Şehadet Hürriyet için - 1. Bölüm
ERTUĞRUL
02:10 | Karadeniz Açıkları
Operasyon Kodu: Derin Gece
Zodiac botun tabanına çarpan Karadeniz’in o deli suyu, kemiklerime kadar işleyen bir soğuklukla kendini hatırlatıyordu ama bottaki altı adamdan hiçbirinde en ufak bir kıpırtı yoktu. Karbon takviyeli botun gövdesi her dalgada esniyor, altımızdaki dipsiz karanlık bizi yutmak ister gibi çalkalanıyordu. Yine de dışarıdan bakan biri için, zifiri karanlığın ortasında, denizin üstünde sürüklenen siyah bir gölge kümesinden farksızdık. İşte bu, SAT’ın gerçek kimliğiydi.
Görünmezlik.
Botun motoru minimum devirde, adeta hırıldayarak çalışıyordu. Çıkan o boğuk ses dalgaların gürültüsü arasında saniyeler içinde kaybolup gidiyordu. Sağımda oturan Hakan’ın omzunun benimkine değdiğini hissediyordum. Yıllardır omuz omuza çarpıştığım, ölümün kıyısından çekip aldığım adamın nefes alışverişindeki ritim, benimkiyle tamamen aynıydı. Göğüs kafeslerimiz aynı anda inip kalkıyordu. Bu ritimde korku yoktu, endişe yoktu; sadece avına kilitlenmiş bir yırtıcının, pusuya yatmış bir panterin o ölümcül, kontrollü sakinliği vardı.
Biz, cehennem haftasından sağ çıkarken birbirimizin ciğerini öğrenmiştik. Şimdi o ciğerler, aynı ölümcül amaç için hava soluyordu.
Yüzümüzdeki siyah kamuflaj boyalarının altından sızan ter damlaları, göz pınarlarımıza hücum eden tuzlu deniz suyuyla karışıp çenemizden neopren tulumlarımıza süzülüyordu. Kimse gözünü kırpmıyordu. Herkes, gece görüş gözlüklerinin ardındaki o fosforlu yeşil dünyada, dalgaların arasında bir kaybolup bir beliren o devasa demir yığınını izliyordu. Yeşil camın arkasındaki o dünya, her şeyi bir hayalet hikayesine çeviriyordu ama o geminin içindekiler fazlasıyla gerçekti.
Telsizden kulaklığıma sadece iki kere hafifçe vurulma sesi geldi: Tık. Tık.
Anlamı netti: Üst komuta merkezinden, Ankara’daki o sağır odadan son onay gelmişti. Jilet kesiği bir netlikti bu. Artık geri dönüş yoktu. O tık sesleri, bizi hukuktan, diplomasiden ve geride kalan dünyadan ayıran son bağın kopuşuydu. Artık sadece biz vardık ve tepemizde yükselen o paslı sac yığını.
O andan itibaren botun içindeki sessizlik, sanki katı bir maddeye dönüştü. Gözle görülebilir, elle tutulabilir, kurşun geçirmez bir havadaydı şimdi. Barut, ıslak neopren kumaş, makine yağı ve yaklaşan devasa gövdenin o paslı metal kokusu bu havaya karışıyor, boğazımızı yakıyordu. Her nefes, yaklaşan çatışmanın kokusuydu.
Sol elimi yavaşça kaldırıp öne doğru tek bir parmak hareketi yaptım. Konuşmaya, hatta bakışmaya bile gerek yoktu; tim her bir milimetrik el hareketimi, gözümün tek bir odağını ezbere bilirdi.
Silahların emniyetleri aynı saniyede, mekanik bir pürüzsüzlükle atış pozisyonuna getirildi. Tüfeklerin sürgü yataklarından yükselen o hafif, kuru metalik fısıltı, bottaki sessizliğin içindeki tek melodiydi.
En sevdiğim melodi…
Hedefimiz, uluslararası sularda yasa dışı silah ve istihbarat taşıyan, resmî kayıtlarda ‘hayalet’ olarak geçen ticari bir kargo gemisiyken, bizim için sınır ötesindeki birliklerimizin hayatını tehlikeye atacak lojistik planları taşıyan bir cehennem yuvasıydı. O kağıtlar, o koordinatlar o geminin köprü üstündeydi. Eğer o bilgiler sızarsa, haftalar sonra sınırın ötesindeki bir dağ başında kardeşlerimizin kanı dökülecekti. O kanı henüz akmadan durdurmak bizim görevimizdi.
Ya onları sağ salim ele geçirmeliydik ya da o planlarla birlikte bu gemiyi Karadeniz'in dibine gömmeliydik. Üçüncü bir ihtimal, bizim gibilerin lügatında hiç var olmamıştı. Başarısızlık bir seçenek değildi, çünkü bizim arkamızda bıraktığımız topraklarda başarısızlığın bedeli çok ağırdı.
Gemiye son elli metre kalmıştı. Dalgalar bizi sancak tarafına doğru insafsızca fırlatırken, motor tamamen susturuldu. Pervanenin son dönüşüyle birlikte hırıltı bitti. Artık sadece denizin insafına, Karadeniz'in vicdanına ve kendi kas gücümüze kalmıştık ve Karadeniz’in vicdanı olmadığını hepimiz bilirdik.
Kürekler senkronize bir şekilde suya gömüldü ama suyun yüzeyinde tek bir köpük, tek bir parıltı bile oluşmadı. Küreğin her çekilişinde sırt kaslarımızın gerildiğini, kalbimizin göğüs kafesimizi zorladığını hissediyorduk. Sessizliği bozacak en ufak bir çıtırtı, bir metal sürtüşmesi, hepimizin o karanlık suların dibini boylaması demekti. Üst güvertede devriye gezenlerin elindeki termal kameralar veya uyanık bir nöbetçi, bizi daha merdivene tırmanamadan suyun içinde avlayabilirdi. Başarısızlık, ölümden daha yakındı bize.
Zodiac'ın şişme gövdesi geminin paslı, yosun tutmuş sacına sessizce yaslandığında, o devasa metal duvarın gölgesi karabasan gibi üzerimize çöktü. Geminin devasa motorlarının yarattığı o derinden gelen titreşim, botun içinden geçip ayak tabanlarımızdan göğsümüze kadar ulaşıyordu. Yukarıda, o paslı sacların ardında ölümcül bir sessizlik vardı; aşağıda ise patlamaya hazır altı canlı bomba.
Elimi fırlatma kancasının tetiğine götürdüm. Gazlı sistemle çalışan fırlatıcıyı yukarıya, zifiri karanlığın içindeki küpeşteye doğru hizaladım. Namlunun ucundan çıkacak basınçlı havanın sesi bile bir riskti.
Korkunun bizi terk ettiği ana gelmiştik. Derin bir nefes aldım, ciğerlerimi Karadeniz'in tuzuyla doldurdum ve tetiğe bastım.
Tık.
Kancanın geminin küpeştesine oturduğu o an, bottaki o gergin sessizlik yerini kusursuz bir mekanizmanın çarkları gibi işleyen bir harekete bıraktı. Kancanın ucundaki özel kauçuk kaplama, metalin metale çarpma sesini neredeyse tamamen yutmuştu. Yine de yukarıdaki nöbetçinin bunu duyup duymadığını bilmenin hiçbir yolu yoktu.
İlk olarak ben tırmandım. Karbon fiber merdivenin her basamağında bacaklarımdaki kasların gerildiğini, altımdaki hırçın denizin beni aşağı çekmek için son bir gayretle bota çarptığını hissediyordum ama zihnim o dalgalardan çok daha hırçındı.
Sırtımdaki mühimmat yeleği, göğsüme asılı tüfeğim ve belimdeki teçhizatla birlikte her basamak, yerçekimine karşı verilmiş sessiz bir savaştı. Yukarı doğru tırmandıkça geminin köpüren suları altımda küçülüyor, zifiri karanlık beni daha çok sarmalıyordu.
Merdivenin son basamağına geldiğimde durdum. Sol elimle küpeştenin soğuk demirini kavradım. Silahımın namlusunu yavaşça küpeştenin üzerinden uzatıp sağı ve solu taradım. Gece görüş gözlüğümün yeşil ekranında her şey netti: Paslı variller, devasa konteynerlerin yarattığı kör noktalar ve geminin kıç tarafına doğru uzanan boş koridor. Ortam temiz görünüyordu ama bu sadece bir illüzyon olabilirdi.
Güvenemezdik.
Kendimi tek bir hamlede yukarı çekip güvertenin ıslak zeminine bıraktım. Tüfeğimin namlusu sürekli hareket halindeydi. Gözümün gördüğü her gölgeyi tehdit olarak algılıyordu. Arkamdan Hakan’ın ve ardından diğer çocukların güverteye ayak basma sesini bile duymadım; o kadar sessizdiler. Altı gölge, kargo konteynerlerinin yarattığı devasa karanlık koridorlardan birine süzüldük. Paslı saçların ve devasa çelik blokların arasında rüzgâr adeta ıslık çalıyor, bizi saklayan bir zırha dönüşüyordu.
Tam o sırada, geminin kaptan köşkü yönünden gelen bir ayak sesi sessizliği bıçak gibi kesti.
Ağır metal botların güverteye vuran o ritmik, umursamaz sesi yaklaşarak bize doğru geliyordu. Tim tek bir el işaretimle anında ikiye ayrılıp konteynerlerin gölgesine sindi. Sırtımı soğuk metale yasladım, nefesimi tuttum. Kalbimizin ritmini yavaşlatmak, aldığımız eğitimin ilk kuralıydı. O an göğüs kafesime vuran sesini sadece siz duyabilirdiniz. Başkası duyarsa… ölürdünüz.
Köşeden uzun boylu, üzerinde hırpani bir mont olan ve omzuna gevşekçe tüfek asmış bir nöbetçi belirdi. Elindeki fenerin ışığı, saklandığımız konteynerin hemen önündeki zemini yalayıp geçti; ışık demeti botumun ucundan sadece birkaç santim uzağa düşmüştü. Adam tamamen dikkatsizdi. Rüzgâra karşı avuç içini siper ederek bir sigara yakmaya çalışıyordu. Karadeniz'in ortasında, radarın bile görmediği bu hayalet gemide birilerinin onları basabileceğine ihtimal dahi vermiyor olmalıydı.
En büyük hatası da buydu ve bir SAT komandosu timi ile karşılaştığı için bu hayattaki son hatası da bu olacaktı.
Hakan’la göz göze geldik. Gece görüş gözlüğünün arkasındaki yeşil parıltıdan ne yapacağımı, kafamda kurduğum o nanosaniyelik planı anında anladı. Silahımı omzuma astım ve bacağımdaki kılıftan komando bıçağımı çektim. Siyah titanyum kaplamalı çelik, gecenin zifiri karanlığında tek bir ışık bile yansıtmadı. Adeta karanlığın içinden kopan bir parça gibiydi.
Adam çakmağı çaktığı, küçük sarı alevin yüzünü ve gözlerindeki o boş ifadeyi aydınlattığı o mikro saniyede arkasındaydım. Bir hayalet gibi, rüzgârdan bile daha sessiz…
Sol elimle ağzını ve burnunu öyle bir güçle geriye doğru çektim ki çene kemiğinin çıtırtısını avcumda hissettim; çığlık atacak nefesi bile kalmadı. Aynı anda sağ elimdeki çelik, gırtlağı ile köprücük kemiğinin arasındaki o yumuşak dokuyu, şah damarının tam üzerini buldu. Sadece boğuk, ıslak bir hırıltı ve ardından vücudunun bütün direncinin saniyeler içinde tükenişi… Dizlerinin bağı çözülürken, hayatın o göz kapaklarının arkasından kayıp gidişini izledim.
Adamı yavaşça, metale çarpıp ses çıkarmayacak şekilde yere indirdim. Silahını kayıp düşmeden havada yakalayıp kenara koydum.
İlk kan dökülmüştü.
Sol elimle havada küçük bir daire çizip iki parmağımı aşağı doğru uzattım: Mevzi al ve bekle. Tim anında birer gölge gibi konteyner gölgelerine dağılıp çevre emniyetini aldı. Namlular her bir kör noktaya kilitlenmişti. Sırtımı tekrar soğuk metale yaslararken sol bileğimdeki saatin fosforlu kadranını kontrol ettim: 02:18. Plana sadık gidiyorduk. Fakat zaman, aleyhimize işlemeye meyilli bir saatli bombaydı. Her an elimizde patlayabilirdi.
Kulağımın içindeki özel mikrofonu aktif etmek için boğazımdaki laringofona hafifçe dokundum. Bu telsizler, dudaklarımı bile kıpırdatmadan, sadece ses tellerimin yarattığı o milimetrik titreşimlerle sesimi karşı tarafa pürüzsüzce iletiyordu. Dışarıya hiçbir ses sızmıyordu.
"Kılavuz elendi. Güverte temiz," diye fısıldadım. Sesim, rüzgârın uğultusu arasında bir nefes kadar hafifti.
Telsiz kulaklığından iki kısa cızırtı geldi. Makine dairesine alt kattaki lombozlardan, o buz gibi suların içinden sızmaya çalışan B Timi’nin komutanı, devre arkadaşım Üsteğmen Sinan’ın sesi kulaklığımda yankılandı.
"Anlaşıldı Ertuğrul. B Timi makine dairesi girişinde. İki silahlı unsur tespit edildi, bypass ediliyor."
Saniyeler süren ölümcül bir sessizlik oldu. Zaman o dar koridorlarda adeta dondu. Ardından telsizden sadece benim anlayabileceğim o hafif, ritmik metalik ses geldi: Tık. Tık. Bu, Sinan’ın "Engeller sessizce temizlendi, makine dairesi kontrol altında, namlular hedefe çevrildi" deme şekliydi. Gemiyi yürüten o devasa kalbi susturmuştuk. Artık isteseler de kaçamazlardı. Yani artık her biri bu yüzen tabutun içinde kısılıp kalmışlardı.
Şimdi sıra bizdeydi. Kaptan köşküne, yani bu yasa dışı karanlık ağın beynine çökme zamanı gelmişti.
“Anlaşıldı Sinan, motorları durdurmak için emrimi bekle," dedim ve bizim çocuklara döndüm. “Hakan, Ahmet, benimle geliyorsunuz. Köprü üstüne çıkıyoruz. Yunus, sen Durmuş ve Kerim’le beraber kıç tarafını tutun, arkamızı temizleyin. Kimsenin yukarıya yardıma gelmediğinden emin olun.”
Telsizden son bir komut daha geldi, bu kez ana karargâhtan, bizi uydudan ve termal kameralardan saniye saniye takip eden o sağır odadaki harekât merkezindendi.
“Işık-1, hedef unsurların köprü üstünde evrak imha etme riski var. İstihbarat hareketlilik tespit etti. Baskını hızlandırın. Süreniz daralıyor.”
“Anlaşıldı, Işık-1 çıkış yapıyor.”
Telsizi kapattım. Artık gizlenme süresi bitmişti. Namluların konuşma vaktiydi. Tüfeğimin namlusunu köprü üstüne çıkan dik, dar ve paslı metal merdivenlere doğru çevirdim. Adımlarım bir kedininki kadar hafif ama avına yaklaşan bir çitanınki kadar ölümcüldü. Merdivenin sonundaki o ağır çelik kapının arkasında bizi neyin beklediğini çok iyi biliyordum: Köşeye sıkışmış, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ağır silahlı adamlar ve bu operasyonun, belki de vatanın kaderini belirleyecek olan o gizli belgeler.
Hakan arkamda yerini alıp omzuma hafifçe vurdu. İki kısa dokunuş “Hazırım, arkandayım,” demekti.
Merdivenleri üçer üçer, ses çıkarmadan tırmandık. O ağır çelik kapının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan o mazot ve deniz kokusunu son kez içime çektim. Buraya kadar gölge gibi gelmiştik, buraya kadar bir fısıltıydık ama buradan sonrası artık sessiz sızma değil, tam anlamıyla taş üstünde taş bırakmayacak bir cehennem fırtınası olacaktı.
Kapının koluna sol elimi attım, sağ elimle tüfeğimin kabzasını adeta etimle kemiğim birleşmiş gibi kavradım. Göz ucuyla Hakan’a ve Ahmet’e baktım; ikisi de namlusunu kapının açılacağı o kör açıya sabitlemiş, gerilmiş bir yay gibi tetiğe kilitlenmişlerdi.
Şimdi, fırtına olma zamanıydı.
Kapıyı tek bir hamlede, bacaklarımdaki ve omuzlarımdaki bütün gücü tek bir noktada toplayarak dışarıya doğru fırlattım. Ağır çelik kapı arkasındaki duvara muazzam bir gürültüyle, adeta bir bomba etkisiyle çarptı. İçerideki loş, kırmızı acil durum aydınlatmasıyla yıkanan köprüüstünde bir anlık zaman bükülmesi yaşandı. Algılarım o kadar açılmıştı ki, her şey kare kare, yavaş çekimde akmaya başladı. Havada uçuşan toz zerrelerini, adamların büyüyen göz bebeklerini görüyordum.
Kaptan köşkünde dört adam vardı. Biri telsiz masasına abanmış, elindeki cihazla çılgın gibi bağırıyor, telsizin mandalından sızan cızırtı rüzgâra karışıyordu. Diğer ikisi masanın üzerindeki harita ve evrakları aceleyle yeşil bir çuvala tıkıştırmaya çalışıyor, kağıtları yırtarcasına çuvala tepiyordu. Dördüncüsü ise kapıya en yakın olanıydı; kapının kırılırcasına açılmasıyla şoka girse de tehlikeyi ilk sezen o oldu. Refleksle belindeki kılıfa uzandı ve elindeki silahın namlusunu bana doğru çevirmeye davrandı.
Unuttuğu, belki de hesaba katamadığı şey, karşılarındaki adamların cehennem haftasında çelikleşmiş refleksleriyle aşık atamayacağıydı. Bizim için saniyeler, hayatta kalmak için geniş bir zamandı.
Zaman benim için tamamen yavaşladı. Kalbimin tek bir atışı arasında, tüfeğimin holosight nişangahındaki o kırmızı nokta adamın göğüs kafesine, tam iman tahtasına oturdu. O an, tetiğe iki kez, milimetrik bir pürüzsüzlükle ezerek bastım. Dut-dut. Susturucunun boğuk, metalik fısıltısı köprüüstünün dar ve basık tavanında yankılandı. İki adet 5.56 mm'lik çelik çekirdek, adamın taktik yeleğini delip göğsünde kusursuz iki delik açtı. Adam daha silahının emniyet mandalını bile aşağı indiremeden, arkasındaki harita masasının üzerine, cansız bir külçe gibi yığıldı. Masanın üzerindeki pirinç pusula ve seyir defteri, adamın göğsünden fışkıran sıcak kanla boyandı.
“Baskın! Baskın!” diye bağırdı evrakları çuvala tepmeye çalışan adam. Ama çığlığı yarım kaldı. Sesi, akciğerlerine hücum eden o saf panikle boğazında düğümlendi, hırıltıya dönüştü.
Hakan yanımdan bir fırtına gibi, o ölümcül kör açıyı kapatarak içeri süzüldü. Sol tarafa doğru mükemmel bir taktiksel dönüşle katlanırken, gövdesini silahına sabitlemişti. Telsizle limana haber vermeye çalışan adamın elindeki telsizi ve hemen ardından omzunu tek bir hassas, jilet kesiği atışla indirdi. Kemik kırılma sesi ve parçalanan plastik telsizin parçaları havada uçuşurken, adam acı bir feryatla fırlatılmış gibi yere kapaklandı. Sol eliyle omzunu bastırmaya çalışırken kan parmaklarının arasından fışkırıyordu.
“Silahı bırak! Yere yat! Kımıldama!” diye kükredim. Sesim köprüüstündeki kalın camları titretecek, fırtınanın sesini bastıracak kadar sert ve tavizsizdi.
Kalan son iki adam, o çuvalın başındakilerdi; kağıtları ne pahasına olursa olsun imha etmeye, arkalarında iz bırakmamaya programlanmış kölelerdi. Biri panikle masanın altındaki gizli bölmeden çektiği tabancayı bana doğrultmak için son bir gayretle hamle yaptı. Doğru açıyı bulmasına, parmağını tetiğe takıp ezmesine fırsat vermeden hızla ileri fırladım. Aramızdaki mesafeyi tek bir büyük adımla sıfırladım. Tüfeğimin namlusunu sert, kırbaç gibi bir açıyla onun tabancasına vurup silahı elinden boşa düşürdüm; metal tabanca zeminde kayarak köşeye fırladı. Hemen ardından duraksamadan, gövdemin tüm ağırlığını arkama alarak tüfeğimin çelik dipçiğini tam çenesinin ortasına patlattım.
Kuru ve tok bir kemik kırılma sesi, dışarıdaki hırçın dalgaların ve rüzgârın uğultusuna karıştı. Adamın gözleri anında geriye kaçtı, çenesi yana doğru kaydı ve bilincini tamamen kaybederek ağır bir un çuvalı gibi zemine serildi.
Ahmet, elinde evraklarla kalan son adamı çoktan dizlerinin üzerine çöktürmüştü. Kaçmasına ya da hamle yapmasına izin vermeden, ağır postalının tabanıyla adamın sırtına sertçe basarak onu yere sabitlemiş, tüfeğinin sıcak namlusunu adamın ensesine dayamıştı. Adam korkudan zangır zangır titriyor, altındaki zemine yayılan taze kan gölüne bakarak nefes almaya çalışıyordu. Gözlerinde ölümün soğukluğu vardı.
Bütün bu cehennem topu, o ilk çelik kapının duvara çarpma sesinden itibaren kronometrede sadece ve sadece altı saniye sürmüştü. Aylarca dökülen o acı terlerin, uykusuz gecelerin ve kusursuz eğitimin karşılığı tam olarak buydu: Altı saniyede mutlak, ezici bir hakimiyet.
Kaptan köşkü artık tamamen bizim kontrolümüze geçmişti. Havada barut gazı ve kan kokusu solunuyordu. Yerler, susturucudan dökülen sıcak kovanlar, taze kan göletleri ve aceleyle yırtılmış, yangın tozuna bulanmış yarım kalmış evraklarla doluydu. Fırtına dinmişti ama arkasında bıraktığı enkaz tam karşımızda duruyordu.
Hemen laringofona dokundum. Göğsüm körük gibi inip kalkıyordu ama telsize nefes sesimi vermemek için kendimi zorlamıştım; sesimi tamamen stabil tutarak konuştum.
“Işık-1 konuşuyor. Köprüüstü kontrol altında. Üç unsur etkisiz, bir unsur sağ olarak ele geçirildi. Evraklar emniyette."
Karargâhtan, Ankara’nın o derin dehlizlerinden gelen ses bu kez derin bir nefesle, rahatlamış olarak yankılandı.
“Anlaşıldı Işık-1. Harika iş, timin ellerine sağlık. B Timi, motorları stop edin. Gemiyi tamamen kilitleyin. Destek ve tahliye unsurları yolda, yirmi dakika içinde sıcak bölgedesiniz.”
Telsiz onayını aldıktan sonra yerdeki o yeşil, askeri tip branda çuvala gözüm kaydı. Adamların baskın anında panikle hemen yandaki kimyasal yangın tüpüyle yakmaya çalıştığı, beyaz kuru tozun altında kalan ama tamamen yok edemedikleri o belgelerin üstündeki el yazısı notlar dikkatimi çekti. Çuvalın ağzından sarkan, kenarları hafifçe kavrulmuş bir harita parçasının üzerinde büyük, kan kırmızısı harflerle basılmış yabancı bir istihbarat örgütünün lojistik logosu ve hemen altında hoyratça, aceleyle el yazısıyla düşülmüş koordinatlar duruyordu.
Gözlerim o koordinatlara odaklandığında, az önce kemiklerime kadar işleyen Karadeniz'in o deli ve soğuk suyundan çok daha sert, çok daha derin bir üşüme hissettim. Göğüs kafesimin tam ortasına kurşun gibi ağır, karanlık bir his kapladı.
Bu tahmin ettiğimiz gibi sıradan bir silah kaçakçılığı ya da terör örgütlerine giden rutin bir lojistik gemisi değildi. Karşımızdaki tezgâh çok daha büyük, çok daha organizeydi. Dizlerimin üzerine çöküp kafamı yaklaştırdım; yangın söndürme tozunu elimle hafifçe sıyırarak haritanın üstündeki askeri topografik çizgileri, yükselti eğrilerini inceledim. Nabzımın kulaklarımda bir balyoz gibi vurduğunu duyabiliyordum. Gördüğüm yer, bizim doğu sınır hattımızın tam kalbiydi. Yıllarca ter döktüğümüz, her bir kayasını ezbere bildiğimiz o yalçın dağlardı.
Bu belgeler; sınır hattımızdaki ana üssümüze, şu an bu saatte orada nöbet tutan, uyuyan, vatanı bekleyen yüzlerce kardeşimizin görev yaptığı o çelikten kaleye yapılacak, eş zamanlı ve çok dalgalı büyük bir baskının, hain bir imha saldırısının eksiksiz harekât planıydı. Sızma rotaları, ağır silah mevzileri, havan atış koordinatları... Adamlar saldırı dakikasına, termal kameraların kör noktalarına kadar her şeyi, en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Eğer bu gemi bu gece buraya ulaşsa, o telsiz koordinatları ve şifreli dijital veriler karşı tarafa çözülseydi, haftalar sonra o dağ başında kelimenin tam anlamıyla bir cehennem kopacaktı. Onlarca ananın evine kor ateşler düşecekti.
Kafamı yavaşça kaldırıp Hakan’a baktım. O da gece görüş gözlüğünü yukarı kaydırmış, köprüüstünün o loş, kan kırmızısı acil durum ışığı altında çıplak gözleriyle o uğursuz haritaya, belgelere bakıyordu. Yüzündeki siyah kamuflaj boyasının altından sızan ter damlaları, şokla ve öfkeyle açılmış gözlerinin kenarından akıp çenesine süzülüyordu. Yumruklarını öyle bir sıkmıştı ki, tüfeğinin el kundağındaki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
"Komutanım..." dedi Hakan. Sesi, boğazındaki o kuruluk ve genzini yakan barut kokusu yüzünden kısılarak çıkmıştı. "Bu şerefsizler buraya sadece lojistik sağlamıyor... Bu gemi, doğrudan fitili ateşleyecek olan yer. Eğer bu gece buraya çökmeseydik... Eğer Ankara o iki dakika gecikseydi..."
Cümlesini tamamlayamadı. Dudakları titredi ama hiçbir ses duyulmadı. Konuşmasına gerek de yoktu zaten. İkimiz de arkada bıraktığımız o topraklarda, o dağlarda ödenmesi muhtemel bedelin büyüklüğünü, giden canların ağırlığını çok iyi biliyorduk. O üssün düşmesi demek, sınırın delinmesi demekti.
Derin, ciğerlerimi yakan bir nefes alırken sol elimi Hakan'ın omzuna koydum ve dostumu sakinleştirmek istercesine sıkıca bastırdım. "Biz buradayız Hakan," dedim, sesimdeki o soğuk ve kararlı tona ben bile şaşırarak.
"Biz ve bizim gibi Vatan aşkıyla nefes alan hiçbir yiğit buna izin vermeyecektir.”
Bakışlarımı tekrar o kanlı haritaya, hainlerin el yazısıyla çizdiği ölüm planlarına çevirdim. Operasyon başarılı bir şekilde bitmişti. Üstümüzdeki o görünmezlik pelerini, SAT’ın o efsanevi gizliliği görevini kusursuzca yapmıştı. Gemiyi sessizce teslim almış, beynini dağıtmıştık. Ama haritadaki o koordinatlar ve masanın üzerinde duran kriptolu cihazlar bize çok net, jilet kesiği bir gerçeği fısıldıyordu: Asıl büyük savaş bitmemişti. Aksine, her an, her saniye yaşanabilirdi.
Kafamı kaldırıp köprüüstünün camından dışarıya, Karadeniz'in o zifiri karanlığına, hırçın dalgalarına baktım. Deniz ne kadar deli olursa olsun, içimizdeki öfkenin yanında süt liman kalırdı. Bu tim, bu altı adam, karanlık sulardan sızan bu sırları ve o dağlardaki kardeşlerimizin canına kasteden o hain planları yapanların her birini, kendi kazdıkları o karanlık kuyulara gömüp orayı onlara mezar haline getirene kadar durmayacaktı.
Hemen geldiiiik 🫡🫡🫡
YanıtlaSilSen çağrırsında ben gelmemi "ayşegül"
YanıtlaSilAyyy operasyon sahnesine bayılmam peki 🫠🫠🫠
YanıtlaSilErtuğrul abiyle de tanıştık bakalım 🙈❤️ devamında bizi neler bekliyor 🤭
YanıtlaSilÖnce bismillah 😍 devamını bekliyoruz efenim
YanıtlaSilTubu yeni bölüm ne zaman ben doymadım bu bölüme
YanıtlaSilOperasyon sahnelerini okurken sanki bende ordaymışım gibi geriliyorum heyecanlanıyorum bunun gibi duyguların okuyucuya geçmesi çok güzel
YanıtlaSil