Yüzbaşı ve Başsavcı - 10. Bölüm

 OLCAY

“Olcay.”

Askeri üniformanın haricinde tanımakta zorlandığım kadının karşısında hazır ola geçerken “İyi akşamlar komutanım,” dedim. “Geciktiğim için kusura bakmayın.” Şule Binbaşı karşısındaki sandalyeye oturmamı işaret etti. “Gecikmen sorun değil ama sivil hayatta aramıza rütbeleri sokarsan kusuruna bakarım.” Yerime otururken “Emredersi-“ diyordum ki bir bakışla kelimeleri ağzıma tıktı. Masadaki yerimi alırken gözlerim yeniden başsavcıya kaydı. Çantasını düzeltiyordu ve bakışlarını bizden esirgemiyordu. Harika! Sanki bunun eksikliğini yaşıyormuşum gibi bir tek yemek yerken izlenmediğim kalmıştı.

“Bir sorun mu var?”

Şule başını omzunun üzerinden baktığım yöne doğru çevirdi. Neyse ki başsavcı önüne dönmüştü. Yanındakiler kimdi? Elini sıktığı adam kesinlikle baş çavuşluktan çıkma astsubaydı. Her hareketi onu ele veriyordu. Bu kadının tanıdığı tek asker belli ki ben değildim ya da beni araştırmak için tümendeki tüm askerlerle irtibat haline geçeceğinin ön gösterimiydi. Merakla bu anlamsız bulduğum sahneyi izlerken farkında olmadan ceketimin kolunu çekiştirmeye başlamıştım.

“Olcay?”

Şule’nin sesindeki belirsiz ton merakındandı. Bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde “Sanırım masadakilerden pek hoşlanmıyorsun,” dedi. Soru gibi yönelttiği cümlesi aslında salt bir yargıydı. Neden böyle bir çıkarım yaptığını soracağım sırada işaret parmağını yüzünün etrafında bir tur döndürdü. O söyleyene kadar yüzümdeki ifadenin kaskatı, katıksız bir nefretle dolu olduğunu fark etmemiştim. Kendimi yabancı birine bu derece ele verdiğim için daha da öfkelendim.

“Yalnızca birinden.”

“Erkekten mi yoksa kadınlardan mı?”

“Önemi var mı?” diye sorduğumda gülümsedi. Gizli şifreler barındıran bu minik tebessümüyle “Olmasa sormazdım değil mi?” diye sordu. Tam cevap verecekken masanın yanında bir adam belirdi. Siparişlerimizi almak için gelen garsonla konuşmamıza kısa bir ara verdik. Garson menüde olanları sayarken izleniyormuş hissi bedenimi karıncalandırdı ve kendimi başsavcının masasına, daha doğrusu kısık gözlerle beni inceleyen adama bakarken buldum. Bana bu kadar dikkatle bakmasını gerektirecek ne konuşmuşlardı ki hakkımda? Kulağımın dibindeki sesler bir anda kesildi. Yanımızdan ayrılan garsonun arkasından bakakaldım. Henüz siparişimi vermediğim için bu uzaklaşma yersiz geldi.

“Sanırım karşısında kimse olmayan kadınla bir sorunun var.”

Yaptığı tespitle dikkatimi üzerine çeken Şule’ye “Yoktu ama sanırım artık olacak,” dedim. “Nereden anladınız?” Hafifçe omzu silkti. “Kadın hisleri diyelim.” Gülümsedim ama bu tamamen yakalanmanın verdiği sinirden kaynaklı bir öfke perdesiydi. 

“Kadın hisleriniz kim olduğu hakkında da size bilgi verdi mi?”

Kollarını göğsünün üzerinde bağlarken “Belki,” dedi. “Ama emin değilim. Sen anlatmak ister misin?” Bu işte berabersek, başımızdaki tüm belaları bilmeye hakkı vardı.

“Komutanımız bahsetti mi bilmiyorum ama peşimde bir başsavcı var.” 

Lafa direk girmem hoşuna gitmişti. Bildiğini belli eden bir hareketin ardından “Ve arkamızdaki kadın o başsavcı,” diye benim cümlemi tamamladı. Birkaç saniyelik boşluk, afallamam için yeterliydi. Bunu da kadın hisleri mi fısıldamıştı yoksa en baştan beri biliyor muydu? Belki bu masaya da özellikle oturmuştu. Konuşmalarımızın başsavcı tarafından duyulmasına yardım ve yataklık yapacaktı belki de. Genel Kurmay Başkanı’nın ‘Kimseye güvenemeyiz’ sözü zihnimde yankılandı. O zaman neden şu anda bu kadının masasında oturuyordum.

Ve bu kadına ne kadar güvenebilirdim?

“Dile gelmeyen sorular insanı yorar.”

Konuşma tarzındaki keskinlik ve buna tam zıt bir şekilde çıkan sakin sesi rahatsız ediciydi. Bunu belli etmemeye çalışmak ve karşımdakinin bir kadın, üstelik komutan olduğunu kendime sürekli hatırlatmaya çalışmak daha da rahatsız ediyordu. Şule, oturuşunu dikleştirerek dirseklerini masaya yerleştirdi. Bir elinin parmakları diğerininkine karşılıklı dokundururken “Tanışmak için buradayız. Neyi merak ediyorsan sorabilirsin,” dedi. Bana sunduğu açık çeki geri çevirmeyecektim.

“Neden siz?”

Gülümsedi. “Aynı soruyu ilk benim sana sormam gerekiyor.” Soruya soruyla cevap verilmesinden nefret ettiğim bir şey daha varsa aldığım cevapların kafamın içinde yeni sorulara dönüşmesiydi. “Böylesi önemli bir görev için neden seni seçtiler? Üstelik rütben bile yetersizmiş.” Bunu aşağılamak adına söylememişti. Fakat az önceki düşüncelerimi doğrular nitelikte yaklaşması rahatsızlığın boyutunu arttırmıştı. Bunu belli etmemek adına nazikçe boğazımı temizledim.

“Öyle uygun görüldü.”

“Benim içinde öyle uygun görüldü.”

Reste rest tarzı her ne kadar hoşuma gitse de anlaşmamızı zorlaştırıyordu. Yemeklerin servisi için yanımıza gelen iki garsona gözlerimi çevirdim. Mezeleri önümüze dizdikten sonra karışık etlerle dolu tabağı önüme yerleştirdi. Sipariş etmeyi düşündüğüm ama dillendirmediğim yemeğe kısa bir bakış attıktan sonra gözlerimi Şule’nın tabağına çevirdim. Izgara tavuk, biraz yeşillik ve pilav. 

“Doğru tahmin etmiş miyim?”

Garsonların servis yaptığı süre boyunca aramıza konuşulmamış kelimelerle dolan sessizliği bozan kadın “Umarım kızmamışsındır,” dedi. “Sen de tam bir etçil insan tipi var.” Yakıştırdığı benzetme yüzüme sahici bir tebessüm yerleştirirken “Nasıl oluyormuş etçil insan tipi?” diye sordum. Kinayeli bir tebessümle kısa bir göz kırptı. “Bu da başka bir sohbetin konusu olsun.” Çatal ve bıçağını eline alıp nazikçe tavuk etini kesmeye başladı. Yemek adap kurallarına hakimdi ve bu genel olarak sürekli dağda, operasyonda olan bir askerden beklenmeyecek bir incelikti. Kesinlikle soylu bir ailesi olmalıydı. Neden asker olmak istemişti acaba?

“Şimdi asıl konumuza dönelim,” derken kısa bir bakış attı. “Ama lütfen sende yemeğine başla ki başsavcının dikkatini çekmeyelim.” Haklıydı. Put gibi durmuş karşımdaki kadının her hareketini inceliyordum. Dikkat çekmek önemli değildi. Fakat yayılacak dedikodulara şu süreçte hiç gerek yoktu. 

“İstersen ilk olarak ben merak ettiklerimi sorayım.”

Odağımı kendi üzerine çekmesini kolaylıkla beceren kadın hala dokunmadığım tabağımı işaret etti. “Etin soğukken tadı çıkmaz.” Gülümsedim. “Haklısınız. Bir etçil olarak bunu nasıl unuttum anlamıyorum.” Az önceki yakıştırmasına dokunduğum imayla gülümsedi. “Hatırlatmak bizim işimiz,” diyerek göz kırpması aramızdaki özel bir şakanın tadını çıkarır gibiydi. Çatal ve bıçağımı elime alırken “Ne bilmek istiyorsunuz?” diye sordum ve tabağımdaki köftelerden birini kesmeye başladım.

“Bana operasyonun detaylarından bahseder misiniz?”

Tek kaşım havalanırken “Bilmediğinizi söylemeyin bana,” dedim. Kadın hisleri ya da her ne boksa, her şeyden bilgisi olan birinin gireceği işi de önceden araştırmış olması gerekiyordu.

“Senden de dinlemek isterim.” 

Belli ki bildiklerinin doğruluğunu teyit etmek istiyordu. “Kuzey Iraktaki kamplarına kaçmadan önce sınırlarımızda yakalamamız gereken bir grup var,” diye başladığım cümleye sıradan ama yine de ilgili gibi görünen bir bakış attı. Ağzındaki lokmasını bitirmek için suyundan destek aldı ve “Her zaman vardır,” diye karşılık verdi. 

“Bu seferki operasyonu bu kadar önemli kılan ne?”

“Ele başlarının,” derken elimdeki çatal ve bıçağı o kadar sıkı tuttum ki eklem yerlerim kireç gibi bembeyaz kesildi. “Yıllar sonra sınırlarımız içinde olduğunun haberini aldık geçen ay.” Beni ciddiyetle dinleyen kadın sanki kafasının içinde bir şeyler hesaplıyordu. 

“Bu yüzden sana zamanından önce, sınava bile girmediğin halde Kurmaylık rütbesi verildi.”

Son zamanlarda bu konuşmayı fazlasıyla yaptığım için düşünmeden “Yönetmeliğimizde böyle bir açık var,” dedim. “Komutanımız böyle uygun gördü,” diye ekleyerek Genel Kurmay Başkanı’nın emrinin altını çizdim. 

“Eminim görmüştür,” derken ki iması dikkatimden kaçmadı. “Yoksa siz yetkiniz olmadığı yerde rahatça at koşturabilmek için ne bu rütbeyi ne de bu görevi istememişsinizdir.” Tahminlerindeki nokta atışıyla hafifçe kaşlarım çatıldı. 

“Ya da intikam için.” 

Tabağımdaki etleri kesen ellerim bir anlığına hareket etmeyi kesti. Karşımdaki sorgu meleğine bakmak yerine sadece bıçağın üzerinde kalan etin yağına odaklandım. Onun bu görüşüne dair evet demek istiyordum ancak içimden bir ses buna itiraz ediyordu. Mantıklı tarafım bocalıyor ama teslim olmuyordu.

“Herkül babanın şehit olmasına neden olan militandı, değil mi?”

Sorusunu alçacık ve iddialı bir şekilde sorması, tenimde buz gibi bir rüzgâr estirdi. Bu kadar detaya hâkim olması rahatsız ediciydi. Bu konuşma tanışma değil de biraz sorgulanmaya dönüyordu sanki. Birde benden dinlemek istediğini söylerken aslında içimdekileri itiraf etmemi bekliyordu. 

“Bak Olcay. Açık konuşacağım,” derken elindeki çatal ve bıçağı nazikçe tabağının iki yanına bıraktı. “Eğer bu sadece bir intikam meselesiyse, bu görevin iptalini isteyeceğim. Çünkü bu sadece seni değil, beni ve adamlarımı da tehlikeye atar. İntikam almak isteyen insan gözü kara olur. Plansız olur. Hesapsız olur ve ben seni gördüğüm ilk dakikadan itibaren böyle bir adam olduğunu düşünüyorum.” Şimdi bende onun gibi elimdekileri tabağın kenarına yerleştirdim ve masanın üzerinden ona biraz daha yaklaştım. 

“Demek ki ön yargılısınız ve operasyon için asıl sorun bu bence.”

Sesini sadece benim duyabileceğim bir seviyeye çekti. “Bir bordu bereli olarak,” derken etrafına bakındı. Bu bilgi kendi içimizde bile dillendirilmeyen gizlilikteydi. Bordo bereliler, hayalet asker olarak anılırdı. Öyle her yerde karşınıza çıkacak cinsten bir askerlik değildi bizimki. Gözükmeyen, sesini duyurtmayan ama iliklerine kadar varlığını hissettiren bir görevdi. Sivil hayatta görevimiz, kışla içerisinde gerçek isimlerimiz çoğu zaman bilinmezdi. Eğer bir kişi, bu iki detayı da biliyorsa ya üst rütbeliydi ya da ölüydü. 

“Dağ ve Komando Taburunun başına geçmenizin nasıl karşılanmasını bekliyorsunuz?”

“Ben geçmedim. Geçirildim Binbaşım. Ayrıca benim gibi örnekler TSK’da mevcut.”

“Çok nadir ve hepsi de dikkat çekti.”

“Bizim de istediğimiz buydu.”

Atışma halindeki konuşmamızı sıkıntılı bir nefesle böldü. “İsteğiniz soruşturma geçirmek mi?” diye sorduğunda konuyu bir şekilde başsavcıya getireceğini anladım. Tabi ki istediğim bu değildi ama olması gerekiyorsa da bana engel sayılmazdı. “Bu durum da operasyonu tehlikeye atmaz mı?” Düşüncelerimi hissetmişçesine konuşan kadına baktım. Atmazdı. Hiçbir gücün buna yeteceğini sanmıyordum.

“Başında siz olmazsanız ne olacak hiç düşündünüz mü?”

O ana kadar düşündüğüm bir ihtimal farklı bir pencereden önüme açıldı. Başımda bir başsavcı vardı ve açığımı aramak için her yerde önüme çıkıyordu. Genel Kurmay Başkanı her şeyin farkındaydı. Önce şehit haberi, ardından soruşturma… Öğrendiğime göre hepsi bir plan dahilindeydi. Bu sayede gözler önüne serilen varlığımı yine hayalet bir duruma düşürmeyi ve tüm araştırmalarımı daha da gizli bir şekilde yürütmemi amaçlamıştı. Zekice… 

“Bir daha aktif bir göreve çıkamamanızdan, hatta belki de TSK’dan atılmanızdan bahsediyorum ve siz gülümsüyorsunuz. Berenize veda edeceğinizin farkındasınız değil mi?”

Atılan zeki hamlelerin beni keyiflendirdiğini inkâr edemeyecektim. Gözlerimi yemekleri servis edilen başsavcıya dokundurdum. Bunu hissetmişçesine hali hazırda olan dik duruşunu daha da yükseltti. Ona baktığımın farkındaydı. Tıpkı Ankara’daki gibi. Yüzümdeki keyifli hali ciddiyete sürüklerken “Geleceğin ne getireceğini kimse bilemez Binbaşım,” dedim ve masadaki peçeteye dudaklarımı silip ayaklandım. Şimdi masaya gidip huzur kaçırma sırası bendeydi.

“İzninizle ben Toprak Hanım’a bir selam verip geliyorum. Ardından konuşmamıza kaldığımız yerden devam ederiz.”

** - **

TOPRAK

“Şu alabalığın tadını yemin ederim İzmir’de bulamazsın.”

Merve’de benim gibi et sevmeyenler grubundaydı. Önüme kiremitte kaşarlı bir şekilde servis edilen balığın kokusu bile söylediği şeyi kanıtlayabilecek lezzetteydi. Mezeler, salata ve içecekler de masaya konduktan sonra garson yanımızdan ayrıldı. “Ee o zaman afiyet olsun.” Cihat Eniştenin gülümseyerek söylediği cümlenin ardından tabağındaki ciğerlere yumulması saniyelerini almadı. Bir hayli acıkmış görünen kocasını masanın altından dürtmeyi ihmal etmeyen Merve “Biraz yavaş hayatım,” dedi uyarı dolu bir tebessümle. Adam yanlış bir şey yapmış olmanın verdiği mahcubiyetle “Tüm gün koşuşturmaktan ağzıma tek bir lokma koyamadım,” dedi. “Kusura bakmayın biraz hızlı başladım.”

“Hiç sorun değil. Lütfen rahatınıza bakın.”

“Sorun,” diyerek benim aksime sert bir şekilde kocasına bakan kuzenim “Her yemekte böyle bu,” diye ekledi. “Gören arkasından atlı kovalıyor sanır.” Bu Merve’nin gerçekten ayarı yoktu. Benim yanımda, koskoca adamı çocuk gibi azarlamıştı ve Cihat Enişte yerine ben utanmıştım. Adam gittikçe kızaran bir yüzle tabağına döndü ama sanki lokmalar boğazına takılıyormuş gibi yavaş hareket ediyordu. 

“Ben de hızlı yerim.”

Yemeğin ilk dakikasından tadının kaçmaması adına minik, beyaz bir yalana başvurmuştum. Cihat Enişte başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde gördüğüm rahatlamaya kibar bir gülüş armağan ettim.

“Saçmalama. Sen ailedeki en yavaş yemek yiyen insansın.”

Yıllar geçse bile benimle ilgili detayları unutmaması iyi hissettirmişti. Fakat onları dile dökmenin yeri burası olsa da zamanı değildi. Ayrıca onun hatırladığı kadar yavaş değildim artık. Hızlı da sayılmazdım. Tam kararında bir yeme sürem vardı. Yine de patavatsızlıklar konusunda forumunu koruyan kuzenimi bile isteye bozdum. 

“İşim gereği artık yemeklere uzun uzağı vakit ayıramıyorum.”

Çalışmadığı için onun bunu anlayamayacağını üstü kapalı bir şekilde dile getirmiştim. Merve’nin bundan hoşlanmadığını belli eden gözleri hafifçe kısıldı. Ne demek istediğimi ikiletmeden anlayan kuzenimin zekâsı hala hayran bırakacak cinstendi. Keşke evlenerek buna yazık etmeseydi diye düşünmeden edemedim.

“Afiyet olsun.”

Yanı başımda beliren, derin, sert ve soğukkanlı ses üzerimden tıpkı bir okşama gibi geçip gitti. Ürperdim. Cihat Enişte yemeğini bırakıp “Sağ olun komutanım,” derken kalmak istercesine sandalyesini bir parça oynattı. Rütbe farklı maalesef yaşla ölçülmüyordu. Olcay Bey anında müdahale ederek “Rahatsız olmayın lütfen,” dedi. Cihat Enişte hafifçe havalandığı sandalyesine geri oturdu. Masadaki bakışlar, Olcay Bey’inkilerle beraber bana çevrildi. Gözleri kısa bir an boynumdaki hâkî renkli fulara takıldı ya da ben öyle sandım. 

“Biraz konuşabilir miyiz?”

Dışarıdan bakıldığınca bir rica gibi görünen bu soruyu onu tanıyan birinin fark edeceği buyurganlıkta sormuştu. Gözleri henüz dokunmadığım balığa kaydı. “Ya da yemeğiniz bittiğinde konuşalım.” Bu sefer gereksiz soru kalabalığıyla uğraşmamış, sadece söylemişti. Çünkü Yüzbaşı Karahanlı istek değil emir adamıydı ve kendini sadece birkaç dakika gizleyebilmişti. Bu konuşmanın şimdi ya da sonra yapılacağının kesin bir dille altını çizdiğine ve masama kadar geldiğine göre konu mühimdi. “Sorun değil,” diyerek kucağıma yerleştirmiş olduğum peçeteyi masanın üzerine bıraktım ve ayaklandım. “Birazdan dönerim.” Merve merakla izlediği bu sahnenin finalini görmeden bakışlarını üzerimizden çekmeyecek gibi duruyordu. Kim bilir aklından daha şimdiden neler geçmeye başlamıştı. Olcay Bey, kuzenim ve eşine tekrar afiyet olsun dedikten sonra önden yürümem için kenara çekildi. Botlarımdaki topukların ahşap zeminde çıkardığı tıkırtıyla, nerede konuşacağımızı bilmeden yürümeye başladım. 

“Dışarıda konuşalım.”

Belli ki birazdan aramızda geçecek kelimelerin şahidi olmaması gerekiyordu. Camların buğusundan anladığım kadarıyla dışarı fazlasıyla soğuktu. Şöminenin sıcağını bırakıp gecenin ayazına çıkmak ne kadar akıl karıydı emin değildim. Hoş, konu Olcay Bey olduğunda akla yatmayan şeyleri çokta sorgulamamak gerekiyordu sanırım. 

Üzerimdeki kıyafetlerin inceliğine aldırış etmeden açtığı kapıdan terasa çıktım. Fakat ilk dakikadan pişman olurcasına ürperdim. Beni selamlayan rüzgâr, bir tokat misali yüzüme çarptı. Ardından soğuğu o yakıcı hissi geçirmeye ant etmişçesine bedenime sarıldı ve kemiklerime kadar işledi. Verdiğim nefesler gecenin karanlığına doğru beyaz bir hayalet gibi süzülüyordu. Buraya gelirken hava bu kadar soğuk muydu? Yoksa içerideki odun ateşinin efsunu beni bu şekilde düşünmeye mi itmişti? Saniyeler içinde uyuşan tenimi korumak istercesine kollarımı bedenime doladım. Fakat bu his üzerimde fazla kalmadı. Omuzlarımda hissettiğim ağırlık ve ondan yayılan mandalina ve kehribar karışımı koku beni sıcaklığıyla sarmaladı. Gözlerimi az önce Olcay Bey’in üzerinde olan cekette dolaştırdım. Ondan böyle bir incelik beklemediğim için şaşkınlığımı gizleme gereği duymadım. Olcay Bey bu konunun üzerinde durmak istemez gibi yanımdan geçti. Bu sefer yolu belirlemek adına önden yürüdü. Ceketi giyerek peşinden ilerledim. Botları benim tıkırtılarımı bile yutacak güçte gecenin karanlığına tok bir ses bırakıyordu. Kapıdan uzak, sigara içmek için dışarı çıkanların duymayacağı bir mesafede durdu. Burası terasın en kuytu köşesi sayılabilirdi. İçeriden bakanların göremeyeceği kör bir noktada kalıyordu. Sanırım kuzenimin meraklı bakışlarını o da fark etmişti ve önlemini almıştı. 

“Bu rastlantıların bir adını koyalım isterseniz.”

Soruyu hafifçe alay eden, resmi bir şekilde sordu. Her zaman ciddi görünen ifadesinde bir gülümseme görür gibi oldum ama emin olamadım. Başka birine bu üslubu yüzünden mutlaka haddini bildirirdim. Fakat karşımdaki adam, burada olma nedenimdi ve işimle özel hayatımı karıştırmayacak kadar profesyonel olduğumu düşünüyordum. “Olcay Bey, inanın sizin buraya geleceğinizi bilmiyordum,” dediğimde bu sefer gözüme sokmak istercesine gülümsedi ama bu gülüşün gözlerine kadar ulaştığı söylenemezdi. 

“Tahmin etmeniz gerekirdi. Sonuçta burası askeriyeye ait bir bölge.” 

Haklıydı ve burada başsavcı olarak ne işim olduğunu sorgulayan bir haklılıktı. Açıklamamı daha kabul edilir bir hale sokma ihtiyacı hissederek “Kuzenim, Merve davet edince kıramadım,” dedim. “Eşi vasıtasıyla buraya gelebildim.” Yüz ifadesinde yalancı bir şaşkınlık abartıyla belirdi. “Beni araştırmıyorsunuz yani?” Kollarını rahat bir tavırla göğsünün üzerinde birleştirdi ama nedense bana göz dağı vermeye çalıştığını hissettim. 

“Araştırıyorum ama sadece mesai saatleri içinde.”

Basit bir karşılaşmayı yalanla gizleyecek değildim. Olcay Bey yüzüme doğru söyleyip söylemediğimi anlamak istercesine bakıyordu. “Farkındaysanız sizden bir şey sakladığım yok,” dediğimde bana katılan bir hareketle “Farkındayım,” dedi ama gözleri hala bir şeyler arıyordu.

“O zaman lütfen burada olmamın altında bir şey aramayın.”

“Tamam.”

Bu kadar kolay kabullenmesine hazırlıklı değildim. Tam ikna etmek adına yeni cümleler kurmak üzereydim ki “Tamam?” diyerek duraksadım. Olcay Bey kollarını serbest bırakırken tekrar “Tamam,” dedi. “Size inanıyorum.” Ne diyeceğimi bilmez halde kalakaldım. Aklından geçen gizli bir plan olduğuna yemin edebilirdim. “Teşekkür ederim,” dedim tereddütle. 

“O zaman lütfen, bundan sonra sadece mesai saatleri içerisinde karşıma çıkmaya özen gösterin.”

Ne kadar istemesem de bu sefer “Tamam,” deme sırası bendeydi. Olcay Bey kısa süren konuşmamızdan memnun kalmış bir ifadeyle “Balığınız daha fazla soğumasın Başsavcım,” dedi. Bu kibar bir dille ‘Uyarılarım bu kadardı. Şimdi içeri dönebilirsiniz’ demenin üstü kapalı şekliydi. Gülümsedi. Gülümsedim ama benim ki daha çok onunkine misilleme yapmak istercesineydi. Aramızdaki konuşma her ne kadar sakin geçse de barındırdığı anlamlar hırçındı. Yine de ilk tanıştığım adam yerine bu salon subayı üslubundan memnundum. En azından daha uzlaşmacıydı.

“Lütfen önden buyurun.”

Eliyle reverans yapınca yürümek zorunda kaldım. Arkamdan geldiğini bildiğim için adımlarımı hızlandırdım. İçeri girdiğimiz anda gözümü alan ilk şey büyük taş şömine oldu. Kısa süre içerisinde karanlığa alışmış gözlerim, yalazların parlaklığından kamaşmıştı. Başımı çevirdim ve yaşarmasını önlemek için gözlerimi kısa bir süreliğine kapalı tuttun. Geri açtığımda Olcay Bey'in masasının yanında biriyle sarıldığını fark ettim. Dikkatim bu yakınlığa takıldı. Elini karşısındaki adamın omzuna koyarak konuşurken, bana bahşetmediği bir sıcaklık vardı gülüşünde. Demek ki istediğince karşısındakine sahici tebessümler armağan edebiliyordu ve benden bundan bir kez daha anladığım kadarıyla benden hiç haz etmiyordu.

"Toprak?"

Kuşkulu bir ifadeyle bakan kuzenim avcı ruhuyla hareket ediyordu. İpucu bulmak istercesine beni tararken gözleri üzerimdeki cekette durdu. Açıkçası o bu kadar uzun süre oyalanmasaydı hala ceketin üzerimde olduğunu hatırlamam biraz daha zaman alırdı. Hala içim ürkek bir kuş gibi titriyordu. "Ne oldu?" diye sordu. "Neden çağırmış seni?" Tüm detayları öğrenmek ister gibi bir açlığı vardı. Onlara neden burada olduğumdan bahsettim diye tüm detayları anlatacak değildim. Ceketi çıkardım. Olcay Bey'e götürüp götürmemek arasında kaldım. Hala yanındaki o adamla konuşuyordu hatta konuşmaya masadaki kadın da dahil olmuştu. Şimdi gidersem yine özel hayatını kurcaladığımı düşünecekti. Elbet ceketi verecek bir zaman bulurdum.

"Bakıyorum alamıyorsun gözlerini."

Kuzenimin imasını duymazlıktan gelerek ceketi sandalyemin arkasına astım ve yerime oturdum. Yemeklerine hala dokunmadıklarını fark ettim. "Keşke siz yeseydiniz," dediğimde Cihat Enişte nazikçe gülümsedi.

"Beraber yemek için buradayız değil mi?"

Merve ise bu sefer ona imalı sayılabilecek bir gülüşün ardından sessiz kaldı. Belli ki zorla tutmuştu. Daha fazla sık boğaz etmemesi adına çatal bıçağı elime aldım ve tüm yemek boyunca ağzımı boş bırakmamaya karar verdi.

"Ee o zaman tekrar afiyet olsun."

**-**

OLCAY

“Çok özür dilerim. Beklettim.”

Masaya vardığımda Şule Binbaşının yemeğine devam etmediğini gördüm. “Keşke siz yeseydiniz,” dediğimde kibar bir sitem taşıyan gülümsemesi yüzüne yerleşti. Tam yerime oturacağım sırada arkamda duyduğum tanıdık ses beni kıskıvrak yakaladı.

“Olcay?”

Duruşumu dikleştirip arkamı döndüğümde karşılaştığım yüz şaşkın ama halinden bir hayli memnundu. “Furkan,” diyerek verilen görevler yüzünden en son ne zaman yüz yüze geldiğimi bile hatırlayamadığım devreme sarıldım. Harbiye sıralarından bana kalan, has diyebileceğim devrelerimden biriydi Furkan. Uzaktan uzağa götürmek zorunda kaldığımız kardeşliğimiz, yan yana geldiğimiz an ayyuka çıkıyordu. İçimdeki mutluluğu tarif etmemin mümkünatı yokmuş gibi hissediyordum. Yüzümdeki gülümsemeyi gizleme gereği duymadan “Ne arıyorsun burada?” diye sordum. Şırnak’tan Ankara’ya atanalı daha kaç ay olmuştu ki. “Geçici görevdeyim.” Ufak bir hasret gidermenin ardından birbirimizden ayrıldık ama elimi omzunun üzerinden çekmedim. Gözlerimi fotoğraflarında uzun görmeye alıştığım saçlarında ve sakallarında dolaştırdım. “Saçı sakalı yine kısaltmışız,” deyip gülümserken bu halinden pekte memnun olmadığını belli eden bir bakış attı.

“Yüksekova kanunları. Buralarda da böyle dikkat çekmiyoruz. Ne yapalım.”

Anladığımı belli eden bir baş hareketinin ardından “Asıl sen burada ne arıyorsun?” diye sordu. Onunla en son Suriye’deyken önemli bir görev için irtibata geçmiştim. Ya televizyona çıkan haberleri görmemişti ya da zaten her şeyden haberi vardı ve ağız arıyordu. “Görevlendirildim,” dediğimde hayretler içinde “Sen,” diye vurguladı. “Sınır ötesindeki o görevi bırakı-“ derken yanımızda olan Şule’yi hatırlamış olacak ki cümlesini tamamlamadan sustu. Tanışmadıklarını varsayarak masada bizi ilgiyle izleyen kadına döndüm. 

“Şule Binbaşım, bu devrem Furkan Yüzbaşı.” 

Elimin altındaki lakayt duruş bir nebzede olsa düzelmişti. “Memnun oldum,” diyen kadına “Sağ olun komutanım,” diye cevap veren Furkan bana doğru kısa ama merak ettiği şeyi anlayacağım netlikte bir bakış attı. Beni kolay kolay bir kadının yanında görmediği için haliyle sorgulama ihtiyacı hissetmişti.

“Şule Binbaşıyla ortak bir görev yürütüyoruz,” diyerek bu işi özele taşımaması gerektiğinin altını çizdim. “Hatta seninle de yüz yüze görüşmemiz gerekecek.” Furkan mesajı anında alırken “Bir ay buralardayım. Ne zaman istersen,” dedi. Eyvallah dercesine başımı salladım. “Hala 24/72 mi buralar?” Çalışma saatlerini sorduğum devrem beni onayladı. Eşini getirip getirmediğini sorduğumdaysa “Yok be devrem. Cimcimenin düzenini bozmak istemedik,” dedi. Henüz 1 yaşına yeni basmış kızının, dişlerini rütbeyle kaşıdığı son videosu aklıma geldiğinde gülümsemeden edemedim. 

“İyi yapmışsın. Tamam o zaman. Dinlenmeye geçtiğinde haberleşelim.”

Aramızdaki sohbeti bölüp kendini hatırlatmak istercesine öksüren Şule, amacına ulaşmış dikkatimizi üzerine çekmişti. Bakışlarını Furkan’a odaklayarak “Sınıfınız ne?” diye sordu. Belli ki operasyondan ona da bahsedecek olmama takılı kalmıştı. 

“SİHA komutanım.”

Bunun karşımdaki kadını tatmin etmeyeceğini bildiğim için “Kendisi istihbarat sınıfından SİHA’ya atanan sayılı insanlardandır,” diye ekledim. “Iskası yoktur.” Yüz ifadesi bir anda memnuniyetle doldu. “MİT değil mi?” Sorusunu o kadar sessiz sormuştu ki içerideki gürültüden hiçbir şey duyamamış sadece dudaklarını okuyabilmiştim. Furkan bu soruyu sesli bir şekilde cevaplamak yerine başıyla onaylamayı tercih etti. O da TSK’nın diğer hayalet askerlerindendi ve gizlilik esastı.

“Ben sizi daha fazla tutmayayım.”

Elini sırtıma yerleştiren devrem yavaşça sıvazladı. “Bekliyorum,” dedikten sonra bakışlarını Şule’ye çevirdi. “İyi akşamlar komutanım.” Şule başıyla hafif bir selam verdi. Furkan yanımızdan ayrılırken nihayet yerime oturdum. 

“Operasyonun gizli olacağını sanıyordum.”

Gözlerimi buz gibi olan yemeklerde dolaştırırken “Aksini düşünmenizi gerektirecek bir şey mi oldu?” diye sordum. Sanki az önceki konuşmaları unutmuşum gibi “Önce başsavcı, şimdi Furkan Yüzbaşı,” dedi hatırlatırcasına. Gülümsedim. Senelerdir hazırladığım, aylardır ilmek ilmek işlediğim operasyonu benden daha çok düşünüyormuş tavrı gözlerimi yaşartacaktı. Evet görev önemli olduğu kadar gizliydi ama beni buraya gönderirken Genel Kurmay Başkanı gerekli gördüğüm hallerde yardım edecek kişileri seçmem konusunda sınırsız iznim olduğunun altı çizilmişti. Şu anda onunla bu konuları konuşuyor olmamız bile mucizeyken bence şansını fazla zorlamamalıydı.

“Başkaları da olacak mı?”

Tabağımdaki sertleşmiş eti keserken “Gerekli görürsem,” dedim ve ağzıma attığım lokmayı keyif almayarak çiğnemeye başladım. Bu rahatlığımdan hoşlanmamış gibi görünüyordu. İşime burnunu soktuğu için onu bu hisle bırakmak istedim. Fakat ilk günden aramızdaki ilişkiye duvarlar örmenin bana bir yararı olmayacağını biliyordum. Bu yüzden lokmamı yutar yutmaz “Ama merak etmeyin binbaşım. Hiçbir zaman operasyonun gizliliğini tehlikeye atmam,” diye ekledim. 

“Emin misin?”

Söylediklerimi ısrarla irdelemesi canımı sıkıyordu. Şule, yanındaki sandalyede duran çantasını aldı ve içinden ufak bir poşet çıkardı. Masanın üzerinden bana doğru uzatırken içindekinin yıpranmış, mavi bir bere olduğunu fark ettim. Kendi beresi miydi? Ne alakaydı şimdi? “Madem operasyonun gizliliğini tehlikeye atacak hiçbir şey yapmazsınız Yüzbaşım.” Elini geri çekince bereyle baş başa kalmıştım.

“Bir süreliğine bordo berenize veda etseniz iyi olacak. Yoksa gözleri üzerinize çekmeye devam edeceksiniz.” 

**-**

Dışarıda ağarmakta olan sabah, gecenin karanlığını silmeye başlamıştı. Fakat yarattığı alacakaranlıkta sisten başka hiçbir şey yoktu ve Hakkari’deyseniz bu alışılmış bir görüntüydü. Kanla sulanmış yeryüzünü gizlemek için sisle kaplanmış bir gökyüzüne sahipti, Hakkâri Yüksekova. 

Kaç kayıp yaşanmıştı sokaklarında, ne acılar gizliydi sınırlarında, çoğu insan bilmezdi. 

Bilmemeliydi de. 

Bilenlerin hali belliydi. 

Terazinin bir ucunda yaşadıklarım diğerinde ise olacaklar vardı ve hangisinin ağır basacağına karşı ölümüne yarışıyorlardı. Belki de ölümle…

Parmak uçlarımın arasında hafif hafif döndürdüğüm tütünden, buhranlı bir nefes daha aldım. Gözüm mutfak tezgahının üzerinde duran mavi bereye takıldı. Dağ evindeki sohbet, restoran kapanana kadar sürmüştü. Fakat benim zihnimdeki hesaplaşma hala bitmemişti. Bu gece uyku haram olmuş gözlerime durmuştu. Kafamın içinde tekrar tekrar oynayan ama dillenmeyen konuşmalar fazlasıyla can sıkıcıydı. Yemek amacına ulaşmış, Şule Binbaşı istediği gibi operasyonun tüm detaylarını öğrenmişti. Fakat bende bırakmaya çalıştığı etki, iş bilmez ufak bir çocuğun muhtaçlığıydı. Fena bir kadın sayılmazdı. İlk dakikalar beni köşeye sıkıştırmaya çalışsa da anlattığım kadarıyla yetinmesi gerektiğini anlayacak kadar uzlaşmacıydı ya da en azından bu gecelik bu yolu tercih etmişti. Çünkü yemek boyunca işime karışacağının mesajını, alt metin olarak fazlaca vermişti. İşin kötü tarafı ben oldum olası alt yazı okumaktan hoşlanmazdım. Rütbe olarak üstte olmasından kaynaklı her söylediğini kabul edeceğimi düşünüyordu. Bir ebeveynin çocuğunda yarattığı baskı gibi. Düşünebilirdi, bunda özgürdü ama yanılıyordu. Bu zamana kadar hiçbir üstüme saygıda kusur etmemiştim, fakat kendi doğrularımdan bir kere bile şaşmamıştım.

Şaşmayacaktım da. 

Tütünümdeki son nefesi alıp izmaritini kül tablasına bastırdım. O sırada gözüm duvarda asılı olan küçük saate takıldı. 7’ye gelmek üzereydi. Bu şehirde sabahlarda karanlıktı gizlemek istedikleri var gibi. 

Oturduğum yerden ayaklandım. Beş dakikalık kısa bir duşun ardından yatak odasına geçtim. Bavulun içinden temiz olan yedek kamuflajlarımı çıkardım. Gözüme ütü takılmadığı için el yordamıyla kıyafetlerin durumuna baktım. Bugünü çıkarırdı. Diğer kamuflajları yıkatmak için askıya takıp kılıfladım. Saçlarımın nemini havluyla kurularken saati kontrol ettim. 7:23 Olabildiğince hızlı bir şekilde hazırlandım. Elim bordo bereye gitti ve o an, sahibinin sesiyle cümle kulaklarımda yankılandı.

“Bir süreliğine bordo berenize veda etseniz iyi olacak. Yoksa gözleri üzerinize çekmeye devam edeceksiniz.” 

Tüm renkleri taşımak onurdu ama birinin bunu dayatması sinirimi bozuyordu. Beremi temelli kaybetme ihtimalimi söylediği anda verdiğim cevaba yaptığı misillemeydi bu. Yine de haklılık payı olduğu için zora koşmayacaktım. Silahımı iç askılığıma yerleştirip parkamı üzerime geçirdim. Son kontrolümü yaptıktan sonra tezgâhın üzerindeki mavi bereyi alarak dışarı çıktım.

Kapıyı kilitlemek için dönerken yıkanmaya gidecek olan kamuflajlarımı tutan askıyı iki parmağımda döndürdüm ve omzumdan arkama doğru sallandırdım. Metalik ses iki kez duyulduktan sonra anahtarı çekip çıkardım. Tam arkamı döndüğüm sırada odamın karşısındaki kapı açıldı ve gayri ihtiyari olarak gözüm çıkan kişiye ilişti. İlk anlık uyumadığım için halüsinasyon gördüğümü sandım ama tam karşımdaydı. Olmaması gereken yerde.

Kahretsin.

Bu kadarı gerçekten çok fazlaydı.

Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. Kulağına yüzünü kaşık kadar gösteren baştan geçmeli büyük bir kulaklık takmıştı. İlk kez üzerinde resmi olmayan bir kıyafet vardı ve sanırım spor yapmaya çıkıyordu. Onu sporcu bir kişilik olarak düşünmediğimi o an fark ettim. Beni görmemişti ama ben onun olduğuna emin olacak kadar uzun süredir bakıyordum ona.

“Günaydın.”

Kulaklığından henüz ses gelmediğini fark ettim. Varlığımı fark ettirme amacıyla çıkan sesim söylenecek tüm bahanelere toktu. Duraksadı. Başını sağa sola çevirerek etrafını kolaçan etti. O sırada süliyetimi görmüş olacak ki gözlerini bana doğru çevirdi. Ufak bir şaşkınlık dalgası irislerini titretti. Kulaklığını boynuna indirirken “Yü-yüzbaşım,” dedi. Sesinin çatallaşmasına fırsat vermeden boğazını temizledi. “Günaydın.” Yüzüme gerçeklikten tamamen uzak bir gülümseme yerleşirken “Henüz mesainin başlamasına,” dedim ve kolumdaki saate baktım. “35 dakika var. Hatta 34:58,57,56…” Ben saniyeleri sayarken başsavcı kapısını da aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi de kapatmıştı.

“Nasıl göründüğünün farkındayım ama inanın sizin burada kaldığınızı-“

“Bilmiyordunuz değil mi?”

Cümlesini onun yerine tamamlamış olmam aramıza kısa bir sessizlik soktu. “Bu ara ne kadar çok şey bilmiyorsunuz fark ettiniz mi Başsavcım?” İmamın yerine ulaştığını gösteren ifadesi hafifçe çatıldı. “Size yalan söylediğimi mi düşünüyorsunuz?”

“İnanın düşünmemek için kendimi fazlasıyla zorluyorum ama.”

“Ama?” Belki de duymak için deli olduğu cümle, ardından gelen ‘Ama’ kelimesinden dolayı zehir olmuş gibi görünüyordu. “Aması şu an karşımda duruyor.” Konuşmaya daha fazla devam etmeyeceğimi fark ettiği an “Bakın Yüzbaşım,” diye kendi açıklamasına başladı ama benim dün geceki konuşmaların üstünden tekrar geçecek vaktim yoktu.

“Bu kadar rastlantı gerçekten beni de rahatsız edi-.”

“Üzgünüm ama geç kalıyorum.” Konuşması yarıda kesilen kadın bozuntuya vermemeye çalıştı ama kendini yine tam anlamıyla açıklayamadığı için keyifsizleşmişti ve bu ayrıntı benim dikkatimden kaçmadı. Ne düşündüğüm onun için neden bu kadar önemliydi? Sonuçta buraya soruşturma için gelmişti ve sivilde ya da değil peşime takılmış olması gayet normaldi. Fakat o bu durumdan gerçek anlamda rahatsız oluyordu. Ya buraya geliş amacı bana söylediğinden bambaşkaydı ya da bana gizlilik çerçevesinde söylemek istediği daha önemli şeyler vardı. Tam olarak kestiremiyordum ama öğrenecektim.

“Tüm gün tabur binasında olacağım. Rastlantı kovalamak yerine davetime icabet etmek isterseniz açıklamanızı seve seve dinlerim. İyi günler.” 

İtiraz ya da onay, tek bir kelime dahi duymak istemediğim için yürümeye başladım. Arkamdan bakmaya devam ettiğini bildiğim içinse adımlarımı daha da hızlandırdım. Gerginliğimi azaltma ihtiyacı hissetmeden merdivenleri iniyor, bir yandan da Doğukan’ın numarasını tuşluyordum. Telefonu kulağıma götürürken danışmada duran askerle selamlaştım.

Telefon çaldı, çaldı, çaldı. 

Her çalış öfkeme yeni bir boyut kazandırıyordu. Şu anda başsavcıya değil de Doğukan’a yönelmişti tüm hiddetim. Ta ki misafirhanenin kapısından çıkana kadar.

“Efendim.”

Olduğum yerde durdum. Avizenin diğer ucundaki ses ne ilk konuştuğumuz kadar sert ne de çocukluğumdaki gibi yumuşaktı ama yine de aramızdaki bağı toparlayacak olmamıza umut vat ediyordu.

“Senden bir şey isteyeceğim.”

Hoş beş etmeden konuya girmem aramıza ufak bir sessizlik soktu. “İlk kez,” derken ki yüzünün aldığı şekli hayal edebiliyordum. Şaşkınlığın arasına gizlenmiş bir gurur olduğuna emindim.

“Birini ecdadına kadar bulmanı istiyorum.”

Bunu sakin ama küfürden farksız bir tonla söylemiştim. Kendimin de bulabileceği bilgilere Doğukan daha çabuk ulaşırdı ve zırt pırt karşıma çıkılmasından dolayı vakit benim için her zamankinden önemli bir hal almıştı. 

“Kim?”

“Başsavcı Toprak Serindağ.”

Düşüncelerini bir sessizliğe daha sıkıştıran kardeşim “Şu gördüğümüz kadın,” dedi. Ankara’daki karşılaşmamızı hatırlamıştı. Misafirhanenin girişinde dikildiğimi fark eden askerle göz göze geldik. Fakat bakışmamız benim kolumdaki saati kontrol etmem yüzünden kısa sürdü. Beş dakika gecikmiştim ve bu benim dakikliğime ikinci terslikti. Bir an önce kendimi toparlamam gerekiyordu. Onu beklediğim için kıpırdamadığımı düşünen asker landdan indi. Gecesi ayrı gündüzü ayrı soğuk olan havaya aldırış etmeden askere doğru yürüdüm.

“Ne oldu?”

“Fazla oldu.” 

Asker geldiğimi görür görmez landın kapısını açtı. Her hareketi telaşını ele veriyordu. Doğukan anladım demekle yetindi. Ondan böyle bir şey istemeye kadar konu geldiği için durumun ciddiyetini anladığını biliyordum. Yine de  “Acil ve önemli,” diyerek altını çizdim. 

“Ne zamana lazım?”

“Bir saate.”

Aracın içine otururken “Abi,” dedi bu uyarısını bile özlediğim ses tonuyla. “Başsavcı diyorsun. En azından bana 1 gün ver.” Bir gün, bizim mesleğimizdeki insanlar için çok fazla zaman ederdi. “Üç saat,” dediğimde sıkıntılı bir nefes avizenin arkasından kulağıma doldu.

“Üç saat içerisinde o kadının doğduğu hastanenin ebesine kadar isim vermezsen bu senden son istediğim olur.” 

Yorumlar