12'nin Gölgesi - 6. Bölüm

 


TOMMY

“Senin biletin ne zaman?” 
“İki gün sonra…”
“Senin uçağın kaçtaydı?”
“15:30.”

Uykuya dalmadan hemen önce aramızda asılı kalan o rakamlar, sanki sonumuzun acımasız geri sayımı gibiydi. Yan yana, nefes nefese geçireceğimiz son saatlerin içindeydik. Sonra o koca okyanus aramıza girecek, iki koca gün boyunca bu porselen teni göremeyecek, o eşsiz un kurabiyesi kokusunu içime çekemeyecektim. Katie olayından ne kadar etkilendiğini, o zehirli sözlerin ruhunda nasıl derin yaralar açtığını gördükten sonra burada onsuz kalmak… Bu benim için sadece zor değil, kabul edilemezdi. Ancak profesyonel dünyanın prangaları bileğime çoktan geçirilmişti. 

Beni asıl gülümseten, benim gibi bir adamın onu istemeyeceğini ya da istemediği bir şeye zorlayacağını düşünmesiydi. Komikti. Normal şartlarda, maç sonrası o galibiyet sarhoşluğunu ve damarlarımda şaha kalkan adrenalini mutlaka bir kadının teninde, yatakta sonlandırırdım. Ama bu Mine’ye kadardı. Onun bakire olduğunu, ruhunun teninden daha narin olduğunu biliyordum. Bir şeylerin bu gece sonuna kadar gitmeyeceğinin de farkındaydım ve buna duyduğum saygı, arzumu dizginleyen en güçlü zincirdi. Yine de… yine de onu tamamen hissetmek, hiçbir engel olmadan tenine karışmak istememe engel olamıyordum. Sahadaki her çarpışmadan, her MVP ödülünden daha çok arzuluyordum onu.

Türkiye’ye gidip onunla tanışana kadar, kadınlar benim için sadece fiziksel birer ihtiyaçtan ibaretti; öfke kontrolümü sağladığım, sahadaki o vahşi hırsı dindirdiğim ya da maçtan sonra deşarj olduğum bir yöntem… Bir antrenman sonrası içilen protein tozu neyse, bir kadınla geçirilen gece de benim için oydu.

Duygusuz, işlevsel ve geçici…

Ama son zamanlarda kendime bile itiraf etmekten kaçtığım, itiraf ettikçe de içine daha çok çekildiğim dipsiz ama bir o kadar da büyüleyici bir döngünün içindeydim. Mine’nin o her şeyi durduran hayaliyle, utangaçça kıvrılan dudaklarını ve her dokunuşumda titreyen o ürkek bakışlarını düşünerek sürekli kendi kendimi tatmin etmek zorunda kalıyordum. 

Bundan şikayetçi miydim? 

Mine’ye körkütük âşık olduğumu kendime bile itiraf edene kadar, evet! Bu durumdan nefret ediyordum. Onu zihnimdeki o kirli senaryolara alet etmekten, saf masumiyetini kendi hayallerimde bile olsa lekelemekten inanılmaz derecede rahatsız oluyordum. Sonuçta biz başlangıçta sadece arkadaştık ve ona olan bu fiziksel açlığım bana fazlasıyla uygunsuz, hatta ihanet gibi geliyordu. Onu korumam gerekirken, kendi zihnimde ona bu kadar yakınlaşmak canımı sıkıyordu.

Fakat şu anda durum bambaşkaydı. Artık hislerimin bir karşılığı vardı. O da beni istiyordu, o da bu ateşe düşmüştü. Yine de içimdeki o sahiplenici his durmuyordu. Onun huzuru, o tertemiz dünyasındaki ilk seferinin hayal ettiğinden bile naif ve güzel olması için ne gerekirse yapmaya hazırdım. Gerekirse elime âşık rolü bile yapabilirdim, yeter ki o mutlu olsun. Çünkü Mine benim için bir skor değil, ömrümün sonuna kadar kaybetmek istemediğim tek gerçek galibiyetti. Benim için onun gözlerindeki o sarsılmaz güven duygusunu görmek, yatakta alacağım her türlü fiziksel hazdan, her türlü boşalmadan çok daha kıymetliydi.

Mine kollarımın arasında iyice gevşediğinde -nefesleri düzene girip derin bir uykuya daldığını anladığımda- onu incitmeden yavaşça yataktan sıyrıldım. Belinde duran yorganı nazikçe omuzlarına kadar çekip alnına sessiz, bir yemin gibi duran bir öpücük bıraktım. Kasıklarımda zonklayan o ağır, yakıcı sancı artık dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Varlığı beni iyileştirirken, ona olan açlığım beni mahvediyordu.

Banyoya girip kapıyı usulca kapattım. Sanki içerideki o masumiyeti bu karanlık arzumla kirletmek istemiyormuşum gibi ağır hareket ediyordum. Sırtımı soğuk fayanslara yasladığımda, zihnimde hâlâ onun az önceki Snoopy’li sütyeniyle o mahcup ama bir o kadar da büyüleyici hali vardı. Gözlerimi kapattım; teninin pürüzsüzlüğünü, dudaklarım boynuna indiğinde çıkardığı o titrek iniltiyi ve bacaklarının arasındaki o sıcaklığı hayal ederek elimi penisime götürdüm. Mine içeride huzurla uyurken, ben bu geceyi onun hayaliyle sonlandırmak zorundaydım. Onu korumak, sadece dış dünyadan ve Katie gibi akbabalardan değil, bazen kendi açlığımdan bile korumak demekti işte…

Banyodaki o boğucu buhar ve zihnimdeki ateşli görüntüler ile birleşince nefes almak bile güçleşmişti. Birkaç dakikalık o yoğun, kendi kendimle verdiğim mücadelenin ardından, kasıklarımdaki o zonklayan ağrı yerini ağır bir yorgunluğa ve zihnimi uyuşturan geçici bir rahatlamaya bırakmıştı. Hemen duşun altına girdim ve suyu en soğuk ayarına getirdim. Buz gibi su, üzerimde ateşten bir gömlek varmışçasına yanan tenime çarptıkça, her bir damla zihnimdeki o dumanlı havayı dağıtıyor, beni gerçekliğe geri döndürüyordu. Fakat bu büyüleyici dünyadan çıkmak istiyor muydum, ondan emin değildim. Onun hayaliyle sarmalanmış kalmak, gerçeğin getireceği o ayrılık sancısından daha kolaydı belki de.

Bu yüzden duş kısmını kısa tuttum. İtiraf etmem gerekirse tam anlamıyla ayılmayı göze alamazdım. Bir havluyla alelacele kurulandım. Su damlaları morluklarımın üzerinden süzülüp giderken aynadaki buğulu aksime baktım. Karşımda duran adamın omuzlarında bugünkü maçın sert izleri, gözlerinde ise geçici olarak dindirilmiş ama derinlerde hâlâ pusuda bekleyen, her an yeniden uyanmaya hazır o vahşi arzu vardı. Kenara fırlattığım baksırımı ve gri eşofman altımı üzerime geçirdim. Tişört giyme gereği duymadan, bedenimdeki o fazla enerjiyi soğuk havayla bastırmak istercesine üzerimi çıplak bıraktım.

Banyonun kapısını, Mine’yi uyandırmamak için dünyanın en hassas, en kırılgan kilidiymiş gibi büyük bir titizlikle açtım. Odaya süzüldüğümde onu hâlâ tam bıraktığım gibi buldum. Saçları yastığın üzerine, karanlığın ortasında parlayan bir güneş gibi yayılmıştı. O eşsiz porselen teni, pencereden süzülen ay ışığının altında kutsal bir mermer heykeli andırıyordu. Dudakları, uykusunda aldığı her derin nefeste hafifçe aralanıyordu.

Bu görüntü beni fena halde susatmıştı; yani daha doğrusu ona, onun her zerresine karşı duyduğum o bitmek bilmeyen susuzluk yeniden nüksetmişti. Fakat şu anda bu susuzluğu onunla, o istediğim derinlikte giderme şansım yoktu. Belki de mutfağa inip, o sessizliğin içinde buz gibi bir şeyler içerek hem boğazımdaki o kuruluğu hem de zihnimdeki bu amansız harareti biraz olsun yatıştırmam gerekiyordu.
Odadan yine gölge gibi, parmak uçlarımda çıktım. Koridorun sessizliği, az önce içeride bıraktığım o yoğun duygu selinden sonra neredeyse kulak tırmalayıcıydı. Adımlarımın parkede çıkardığı en ufak tıkırtı bile bu sessiz evde bir patlama etkisi yaratacakmış gibi geliyordu.

Babamın yatak odasının kapısı kapalıydı. Bu içeride olduğunu gösterirdi. Onu maç sırasında, o her zamanki sert ve mesafeli duruşuyla görmüştüm ama son düdük çaldıktan sonra adeta yer yarılmış da içine girmişti. Belki de maç başlamadan takındığım o isyankâr tavır, kuralları hiçe sayışım onun katı dünyasında ‘kabul edilemez’ damgasını yemişti. Belki de bu muazzam galibiyeti kutlamak için bile yüzümü görmeye tahammülü yoktu.

Şu anda uyuyor olabilir miydi? Benim tanıdığım John Brooks, öfkesini uykuyla bastırmazdı. Fakat o zaman odasında da olmaması gerekirdi. O zaman neden kapısı kapalıydı? 

Kontrol etmek, en azından içeriden gelen düzenli bir nefes sesi duymak için kapıya doğru gayriihtiyari birkaç adım attım. Ancak üçüncü adımımda durdum. Babamın o meşhur ‘tilki uykusunu’ çok iyi biliyordum. O, yılların verdiği disiplin ve sertlikle, en ufak bir hava değişimini bile sezecek kadar tetikte uyurdu. Eğer uyuyorsa bile, kapının önündeki son adımlarımı tamamlamadan o keskin gözlerini karanlığa açacağından ve kapının ardındaki varlığımı hissedeceğinden adım gibi emindim.

Saat fazlasıyla geç olmuştu. Şu an bu riski almak, babamla o bitmek bilmeyen ideoloji ve disiplin savaşlarından birine girmek için en yanlış zamandı. Hele de Mine, benim odamda, benim yatağımda tüm savunmasızlığıyla uyurken... 

Onun varlığının bu evdeki gerginlikten etkilenmesini, babamın o yargılayıcı bakışlarının hedefi olmasını asla istemezdim. Sessizce geri çekildim. Merdiven basamaklarını, profesyonel bir hırsız titizliğiyle tek tek indim. Safir’de ortalıkta gözükmüyordu. Belki de ikisi de gerçekten erkenden uyumuşlardı.

Mutfağa girdiğimde, buzdolabının o monoton ve hafif vızıltısı gecenin sessizliğini bölen tek hayat belirtisiydi. Buzdolabının kapağını açıp sürahiden büyük bir bardağa, ağzına kadar su doldurdum. Suyu bir dikişte, adeta içimdeki o sönmek bilmeyen ateşi boğmak ister gibi içtim. Soğuk sıvının boğazımdan aşağı gidişini, göğüs kafesimi ve oradaki o sıkışmışlık hissini adım adım serinletişini hissettim. 

Mutfak tezgahına yaslanıp boş bardağı elimde çevirirken, camın ardındaki sokak lambalarıyla loşlaşmış bahçeye doğru baktım. Yarın güneş doğduğunda her şeyin çok daha çetin olacağını biliyordum. Mine’nin gidişi, koca bir okyanusun aramıza girmesi demekti. Koçun, büyük ihtimalle sabahın ilk ışıklarıyla birlikte telefonuma yağdıracağı o öfke dolu mesajlar ve cevapsız aramalar da cabasıydı. Kariyerimin üzerine düşen o belirsizlik gölgesi, NFL hayallerim, Koçun bitmek bilmeyen baskıları... Normalde bir sporcuyu uykusuz bırakacak ne varsa hepsi şu an kapımdaydı.

Ama garip bir şekilde, sadece bir kat yukarıda, benim yatağımda huzurla uyuyan o kızın varlığı, tüm bu profesyonel depremleri ve gelecek kaygılarını anlamsız kılıyordu. O yukarıdayken, dünya dursa da olurdu. Ben onun etrafında dönmeye devam ettiğim sürece, umut her zaman vardı.

Kendime bir bardak daha su doldurdum. Bu kez acele etmeden, suyun serinliğinin boğazımdan geçişini her saniye hissederek içiyordum. Ancak bardağın kenarından süzülen o ferahlık bile zihnimdeki ağırlığı hafifletmeye yetmiyordu. Tezgâha yaslanıp ay ışığı yüzünden loşlaşan mutfağın içinde kaybolurken, kafamdaki o karmaşık planlar birer birer tekrar daha sarsıcı bir şekilde su yüzüne çıkmaya başladı.
Türkiye’ye dönüş yolu, okyanusun ötesindeki belirsizlik ve kariyerimle ilgili verilecek hayati kararlar...

Hepsi birer yük gibi omuzlarıma biniyordu ama asıl canımı yakan, ciğerlerimi sıkıştıran şey bunlar değildi; onsuz geçecek, onun kokusundan ve sıcaklığından mahrum kalacağım o koca iki günü düşündükçe, her yudum suyun boğazıma dizildiğini, birer cam kırığına dönüştüğünü hissediyordum.

İki gün... Normalde bir antrenman kampı ya da deplasman yolculuğu için göz açıp kapayıncaya kadar geçen o kısa süre, şimdi ucu bucağı görünmeyen bir çöl gibi önüme serilmişti. Bardağın dibinde kalan son yudumu içerken, zihnimde çılgınca bir fikir filizlenmeye başladı. “Neden olmasın?” diye sordum kendi kendime… 

Ha iki gün sonra, ha yarın… 
Türkiye’ye mutlaka dönmeyecek miydim? 
Neden bu Mine ile beraber olmasındı? 


Bu düşünce, boğazımdaki o düğümü bir anlığına gevşetti. Evet, bunu yapabilirdim. Gerekirse her şeyi yakar, onunla o uçağa binerdim. Yeter ki onsuz kalmayayım.

“Neden hala ayaktasın?”

Mutfağın girişinden gelen tok sesle sıçramamak için kendimi zor tuttum. Babam, her zamanki gibi kusursuz, ütülü pijama takımı ve o sarsılmaz disipliniyle karanlığın içinden bir gölge gibi çıkıvermişti. Gözleri bir kartal gibi üzerimdeydi: ne mutfağa inme sebebimi ne de yukarıda bıraktığım o kokuyu kaçıracak biri değildi. Yine de bir şeyleri benden duymak istiyordu belli ki. Tam su içmek için indiğimi söyleyeceğim sırada babam, bana bu şansı tanımadı. Elini duvardaki ışık anahtarına, sanki bir infaz emrini onaylarcasına sertçe vurdu. Mutfak, çiğ ve soğuk bir beyaz ışıkla doldu.

“Sakın…”

Gözlerim, bu ani ve acımasız aydınlıkla kamaştı. Refleksle gözlerimi kıstım, dünya bir anlığına beyaz bir sis bulutuna dönüştü. Işığın tenimde yarattığı o rahatsız edici karıncalanma henüz geçmemişken, babamın yüzünü gördüm. Kaşları çoktan çatılmış, yüz hatları bir mahkeme duvarı kadar sert ve geçit vermez bir hal almıştı. Bakışları üzerimde ağır ağır, bir suç mahallini inceleyen dedektif titizliğiyle gezindi. Göğüs kafesinin hiddetle inip kalktığını, içindeki o kontrol manyağı devin uyandığını görebiliyordum.
“Sakın bana kuralları unuttuğunu söyleme,” derken sesi alçaktı ama her bir harf, patlamaya hazır bir tehdit taşıyordu. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Zihnimde onun o meşhur ve katı kurallar listesini hızla taradım. Neydi bu kez mesele? Gece yarısı su içmek için mutfağa inmek ne zamandan beri yasaktı? Ya da su içtiğim bardağı kirli bırakacağımı düşündüğü için miydi bu öfkesi? Belki de tüm bunlar bahaneydi, sadece maçtan dolayıydı.

“Mine ile geldiğinizi gördüm.”

Bu, babamı bu kadar sinirlendiren bir olay olamazdı. Sonuçta daha dün evime birlikte gelmiştik. Babam bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafe kapandıkça, odadaki oksijenin çekildiğini, yerini onun o baskıcı ve insanın göğüs kafesini daraltan aurasına bıraktığını hissettim. Terliklerinin parke üzerindeki tok vuruşları, sessiz evin içinde bir idam mangasının düzenli adımları gibi yankılanıyordu. Her adımda sanki üzerime bir ağırlık daha biniyordu.

“Oyalanmadan odana çıktığınızı da… Ve aşağı saçların ıslak bir şekilde iniyorsun.”

Ah… Siktir! Kurallar… Cümlesinin sonuna eklediği o zehirli sessizlik ve içindeki çirkin ima, zihnimde haksız bir yargı olarak yankılandı. O an damarlarımdaki kanın aniden ısındığını, nabzımın bir savaş davulu gibi kulaklarımda gümlemeye başladığını hissettim. Bu kuralların Türkiye için geçerli olduğunu sanıyordum. Gerçi bakıldığında Mine’de oraya aitti. Yine de ona olan hislerimi kendi gözleriyle görmüştü. Şimdi bu tavrıyla Mine’yi mi korumak istiyordu yoksa sadece beni kontrol etmek mi, emin olamıyordum. Fakat sinirlenmiştim. Yumruklarımı sıkıp, tırnaklarımı avuç içlerime gömmemek için kendimi zorladım. Sesimi olabildiğince düz, duygulardan arındırılmış ve çelik gibi sert tutmaya çalışarak cevap verdim.

“Sakin ol baba.”

Bakışlarımı onunkilerden bir saniye bile kaçırmadan “Sandığın gibi bir şey değil. Sadece banyo yaptım ve her şey yolunda,” dedim. Babamın gözleri, bir yalanın izini sürer gibi bir an için kısıldı. “Mine?” ismini telaffuz edişi bile, bir sorgu memurunun itirafları koparmadan hemen önceki o soğuk ve mesafeli tonuna sahipti. 

“Uyuyor ve ben de şimdi onun yanına gidiyorum,” dedim, sesime son noktayı koyan o kesinliği ekleyerek. Tartışmayı daha fazla uzatmanın, ona mantıklı açıklamalar sunmaya çalışmanın bir sonu olmadığını, bunun sadece onun eline daha fazla koz vereceğini biliyordum. Onun dünyasında açıklama yapmak, suçluluğun ilk itirafıydı. 

Bakışlarım hala üzerindeyken, bardağımı makineye yerleştirdim. Tam mutfaktan çıkmak için yanından geçmiştim ki “Sende,” diyen babamın sesi adımlarımı zemine çiviledi. Bu kez hiddetli değil, tüyler ürpertecek kadar sakin ve derinden geliyordu. 

“Annenle ilk tanıştığım zamanlardaki halimi görüyorum.”

Duraksadım. Omuzlarım bir yay gibi gerilirken, başımı yavaşça ona doğru çevirdim. Babamın yüzündeki o katı, granit öfke yerini kederle harmanlanmış karanlık bir ifadeye bırakmıştı. Bakışları artık beni bir suçlu gibi değil, sonu felaketle bitecek bir yolu yürüyen kendi kopyasıymışım gibi süzüyordu. Bu bakış, bir azardan çok daha korkutucuydu; bu bir kehanetti. 


“Ben de senin gibiydim. Kuralları çiğnemeyi, sınırları zorlamayı bir özgürlük sanırdım," derken aramıza kalan son mesafeyi de kapattı. İster istemez ben de ona doğru döndüm. Mıknatısın zıt kutupları gibi birbirimize kilitlenmiştik. 


“Annenin peşinden gitmek için her şeyi yakmaya hazırdım. Dünümü, bugünümü, geleceğimi… Yaktım da.”


Nefesimi tuttum. Bana ilk kez bu kadar açık yüreklilikle, o dokunulmaz geçmişinden bahsediyordu. Annemle tanıştıklarında ragbi oynadığını ve profesyonel ligin kapısında, bir yıldız adayı olduğunu biliyordum. Hikâyenin resmi versiyonuna göre, her şey büyükbabamın kalp krizi geçirmesi ve aile işlerinin başına geçme zorunluluğuyla değişmişti. Ama şu an, mutfağın o çiğ ışığı altında babamın gözlerinde gördüğüm şey bir zorunluluk değil, bir seçimdi. Profesyonel ligi bırakmasının altında, bana anlatılan o tozlu aile trajedisinden çok daha karanlık, çok daha kişisel bir neden yattığını ilk kez tüm hücrelerimde hissettim.


“Tutkunu biliyorum Thomas, inan bana görüyorum,” dedi ve elini omzuma yerleştirdi. Eli, ağır bir mühür gibi tenime oturdu. “Ama şunu unutma oğlum; tutku, kuralların olmadığı yerde sadece yakıp yıkar. Seni ve yanındakini küle çevirir.” 


Bu ne demekti? Babamı bu cümleleri kurmaya iten geçmiş neydi? Bunu öğrenmenin tek bir yolu vardı. “Sen böyle mi hissediyorsun? Küle dönmüş gibi mi?” diye sordum. Sesim, boğazıma dizilen o yumruyu aşmak istercesine pürüzlü çıktı. Babam buruk bir şekilde, dudaklarının kenarıyla gülümsedi. Bu gülüşte hayal kırıklığının tortusu vardı. Siktir, gerçekten de buz dağının görünmeyen kısmı görünenden çok daha büyüktü.


“Ben o küllerin arasından bir düzen kurmayı başardım. Fakat senin benim kadar şanslı olacağını sanmıyorum evlat. Bu yüzden o yangına hiç yaklaşmamalısın.”


Pişmanlık… Kurduğu cümlenin bende yarattığı his sadece buydu. Gözlerindeki o sarsılmaz ifadeye eşlik eden, yıllanmış bir acı vardı şimdi. Babam Ragbi’yi bıraktığı için pişmandı ve benim aynı sınavlardan geçmemi istemiyordu. 


“Mine çok zeki ve bir o kadar da güzel bir kız. Hatta bazı anlarda... onda anneni gördüğüm zamanlar bile oldu.”


Söylediği son şey, beni düşüncelerimin arasından çekip çıkardı. Mine’de annemi gören tek kişinin ben olmadığımı bilmek, yoğun histe yalnız olmadığımı anlamak garip bir şekilde iyi gelmişti. Burukça gülümsedim.


“Aklını başından da almış belli. Buna karşı değilim, o kızı birkaç gündür tanımama rağmen kendini sevdirmeyi başardı. Fakat Thomas, baban olarak seni uyarmak zorundayım.”


Elinin omzumdaki baskısı arttı. İşte başlıyorduk. O kaçınılmaz ‘ama’ geliyordu ve bunun Mine ile arama örülecek en yüksek duvarın ilk tuğlası olacağını hissetmeye başlamıştım.


“Maç sırasında yaptığın şey,” derken sesi bir jilet kadar keskin ve pürüzsüzdü. “Baban olarak çok romantik bulduğum ama profesyonel bir oyuncu olarak desteklemeyeceğim bir durum Thomas.”


“Baba…”


Cümlemi tamamlamama izin vermedi. Elini, bir hâkimin idam kararını açıklamadan önceki o otoriter sessizliğiyle havaya kaldırıp beni susturdu. “Sen… Orada sadece kendini değil; o formayı, takımını, yıllardır seni hazırlayan koçlarını, hatta tribünleri dolduran binlerce seyirciyi temsil ediyordun. Bir oyun kurucu duygularıyla değil, stratejisiyle hareket eder.”


“Baba, orada ne olduğunu gerçekten bilmiyorsun,” diyerek araya girdim. Sesimdeki savunma refleksi, mutfağın duvarlarına çarpıp bana geri döndü. Neyse ki babama da ulaşmıştı.


“Dinlemeye hazırım. Belki sana hak da vereceğim ama bu, maçta olanları ya da profesyonel dünyadaki karşılığını değiştirmeyecek.” 


Gözlerindeki o sarsılmaz inanç, canımı sıkmaya başlamıştı. “Maçı kazandığımıza göre,” dedim, dişlerimin arasından sızan bir öfkeyle. “Herkese olan görevimi yerine getirmişim demektir, değil mi? Sonuçta skor tabelası yalan söylemez.”


“Doğru… Herkesin beklentisini karşıladın.” Babamın yüzündeki o kederli, neredeyse acıyan gülümseme yeniden belirdi. “Fakat keşke bunu yaparken kendi ipini çekmeseydin,” derken parmakları omzumu son kez sıktı ve bıraktı. Mutfağın içine doğru, sanki biraz önce hayatımı parçalamamış gibi sakin adımlarla ilerledi.


“Aşk güzel şey oğlum,” dedi sesi kahve makinesinin gürültüsüne karışırken. Makinenin önünde, fincanın dolmasını beklerken bile sırtı, bir sütun kadar dikti. “Ama bu aşk, seni ideallerinden ve olman gereken adamdan uzaklaştırıyorsa, o zaman durup bir kez daha düşünmelisin.”


Omzunun üzerinden bana attığı o bakışlardaki tehditkâr sakinlik kanımı dondurdu. “Belli ki Türkiye’de kim olduğunu unutmuşsun. Bunda benim de suçum var; seni o kadar uzağa, alıştığın düzenin dışına göndermemeliydim ama merak etme, bu durumu en kısa zamanda telafi edeceğim.”


Mutfaktaki çiğ ışık altında beynim uyuşmaya başladı. Telafi etmek mi? Kelime, zihnimde bir tehdit gibi çınlıyordu. Babam kupasını eline alarak ada tezgâha yöneldi. Ben de bu konuyu deşmek için ondan hızlı davrandım ve tezgâhta tam karşısındaki yerimi aldım.  “Annenin davası ocak ayına ertelendi,” dedi, sanki hava durumundan bahseder gibi bir tonla. 


“Son celse olacağını düşünüyorum. İşlemler biter bitmez tekrar kendi düzenine, asıl evine döneceksin. Söylediğin bir şey de haklıydın. Geçen aylarda tam bir paranoyak gibi davranmıştım. Belki de seni hiç göndermemeliydim.”


Siktir!
Dünya bir anlığına ayaklarımın altından çekildi. Ellerimi tezgâha yasladım. Mermerin soğukluğunun içimdeki hararete iyi gelmesini umdum. Geri dönmek mi? Aylar önce, gitmemek için, beni o belirsizliğe, bilmediğim bir ülkeye göndermesin diye yalvardığım adamın, şimdi beni geri çağırmaması için önünde diz çökmek, hatta ayaklarına kapanmak istiyordum. Hayatın ne kadar acımasız bir ironisi vardı böyle.
Geri dönemezdim. Artık olmazdı.


Mine vardı. O olmasa bile Türkiye’deki takımıma ve koçuma verdiğim sözler vardı. Koç Johnson sayesinde sadece bir spor yapmıyordum; ruhumu teslim ettiğim Amerikan futboluna, gerçek kimliğime tutunabiliyordum. Buraya dönmek demek, Mine’den kopmak, Koç Johnson’ın o sert ama öğretici disiplininden ayrılmak ve babamın o steril, kurallar zinciriyle örülmüş fanusuna geri dönmek demekti.
Hayır… Şu an dünyada en son istediğim şey, Amerika’ya geri dönmekti. Fakat bunu söyleyemiyordum. Boğazımda bir hıçkırık değil, bir haykırış düğümlenmişti.


“Geri dönmek istemiyorsun.”


Babam bu ölümcül sessizliğimi kendince, bir reddediş olarak yorumlamıştı. Başımı önce ‘evet’ anlamında salladım. Ardından kararsız bir ‘hayır’ hareketiyle iki yana salladım ve “İstiyorum,” dedim. Sesim beklediğimden daha güçlü ve daha hırçın çıktı. 


“Ama şu an değil… NFL draftlarından sonra zaten buraya yerleşeceğim. O zamana kadar Türkiye’de kalmak istiyorum.”


Bakışları kahvesinden bana doğru döndü. “Mine’nin yanında demek istiyorsun.”
“Artık ikisi benim için aynı şey,” diye itiraf ettim. Bu, hayatımda verdiğim en dürüst ve en tehlikeli cevaptı. Babam sıkıntılı, içinde binlerce hesap barındıran bir iç çekti. Kahve fincanını mermere bıraktığında çıkan ses, mutfakta idam fermanı gibi yankılandı. 


“O zaman… kendini bana ve koçlarına kanıtlaman gerekecek, Thomas.”


İçimden acı bir gülüş yükseldi. Zaten hayatım boyunca yaptığım şey bu değil miydi? “Koç Johnson’dan en ufak bir yumuşama, disiplinden tek bir taviz duyarsak; Mine ya da başka bir bahane hiç fark etmez, ilk uçak biletiyle geri dönersin. Anlaştık mı?”


Gözlerindeki meydan okuyan ifadeye baktım. Bu bir anlaşma değildi, bu bir ateşkes bile değildi. Bu, boynuma dolanan ve her an sıkılmaya hazır bir ilmekti ama o ilmeğin diğer ucunda Mine varsa, o ipi koparana kadar asılmaya razıydım.


“Anlaştık.”


Kelimem mutfağın boşluğunda soğuk bir yankı bıraktı. Babam, bu kararlı çıkışımdan etkilenmiş gibi görünmüyordu. Aksine, bakışlarında ‘boyundan büyük işlere kalkışıyorsun’ diyen o sinir bozucu, küçümseyici ifade vardı. Belki de haklıydı; belki de gerçekten boyumu aşan bir dalganın içinde sürükleniyordum. Ama söz konusu Mine olduğunda, boğulmayı bile göze alırdım. O her şeye değerdi.
“Tamam,” dedi sadece. Kahvesini dudaklarına götürdü. Sıcak sıvının boğazından aşağı inişini, o sarsılmaz disiplinini bozmayan büyük bir yudum alışını izledim. O an mutfaktaki saati kontrol etme ihtiyacıyla başımı çevirdim. Zaman, bir kum saati gibi sessizce tükeniyordu. Şafağın sökmesine, gökyüzünün o kasvetli lacivertinin yerini griye bırakmasına çok az kalmıştı. Burada, bu sorgu odasını andıran mutfakta çok fazla zaman harcamıştım. Kahretsin…


Babam kupasını tezgâha bıraktı ve gözlerimin içine bakarak “Şimdi uykun yoksa,” dedi. Sesi her zamankinden daha derin ve meraklı çıkıyordu. “Bana maçta yaptığın o... romantikliğin asıl nedenini anlatabilirsin. Neyi ispatlamaya çalışıyordun?”


“Ondan önce,” dedim, nefesimi tutarak. Kalbimin atışlarını babamın duymasından korkuyordum. “Uçak biletimi öne çeksek olur mu?”


“Öne mi?” Kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı. Bu, planlı hayatında pek yer olmayan bir kelimeydi.
“Yarın Türkiye’ye dönmek istiyorum.”
Konuştuğumuz her şey, az önceki o ağır anlaşma ve itiraflar sanki bir anda bir hiçmiş gibi buharlaşıp gitti. Babam, gitme arzumun altındaki asıl sebebe, yani Mine’ye olan özlemime değinmek yerine, duygulardan arındırılmış bir soru sordu. 


“Şükran Günü'ne kalmayacak mısın?”


Ah, doğru… Şükran Günü. Annemden sonra kalmayan aile birliği, hindi ve sahte gülümsemeler. Bunu aylar önce konuşmuştuk; daha Mine’nin hayatıma girmesiyle dünyamın ekseni kaymadan önce. Fakat şimdi, ona dürüstçe "Mine’siz bir saniye bile geçirmek istemiyorum" demek, sadece işleri daha büyük bir çıkmaza sürüklerdi. Bu yüzden yüzüme profesyonel bir maske takarak o beyaz yalana başvurdum.
“Koç Johnson’la konuştuk,” dedim, sesime otoriter bir ton katarak. “Türkiye’deki yaklaşan maçlar için takımla erkenden çalışmalara başlamam gerekiyormuş. Eksiklerimiz var.”
Babam, bu profesyonel gerekçeyi anladığını belli edercesine ağır ağır başını salladı. Spor ve başarı, onun dünyasında Şükran Günü'nden bile daha kutsaldı. “Tamam… O zaman sen odana çıkıp toparlanmaya başla. Ben bilet işini hallederim.”


“Saat-“
“Yarın Türkiye’ye tek bir uçuş var.”


Başımı tamam anlamında salladım. Teşekkür ettikten sonra arkamı döndüm. Tam mutfaktan çıkıyordum ki “Vedalaşmayacak mıyız?” diye sordu. Eşikte durdum ama babama doğru dönmedim. 


“Bu bir veda değil baba unuttun mu?” diye sordum. Aslında bu bir soru değildi. Sadece geçmişteki konuşmamıza bulunduğum ithaftı. Bu yüzden cevap vermesini beklemeden onu mutfakta bırakıp çıktım. Merdivenleri tırmanırken hissettiğim şey sadece yorgunluk değil, bir tür zaferdi. Babam bilet işini halledecekti; yani benim bu evden, bu baskıdan ve bu sahte mükemmellikten kaçış biletimi bizzat kendisi kesecekti.


Yukarıda Mine beni bekliyordu ve ben, güneş doğmadan önce ruhumu ait olduğu yere, o bembeyaz ve saf huzura geri götürmek için hazırdım. Tabi önce sessizce toplamam gereken eşyalarım vardı.

Yorumlar

Yorum Gönder