pes ettiğini belli eden derin bir nefes aldı. Bana karşı her zaman dürüst olmuştu ve bu saatten sonra aramıza hiçbir yalanın girmesine izin vermeyeceğini onun kadar benim de bildiğimi biliyordu. “Değil,” dedi tam da beklediğim gibi. 

“Geçmişimdeki insanlar… Evet, tecrübeliydiler ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. Eğer bu durum önemli olsaydı, geçmişimde kalmazlardı değil mi?”

Haklıydı. Yine de… “Ama…” dedim, kelimeler boğazımda düğümlenirken. “Yani benim… Ben… çok acemiyim ve sen muhtemelen çok daha fazlasını bekliyorsun ve ben… sana bunu veremem.”
“Bunun benim için bir ‘önem’ taşıdığını mı düşünüyorsun gerçekten?” diye sordu, başını tekrar hafifçe yana eğerek. Ah… Üzerimdeyken, bu kadar yakınken, bana bu şekilde bakmaya devam ederse, ben hiçbir şey düşünememeye başlayacaktım. Onu öpmek dışında…

“Değil mi?” diye fısıldayınca sesimdeki güvensizlik odaya yayıldı. “Yani, senin gibi biri için… bu bir eksiklik gibi gelmez mi? Sonuçta aktif bir cinsel hayatın varmış ve şu an da-”

Tommy, bu sorum üzerine sanki kalbime dokunmak ister gibi elini kalbimin üzerine koydu. “Seninle yaşadığım her saniyenin, o tribündeki öpücüğün ya da şu an seninle bu yatakta olmamın sebebi cinsel hayatımın aktifliği ya da senin ‘tecrüben’ değil Mine… Senin sen olman. Sadece sen…” 

Tommy, göğsümün üzerindeki elini çekmedi; aksine, kalbimin o düzensiz, ürkek atışlarını avucunun içinde hissetmeye devam etti. “Senden etkileniyorum Khalesi, bunu saklayamam. Seninle bir şeyler yaşamak istiyor muyum? Hayal edemeyeceğin kadar çok ama bunu yaşamadığımız için senden vazgeçecek değilim. Bu da benim ilkim olacak…” Titreyen nefesimi ve ellerimdeki o hafif kasılmayı fark ettiğinde, üzerimdeki ağırlığını biraz hafifletip yanıma doğru kaydı.

Kalbimdeki elini yanağıma taşınarak “Hey,” dedi fısıltıyla. “Acelemiz yok. Hiç yok hem de. Senin beni kaybetmekten korktuğun ya da sadece ‘öyle olması gerektiği için’ yaptığın bir şeyi istemiyorum.”
Gözlerimin içine o kadar derin, o kadar berrak ve beklentisiz baktı ki Katie’nin zihnime büyük bir ustalıkla ektiği o zehirli tohumlar, Tommy’nin şefkatinin sıcaklığı altında birer birer kuruyup döküldü. O an anladım ki onun dünyasında tecrübe denilen şey, kaç kadın tanıdığı değil, sevdiği kadının ruhundaki o ince sızıyı dindirebilme becerisiydi.

Beni, sanki dünyanın tüm kötülüklerinden saklamak ister gibi hızla kollarının o aşılmaz kalesine çekti. Hareketindeki o ani sahipleniş, az önceki vahşi arzudan çok daha sarsıcıydı. Başımı onun geniş, güven veren göğsüne yasladığında, terli ve sıcak teninin kokusu burnuma doldu; bu kez o vahşi tutku değil, saf bir şefkat sarmıştı odayı.

Tommy, çenesini başımın üzerine yasladı; kollarını etrafıma öyle bir kenetledi ki, o devasa gücünün içinde küçücük kaldığımı ama ilk kez tam olduğumu hissettim. Kemiklerimin onun sarsılmaz gücüyle harmanlandığını, ruhumun onun bedenine mühürlendiğini duyumsuyordum. Kalbinin ritmi, kulağımın hemen altında; az önceki tutku fırtınasının yorgunluğunu taşıyan ama her vuruşunda bana bağlılığını fısıldayan kararlı bir tempoyla yankılanıyordu. 

Burası gerçekten konforluydu; yattığımız o lüks yataktan, odanın yumuşak çarşaflarından çok daha fazla... Onun kucağı, tüm korkularımın sustuğu, yapılan çirkin yakıştırmalarının kapı dışarı edildiği tek gerçek sığınaktı. Kendimi onun kucağına tamamen bıraktım.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım, sesim bir esinti kadar hafifti. Beni olduğum gibi kabul ettiği, acemiliğimi bir yük değil bir hediye gibi sardığı ve ruhumdaki o sızıyı tek bir bakışıyla bile dindirdiği için ona minnettardım.

Tommy, bu fısıltıma karşılık verir gibi başımın üzerini, saçlarımın en yumuşak yerini usulca, uzun uzun öptü. Dudaklarının sıcaklığı saç tellerimin arasından zihnime süzüldü.

“Asıl ben teşekkür ederim varlığına,” diye mırıldandı. Sesi göğüs kafesinde titreyerek doğrudan benim kalbime aktı. 

“Bana kaybettiğim o saf duyguyu, o en temiz galibiyeti hatırlattığın için...”

Huzurla gözlerimi usulca kapattım. Karanlığın içinde sadece onun kokusu ve kalbinin ritmi kaldı. Zaman durmuş, mekân silinmişti. Yarın başlayacak olan o ayrılık, okyanuslar ve mesafeler şu an birer hayalden ibaretti. Eğer bir seçim şansım olsaydı, ömrümün sonuna kadar onun kollarının bu aşılmaz kalesinde, bu şefkatli sessizlikte kalarak geçirebilirdim. Keşke bir seçim şansım olsaydı…

Yorumlar

  1. Ah Mine’m ah Mine’m o koç var ya o koç bizi sırtımızdan vurdu 😭 Hem de öyle bir vurdu ki bak mahvolduk şu an 🤧

    YanıtlaSil
  2. Yaa Tommy aşkııım her şeyi nasılda güzel anlattın sen 🥹🥹

    YanıtlaSil
  3. İçimden bir ses Mine’nin Tommy’nin kariyeri için bir şeyler yapacağını söylüyor 🤧 ay çok korkuyorum 😭

    YanıtlaSil
  4. Ama ben bunların birbirlerine olan duygularını aşklarını yerim çok tatlılar 🫠🫠🫠

    YanıtlaSil
  5. off yandı buralar galiba ❤️‍🔥🔥🔥

    YanıtlaSil
  6. Mine gerçekten endişelerinden arınacak mı acaba

    YanıtlaSil

Yorum Gönder