Yüzbaşı ve Başsavcı - 6. Bölüm

 OLCAY

“Bir hafta kalacağını söylemiştin.”

Havalimanında vedalaşmak için sarıldığım küçüğümün cümlesi boş boğazlık yaptığım ilk günün eseriydi. Bana verilen izin o kadardı. Fakat görev dışında geçirdiğim tek bir saatin bile düşman hattına bir ay kazandırmak olduğunu onlar bilmiyordu. Annemin daha iyi hissettiğine dün gece şahit olmuştum ve ilk uçakla Yüksekova’ya dönme kararı almıştım. Tabi ki bunu sabah ezanıyla öğrenen ev ahalisi şaşırmamıştı. Alışıklardı bir gecede çıkıp gitmelere… Sadece ufak sitemleriyle belli ediyorlardı aldığım kararın erkenliğini. Aygül bana daha da sıkı sarıldı. “Gitmeni hiç istemiyorum.” Itır çiçeğine bulanmış saçlarının arasına gömdüm burnumu. Kim bilir tekrar ne zaman duyacaktım bu kokuyu… Ya da duyabilecek miydim?

“Biraz daha kalsaydın be oğlum.”

Tüm ısrarıma rağmen beni yolculamaya gelen annemi de diğer kolumla sardım. “Sözüm olsun Gülsüm Sultan. Bir sonraki sefere…” Şakaklarına kısa ama onun için anlamlı olan bir öpücük kondurdum. Her göreve gittiğinde babamın yaptığı gibi… Hala kolumun altındayken aramıza, ellerini yüzüme yerleştirecek kadar minik bir boşluk koydu. Titrediğini fark ettim. Dünkü traşımın izini taşıyan sakallarımı, gül bahçesindeymişçesine okşadı. Parmak uçları kanıyordu belki de ama gık demiyordu dikenlerime. Şefkatli gözleri yüzümün her milimini tararken göz bebekleri acıyla harlanmıştı. Ağlamaya ramak kalmış hali el verdiğince “Söz verdin,” dedi küçük harflerle. Sesi, onca yılın yükünü sırtlanmıştı. Yorgundu ama hala umut kokuyordu. Gidenlerin döneceğine inanan bir masumun umudu…

“Sen söz verdin mi tutarsın.”

Aygül kenara çekilince birbirimize kenetlenir şekilde sarıldık. Bu seferki vuslat barındırdığı için daha gerçekçiydi. Özlemiştim onu. Varlığını hissetmeyi, onun verdiği güce sarılmayı özlemiştim. Uzun zaman olmuştu bu duyguyu hissetmeyeli. Çok uzun zaman…

Kokumu içine çektiğini hissettiğim an bu vedalaşmanın çok uzadığını düşündüm. Biraz daha fazlası, benim gibi biri için bile dayanılmazdı. Aldığı titrek nefesleri bahane ederek annemi kendimden ayırdım ve “Ağlıyor musun sen?” diye sordum yalancı bir sitemle. Saklama gereği bile duymadı. Yanağından nazlı nazlı süzülen yaşları, nasırlı parmak uçlarımla sildim.

“Sen de söz ver o zaman. Kendine dikkat edeceksin.”

Avuç içlerimle yanaklarını kavrayınca buğulu bakışlarını bana çevirdi. “Ne olursa olsun, yaşamaya devam edeceksin,” diye eklememle bir damlayı daha serbest bıraktı. “Evlatların için.” Sanki cümlelerimin altına gözyaşlarıyla ıslak imza atıyordu. Ağlamasına dayanamayıp tekrar sarıldım. Bu seferki karşılığı hafif oldu. Her an kollarımın arasından kayıp gidecekmiş gibi…

“Hakkını helal et anne.”

Sadece onun duyacağı şekilde fısıldadım. Yaşadığı şeyin ardından ağır gelecek bir istekti ama döndüğümde başıma neler geleceğini bilmiyordum. Fakat ondan helallik almadan çıktığım yolun bana hayırlı gelmeyeceğine emindim. Bir anda bedeninin kaskatı kesildiğini hissettim. Sırtımda duran ellerinden kanının çekildiğini. Anlık bir tepkiydi ama içine kim bilir neler sığdırmıştı. Kendine geldiği anda duruşu dikleşti. Kollarımın arasından itiraz istemeyen bir hareketle çıktı. Aynı benim yaptığım gibi ellerinin arasına yüzümü aldı ve beni kendine çekerek gözlerime şefkatli iki öpücük kondurdu.

Ruhuma dokunur gibi…

“Her zaman helaldi. Hep de öyle kalacak. Helal olsun ilk göz ağrım.”

Artık ağlamıyordu. Sanki bir anda gözyaşları tükenmişti ve yerinde acı bir çukur kalmıştı. Uçağımın anonsu yapılmaya başladı. Annemin avuç içini öptükten “Biliyorsun,” dedim. Gözlerini beni sevdiğini söylercesine yumup açtı. “Biliyorum.” Bu zamana kadar kimseye ‘Seni seviyorum’ dememiştim. Daha doğrusu diyememiştim. Her zaman bu hissi yaptıklarımla vermeye çalışsam da bazen duymaya ihtiyaçları olduğunu biliyordum. Fakat o iki kelimeyi söylemeye hiçbir zaman hazır olmayacaktım.

Doğukan’a döndüm. Tüm olup bitenleri bilmesine, nereye ne için gittiğimi öğrenmesine rağmen akşam eve dönecekmişim gibi duruyordu. Aklımdan geçenleri okumuş olacak ki “Bana kimseyi emanet etme,” dedi. “Sen babam değilsin.” Babam bu göreve giderken onları bana emanet etmişti ve buna bir tek Doğukan şahitlik etmişti. O zamanlar küçüktü. Verilen yükün ne kadar ağır olacağını bilemeyecek kadar toydu. Fakat artık karşımda gerektiğinde beni bile yıkıp geçecek bir delikanlı duruyordu. Emaneti taşıyabilirdi ama o sonumun babam gibi olacağını düşündüğü için bunu duymak bile istemiyordu. 

“Doğukan o ne demek şimdi!” 

Annemin aramızdaki bu inatlaşmaya dahil olmasına izin vermedim. İmasını anladığımı belli etmek için gülümsedim ve istemese de sıkıca sarıldım. Kısa bir süre direndi. Uçak anonsumu tekrar duyunca pes edip karşılık verdi. 

“Hala geç değil.” 

Fısıltısı yüzümdeki gülümsemeyi biraz daha genişletti. Bana bir şey olacağı korkusu, hoşuma gitmişti. Saçmaydı ama onun tarafından önemsendiğimi bilmek şu anıma iyi gelen belki de tek şeydi. O beni sevdiğini söylemese de olurdu artık.

“Allah’ıma emanet ol aslanım.”

Sırtına birkaç kez vurarak ayrıldım. Yüzündeki ifade az önceye kıyasla gideceğime daha çok inanıyordu. Fakat sanki hala açık bir kapısı vardı…

“Birbirinize göz kulak olun Karahanlı Ailesi.” 

Annem ve Aygül birbirine sarıldı. İkisi de şişmiş gözlerle bana bakıyordu. Doğukan’sa her zamanki gibi tek tabanca haliyle yanlarındaydı. Ne temasta ne de uzak. Hepsinin yüzünü aklıma kazıyarak geriye doğru birkaç adım attım. “Önce Allah’a sonra birbirinize emanetsiniz. Selametle!” Elimi son kez havaya kaldırdım. Sallamak yerine kalbimin tam üstüne koydum. Cebimde, onlara ait olan eşyaları hafifçe avuçladım ve ağlayan yüzlerin gardımı düşürmemesi için arkamı döndüm. 

Silahımı erken teslim etme ve eşyasız olma avantajıyla kontrol noktalarından hızla geçtim. Kapı numarasını kontrol ettikten sonra yürümeye başladım. Bir yandan da Genel Kurmay Başkanı’na haber vermek için numarasını tuşladım. Çaldı, çaldı, çaldı. Kapının önünde geldiğim an telefon açıldı. Kuytu bir köşeye çekilerek “Komutanım,” dedim. Tam kendimi tanıtacaktım ki “Timur. Annen nasıl?” diye konuya girdi. 

“Çok şükür iyi komutanım. Dönüş yolunda olduğumu arz etmek için aradım.”

“Bir hafta dediğimi hatırlıyorum.”

“Doğrudur komutanım. Her şeyin yolunda olduğunu görünce izni daha fazla uzatmak istemedim.”

“Aklın annende kalmayacak mı?”

“Bundan sonra aklım da dâhil olmak üzere tüm benliğimle görevime aitim komutanım.”

Cümlem hoşuna gitmiş gibi bir nefes aldı. Peşi sıra gelen sessizlik ise ürkütücüydü. Ufak bir es verdikten sonra “Hakkari’ye geçince beni askeri hattan ara. Konuşacaklarımız var,” dedi. Umarım bu konuşacaklarının içinde ‘neden haber kanallarına şehit haberimi verdirdiği’ başlığı da olurdu. Hazır ola geçerek “Emredersiniz komutanım,” diye karşılık verdim. Telefonu kapatana kadar hazır ol da bekledim. O sırada duyulan anonsla, oturanlar kapının önüne doğru hareketlenmeye başladı. Kapatma faslını uzatmayan komutana iç sesimle minnetlerimi sunarak ben de o tarafa doğru ilerledim. 

Kalabalığın arasından görür gibi olduğum kişi, zihnimin benimle taşak geçmesiydi. Akşamın etkisinde fazla kaldığımı düşünürken Başsavcı Serindağ ona baktığımı fark etti. Kapıya gitmek yerine bana doğru yöneldi. “Çattık,” diye iç geçirdim.

“İyi yolculuklar Kurmay Yüzbaşım. Sizde mi Yüksekova’ya?”

Beni tiye alan tınısına ters bir tepki vermemeliydim. İşleri daha da kötüleştirmemek için kontrollü olmalıydım. Görmezden gelmeli…

 “Ne tesadüf değil mi?” 

Beni kaşır gibi konuşmasına sanırım görmezden gelemeyecektim. “İşte bundan şüpheliyim,” derken boyumun avantajını kullanarak bilet ve kimlikleri kontrol eden çalışanlardan gözlerimi ayırmadım. “Umarım istihbaratınız sağlamdır. Yoksa bir Türk Askerinin özel hayatına müdahaleniz sizin üstleriniz tarafından bile hoş karşılanmayacaktır.” Yüzüne bakmadan konuşmam hoşuna gitmemiş olacak ki görüş alanıma girmek için önüme geçti. Çok fazla bir boy farkımız yoktu. Yine de göz göze gelmemiz için biraz daha uzaması gerekirdi.

“Sizi takip ettiğimi sanıyorsunuz değil mi?”

“Sanmanın da ötesinde.”

Parmak ucunda yükseldiğini düşündüğüm bir hareketle bakışlarımı yakaladı. Gözleri gerçekten de farklı bir kahverengiydi. Hatırladığım gibi içinde sarılar barındırıyordu. Balın rengini andırıyordu ya da boynundaki sarı renk fular bana böyle düşündürmüştü.

“Dün gece tamamen bir rastlantıydı ama şu anda, tam da üzerine bastınız Yüzbaşım.”

“İtiraf ediyorsunuz yani.”

Dikkatimi çektiğini anlayınca ayaklarının üzerine geri bastı. O an diğer iki karşılaşmamızdakinin aksine toplu ayakkabı yerine rahat bir rugan ayakkabı giydiğini fark ettim. Gerçekten de uzun boylu bir kadındı. 

“Soruşturmanın bana verdiği yetkiye dayanıyorum.” 

Ben başsavcının boyunun ölçüsünü alırken bir anda Barış’ın telefonda söyledikleri aklıma geldi. Gözlerim bal rengini saran uzun, siyah, kıvrık kirpiklere kaydı. Her bir teli sanki özenle taranmıştı ve önceki görüşlerimin aksine oldukça gür duruyordu.

“Hah… Haberiniz yok tabi. Siz o sırada askerlere eziyet etmekle meşguldünüz.” 

O benim sessizliğimi kendine göre yorumlamıştı. Bu şekilde devam etmemiz belki de daha fazla bilgi içerirdi. Sanırım bir süreliğine hiçbir şeyden haberi olmayan biri gibi davransam iyi olacaktı.

“Ne soruşturması?”

“44. Dağ ve Komando Taburunun başına geçmeniz, rütbe yetersizliği bakımından soruşturmaya alındı.”

“Rütbemin yeterli olduğunu düşünüyorum.”

“Bende zamanlamasının yetersiz olduğunu. Bildiğim kadarıyla ağustos ayında değiliz.”

“Yine biliyorsunuzdur ki yönetmeliğimizde aksi bir durum da yazmıyor.”

Onu gafil avlamıştım. Gözleri benimkileri tararken büyük ihtimalle tüm soruşturmayı gözden geçiriyordu. Önümüzde kalan tek tük yolcuların hareketiyle ilerlememiz gerektiğini işaret ettim. Dünyanın en saçma şeyini duymuş gibi baktı ya da düşündükleri ona böyle bir ifade vermişti. Elimdeki bileti gözünün içine sokarak “Keşke beni uğurlamak için buraya kadar zahmet etmeseydiniz,” dedim. İşte o an, yaptığı salaklığı belli eden ifadesini yakaladım. Anlamsız bir sevimlilik barındırıyordu, beş yaşındaki çocuk misali ama saniyeler içerisinde yok etmişti. Yanından geçip bilet kontrole ilerledim. İyi yolculuklar dileyen çalışanlara teşekkür ederek dışarı çıktım ve bizi uçağa götürecek otobüse bindim. Sona kaldığımız için iki elin parmağını geçmeyen bir kalabalıktaydık. Boş koltuklardan birine oturdum. Tam da tahmin ettiğim gibi yanıma da söyleyeceklerini hazırlamış bir şekilde başsavcı oturdu.

“Olabilir. Fakat sizce de peşinden koca bir taburu yönetme yetkisi verilmesi şaibeli değil mi? Özellikle de siz Suriye’de çok önemli bir görevdeyken.”

Üstü kapalı bir şekilde bordo bereli olduğumun altını çizdiğini hissettim. Abartılı bir ifade takındım. Mahkemede olduğumuzu sanan ses tonuna başka bir tepki veremezdim. Gözlerimi pistlerin bulunduğu geniş alandan ayırmadan “Öncelikle Türk askerinin bütün görevleri önemlidir,” dedim onun aksine gayet rahat bir ses tonuyla.

“Ve bu sorularınızın cevabını verecek kişi ben değilim. Bunun için Hakkari’ye kadar zahmet etmenize gerek yok.”

Sıkıntılı bir iç çeken kadın “Sizinle böyle anlaşamayacağız,” dedi. Bana bakmayı keserek arkasını dayandı ve kollarını göğsünün üzerinde sıkıca bağladı. 

“Ama elbet anlaşacak bir yol buluruz Yüzbaşım. Zamanımız bol.”

**-**

“Daha ne kadar bakacaksın oradan?”

Babam neredeyse benim boyumdaki sırt çantasının içerisine, önceden etrafına yaymış olduğu eşyalarını yerleştiriyordu. Bu anı ezbere biliyordum. Bundan sonra hissedeceklerimi de. Daha öncede pek çok kez yaşamıştım bu vedaları.. Kussam kaç ayrılık çıkardı kim bilir içimden. Kessem bileklerimden kaç hasret akardı…

“Hadi gel bana yardım et.”

Beni görmese bile onu kapı aralığından izlediğimi biliyordu. Ben ona bakıyordum. O ise göremediği ama orada olduğumu bildiği bana. Başka birine söyleme ihtimali geldi aklıma. Koridoru kolaçan ettim. Benden başka kimse yoktu. Ses mi çıkardım diye düşündüm ister istemez ya da her zaman farkında mıydı orada oluşumun. 

Yavaşça kapıyı elimle itip sonuna kadar açtım. Fakat eşikten içeri geçemedim. Aklımda sadece ‘neden’ sorusu dolanırken çakılıp kalmıştım. Neden daha önceki seferlerde değil de şimdi beni yanına çağırmıştı? Neden yardımımı istiyordu? Neden gitmek zorundaydı? Neden…  

“Nasıl dayanıyorsun?”

Kapının kasasına yaslandım. İçeri doğru adım atmaya cesaretim yoktu. Sanki onu atarsam gerçeği kabul etmiş olacaktım. Birkaç saat içerisinde babamı zamansız bir yere göndereceğimi, geri dönüşünün nasıl olacağını bilmeyeceğimi, annemin bekleyişlerini, Doğukan’ın her zor durumda ‘Baba’ diye ağlayışını, hatta doğmamış kardeşimin bile ismini kulağına okuyacağım gerçeğiyle yüzleşmiş olacaktım. 

“Sizin için.”

Duyduğum bedel çok ağırdı ama benim merak ettiğim bu değildi. “Neden diye sormadım,” dediğimde katladığı kombattan başını kaldırdı. O ana kadar göz göze gelmememizin bir nimet olduğunu şimdi fark ediyordum. Koyu kirpiklerinin altındaki bakışları sorumdan değil de soruş biçimimden hoşlanmadığını belirtircesine çok hafif sertleşti. Fakat saniyelik bir hareketti. Sanırım haklılığım daha ağır basmıştı. Tepkisel yoğun göz teması, sanki ben yanından uçup giden sıradan bir poşet parçasıymışım gibi aniden elindeki kombata döndü. “Dayanmak zorundayım,” derken onu da diğer haki kıyafetlerin yanına, çantasının en derinine yerleştirdi. Duygularını saklamak konusunda üstüne tanımazdım ve bu özelliğine hayrandım. 

“Gerçekten öyle misin?”

Görünmez bir külçe ayaklarıma bağlanmış gibi zar zor birkaç adım attım. Fakat babamın ‘bu nasıl soru’ bakışıyla olduğum yere mıhlandım. İtiraf etmem gerekirse korkmuştum. Yine de ufacık bir ihtimale sığınarak konuşmaya devam ettim.

“Emre’nin babası bu kadar göreve gitmiyor. O da özel kuvvetlerde değil mi?” 

Devresinden bahsettiğim için inkâr edemeyeceğinin farkındaydı. Yine de tutarlı bir cümle arayan hali gözümden kaçmadı. “O geri hizmette,” derken sanki boğazında bir yumru varmış ve yutamadığı için acı çekiyormuş gibi bir ton kullanmıştı. Bunu fark ettiği anda ise boğazını temizledi ve kendinden daha emin bir şekilde konuşmasına devam etti. “Bu nedenle karargâhtan çıkamıyor. Sahaya çıkmaya yetkisi yok anlayacağın ama emin ol izin verseler, eşyalarını bile toplama gereği duymaz.” Hüsran duygusunu tenimin altına atılan bir pençe misali gibi hissettim. Nazif Amca üç sene önceki bir çatışmada gazi olmuş ve TSK onu aktif rolden alıp masa başına yerleştirmişti. ‘Gazilikte önemli bir mesele. Fakat bir masada oturacağımı söyleselerdi şehit olmak için gerekirse kendi kafama sıkardım’ cümlesi hala sesiyle kulağımdaydı.

“Yardım edecek misin?” 

Babamın sorusuna başımı evet anlamında sallayarak cevap verdim. “Güzel,” diyen adam elindeki son hâkî renkli kıyafetleri de çantasına koydu. “Önündekileri saat sırasıyla yolla bakalım.” Birkaç adım ötemde duran eşyalara göz attım. Pusula, harita, gerber, fener, piller, ilk yardım setleri, siyah deri kaplı defter…

“Olcay?”

Gözlerimi henüz tamamlayamadığım eşya öbeğinden babama çevirdim. “Hadi oğlum. Çok vaktim yok.” İçimde eriyen umudun mumu bitmek üzereydi. Yüreğimin ortasına derin bir hüzün çöktü. Bedenimse gönülsüzce dizlerinin üzerine… Anlamlı ve dokunaklı bir hüzünle sarmalanmış yüz hatlarımı gizlemeden istediği eşyaları sırayla uzattım. Babam sanki her biri birer puzzle parçasıymış da doğru yere koymazsa elindeki resim tamamlanmayacakmış gibi titizce çalışıyordu. Benimle hiç göz göze gelmedi ama biliyordum. Yine de beni görüyordu.

“Bunu koymak zorunda mısın?”

Eski püskü duran kâğıt parçasını elimde evirip çevirdim. Harita olduğunu düşündüğüm şeyi açarken bir anda babam bana doğru atıldı ve göz açıp kapayıncaya kadar kâğıdı elimden çekip aldı. Bu tepkisine şaşırmıştım. Ellerim askıda kalırken babama baktım. Haritayı siyah deri kaplı defterin arasına koydu. Bu defterin, Harbiye’den beri yaşadığı en önemli askeri tecrübelerini not ettiği bir hazine olduğunu biliyordum. Tüm askerlerde olması gerektiğini de.

“Bir gün bu defter senin olacak. Dilerim o günü görmek nasip olur.” 

Babam defterini sırt çantasının en ulaşılabilir yerine koydu. İlk kez onun izinden yürümemi dillendirmişti. Asker olmamı. 

“Ama sen bana hiçbir zaman…”

Güldü. Yürek dağlayacak bir gülüştü bu. “Asker olamazsın dedim. Biliyorum. Tıpkı beni dinlemeyeceğini bildiğim gibi.” Bu ne demekti? Bu zamana kadar onun bir dediğini iki etmemişken bana nasıl böyle bir ithamda bulunabilirdi? Sadece izinlerde boynundan çıkardığını gördüğüm künyesini çözdü. Bir tanesini çantasındaki yedek zincire takıp bana uzattı. Sorgulamadan alıp boynuma taktım. Bu iyi gelmişti. Sanki hep yanımda olacakmış gibi. Hiç gitmemiş gibi…

Babamın titreşimdeki telefonunun çaldığını duyabiliyordum. Kimin aradığına bakma gereği bile duymadı. “Annen ve kardeşlerin sana emanet.” Kalan eşyaları hızlıca çantasına tıktı. “Sen de Allah’a,” dedikten sonra uzun yola gider gibi, hiç dönmeyecekmiş gibi baktı yüzüme…

*

“Kabin ekibi arkadaşlarım iniş için yerlerinize lütfen.”

Kulağıma dolan anonsun gölgesinde derin bir iç çekişle uyandım. İçerideki soğuk havaya rağmen ter içindeydim. Göğsümün ortasında tarif edilmez bir ağırlık vardı. Kazağımın üzerinden tam o noktaya gelen künyeleri avuçladım. Rahatlamamıştım. Sanki derimin altında tarifsiz benden daha büyük bir şey vardı ya da bu ruhumu tamamıyla yutmuş bir boşluktu. Bu şey her neyse bedenimi zorluyordu. İçimde biriken hislerin birdenbire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum.

“…. Lütfen masalarınızın kapalı, koltuklarınızın dik, pencerelerinizin açık olduğundan emin olun.”

Bazıları geçmiş ile geçememişi birbirine karıştırırdı. Oysaki ayrımı çok kolaydı. Geçen şeylerin izi olurdu. Geçmeyenlerin ise yarası… Kor bir ateşti bu ayrılık. Geçememişti. Asla sönmeyen, sürüklendiğin bilinmezlikte yanan ve en ufak bir rüzgârda alevlenen. Acımasızdı. Amansızdı. Yüzüne vururdu özlemini. Alay ederdi. Hapsederdi. Kahrederdi. Bugüne kadar hiç savaşmamıştım bu hisle. Aklıma geldiği an çekip gitmiştim çünkü. Fakat şu anda zihnimin en derinindeki anılar kadar telaşlıydım. Tekrar hatırlamaktan korkuyordum. Hatırlayıp unutamamaktan… 

Geride bıraktıklarına odaklanırsan önünde seni bekleyenleri göremezdin. Hayatta tam bu kaybettiğin yerde başlardı işte. Kaderden de medet umamazsın o anda. Sen gayret etmezsen o senin için kılını bile kıpırdatmazdı. En dibe vurduğunda yanan canın, daha fazla gidecek yerin olmayışın ve yalnızlığın yukarı çıkmaktan başka çare bırakmazdı insana. İşte orada hayat, yeniden daha hızlı ve bir o kadar güçlü başlar. Ağlaya ağlaya, belki de kanaya kanaya... O yüzden… Şu ana bir işaret koydum. Bu andan sonra sadece önüme bakacaktım. Bakmak zorundaydım.

“Nasıl dayanıyorsun?” 

“Sizin için.”

Şimdi daha iyi anlıyordum bu cümlenin ağırlığını.

“Beyefendi iyi misiniz?”

İzleniyor olma hissi nefret ettiğim bir tecrübeydi. Fakat şu anda bulunduğum konum nedeniyle bu durum gayet normaldi. Sağlığımdan endişe duyuyormuş gibi duran hostese iyi olduğumu belli eden bir hareket yaptım. “Sadece su alabilir miyim?” Kadının, yüzümü tatmin olmak istercesine taramasından sıyrılmak için istemiştim bunu.

“Hemen getiriyorum.”

Yanımızdan hızlıca ayrıldı. Uyarıları dikkate alarak koltuğumu dik konuma getirdim ve duruşumu düzelttim. Açık olan pencereden aşağı baktım. Kuş bakışı görüşü oldum olası severdim. Doğu’ya doğru uçtuğumuzun kanıtıymışçasına arazi yükselmişti. Dağlar artık uçsuz bucaksızmış gibi duruyordu. Hepsi de kışın geldiğini müjdeleyen karları tepelerinde misafir etmişti. Etek kısımlarıyla çıplak kayalıklarla kaplıydı. 

Öfkeyle kederin, neşeyle hasretin yaşandığı zalim Hakkâri Dağları’nın üzerindeydik. Yaşamak için öldürmeye mahkûm olan yerin…

Uçak iniş için Yüksekova’nın üzerinde döne döne alçalırken sis gittikçe artmaya başladı. Yine de uzaktaki bir vadinin tabanına doğru uzanan kerpiç ağırlıklı binaların olduğu yer dikkatimi çekti. Sınıra çok yakındı. Barış’la üzerinde çalıştığımız haritaları gözümün önünde canlandırdım. Burası Emrahların köyü olmalıydı. Çocuğun anlattığı her şey yoğun bir hafıza akınıyla zihnime doldu. Terörist grupları inlerinden çıkıp orayı mesken tutmuştu. Neden olduğunu anlamak zor değildi ve içimden bir ses aradığım teröristlerin burnumuzun dibinde saklandığını söylüyordu. 

“Buyurun beyefendi.”

Hostesin bana doğru uzattığı suyla büyük bir mücadele verdiğim konsantrasyonum son buldu. Teşekkür ederek aldım ama içmek yerine yanımda boş koltuğa koydum. Tekrar pencereden dışarı baktım. Alçaldığımız için görüşümü kaybetmiştim. Hoş, havadan binlerce kez uçulsa da, bütün hayal güçleri birleşse de tecrübeli askerler bilirdi ki, yere inince hayat bambaşkaydı. Bu nedenle ilk fırsatta o köye gidecek ve ihtimallerden en önemlisini eleyecektim.

Kemer ikaz ışıkları sönene kadar…”

Uçağın tekerlekleri yere değdiği gibi bir grup insan ayaklandı. Uçağın tüm gürültüsüne birde uğultulu konuşmalar eklenmişti. Hostesler ayaktakileri uyarıyor, koridordaki insanlar her saniye biraz daha artıyordu. Aralarına karışmamak adına uçaktan inen son kişi olacaktım. Bu benim için değişmez bir kuraldı.

Uçak gittikçe yavaşladı. Açık bir alanda durdu. Yolcuların neredeyse hepsi koridordaydı ve baş üstü dolaplarından eşyalarını almaya çalışırken ufak bir arbedeye neden oluyorlardı. O an tanıdık bir çift gözün radarında olduğumu fark ettim. Aramızda en az on sıra olmasına rağmen imalı bakışları tenimde iz bırakmaya yetmişti. Bu kadınla işimiz vardı ve ilk fırsatta Genel Kurmay Başkanı’na anlatmam gerekiyordu.

Hosteslerin çıplak sesle uyarısından sonra kapılar açıldı. Yolcular hızla ilerlemeye başladı. Kalabalığın azaldığını beraberinde seslerini de götürmesinden anlamıştım. Başımı çarpmamaya özen göstererek ayaklandım. O sırada başsavcının da benim gibi sona kalmayı tercih ettiği gerçeğiyle yüzleştim. Baş üstü dolabındaki eşyalarını almaya çalışıyordu. Bense annemin pırasalı börek başta olmak üzere kumanya ile doldurduğu sırt çantamı tek seferde aldım ve oyalanmadan çıkışa doğru ilerledim. Hosteslerin ‘iyi günler’ dilekleri eşliğinde merdivenlerden inmeye başladım. Hava birkaç gün öncesine göre sertleşmişti. Montumun önünü çekerken sırtımda delici bir his belirdi. Belli ki başsavcımız yine peşimdeydi.

“Ankara’yla yarışır ha.”

Koşar adım ilerleyen kadın, aramızdaki mesafeyi bir çırpıda kapattı. “Çok soğuk!” Göz ucuyla baktığımda kabanının ön uçlarını bedenine doladığını gördüm. “Hatırladığımdan daha çok,” gibi bir şeyi ağzının içinden mırıldandı. Belli ki birkaç gün öncesinden bahsetmeyecek bir geçmişi vardı bu şehirle. “Her zaman böyle midir?” Bakışlarımı ona çevirdim. Az önceki söylediğine ters düşen sorusu merakımı kamçılasa da sadece bakmakla yetindim. “Burada yaşaması zor olmalı.” Cevap vermedikçe daha fazla konuşması, üstelik arkadaşıymışım gibi muhabbet etmeye çalışması hayra alamet değildi. Önüme dönerek yürümeye devam ettim. O da ısrarla havanın soğukluğunu vurgulamaya devam etti.

“Bu kadar şikayetçiyseniz ilk uçakla geri dönebilirsiniz.”

Merhamet barındırmayan bir tondu sesimdeki. Teklifimi cazip bulmamış olacak ki beş kalp atışlık bir zaman diliminde sessiz kaldı. Yan yana içeri girdik. Ben durmadan yürümeye devam ettim. Ardımda hiçbir adım sesi duymayınca da rahat bir nefes aldım. 

Kısa süreli bir sıcak hava koridordan geçmiş gibi hissettiren bagaj bölümü bittiği gibi kendimi bir grup insanın içine buldum. Radarıma takılan biri olmadan aralarından sıyrılıp geçtim ve kışlaya gidecek servis alanına doğru ilerledim. İzin belgem yoktu. Bir gün önceden geleceğimi de haber vermemiştim. Yine de askeri kimliğime güveniyordum.

Daha önceden sardığım tütünü, babamın sigara tablasından çıkarıp dudaklarıma sıkıştırdım. Birkaç kez çakmağı ateşlemeyi denedim. Rüzgârın her seferinde daha şiddetli bir şekilde sigarayı söndürünce duraksadım ve elimi siper ettim.

“Açık hedef olduğunuzun farkında mısınız?”

Ömrümün her anı bu gerçekle doluydu. Bu yüzden önemsediğim bir detay değildi. Fakat oyalanmama laf çarpıtan sesin her işime burnunu sokması fazlasıyla dikkat etmem gereken bir sorundu. Omzumun üzerinden geriye doğru baktım. Özel harekatçı olduğunu anladığım iki adamın taşıdığı bavulların peşine takılan kadın “Belli ki servisinizi de kaçırmışsınız,” diye devam etti. O söyleyene kadar alanın boşluğuna takılmamıştım. Kahretsin. Yeni gitmiş olmalıydı. Başka bir uçuş olmadığına göre yeni bir tanesinin gelmesi yarını bulurdu. Neden arayıp geleceğimi haber vermemiştim ki.

“İsterseniz sizi kışlanıza kadar bırakabiliriz ya da nereye gidecekseniz.” 

İki metre ötemdeki sıradan bir arabanın önünde duran başsavcı, sanki iyilik elçisiymiş gibi gülümsedi. Onu tanımasam ve aklında benimle ilgili gizli planları olduğunu bilmesem, bu ifadesini sahici zannedebilirdim. 

“Teşekkürler.”

Nötr bir cevaptı. Yüzüme devamında gelecek adımın beklentisiyle bakan kadın dayanamayıp “Lütfen bizimle gelin,” dedi. Pes etmeyen duruşu kafamı karıştırıyordu. Gerçekten yardım etmeye mi çalışıyordu yoksa fırsattan istifade yol boyunca beni sorguya mı çekecekti?

“Taksiyle giderim. Teşekkürler.” 

Bu cümlemin gerçeklik payı yoktu. Bu bölgede bilmediğin bir araca binmek, esir düşme ihtimalini körüklerdi. Bu yüzden yasaktı. Özellikle de benim konumumdaki biri için…

“Eminim gidebilirsiniz ama daha sonrasında sizi bulabilir miyiz, işte ona güvenemiyorum.”

Sözde Hakkâri Yüksekova’yı bilmemesine rağmen, askerlik konularına bütünüyle hakimdi. Ya ödevine çok çalışmıştı ya da asker bir tanıdığı vardı. Onun yalan olduğuna inandığım gülümsemesini taklit ederek “Ne kadar pozitifsiniz,” dedim. Başsavcının bu sahtelik gözünden kaçmadı ve yine de ciddiyetini bozmadan konuşmaya devam etti.

“Sadece gerçekler yüzbaşım.”

“Benim gerçeklerim.” 

Tekrar ifadesizliğime büründüm. Sahte neşeden nefret ediyordum. Hoş, sahte olan her şeyden nefret ediyordum. “Lütfen açık hedefin yanında daha fazla kendinizi riske atmayın. İyi yolculuklar.”



Yorumlar