Yüzbaşı ve Başsavcı - 7. Bölüm
OLCAY
44. Dağ ve Komando Taburu, Orgeneral Sami Başarı Kışlası’nın içerisindeydi. Havalimanından yürüyerek yarım saat mesafede olduğunu tecrübe ettikten sonra kışlanın içerisinde de bir o kadar yürümem gerekiyordu. Bu kışla, birçok birliği ve büyük bir lojmanı barındıran bir tümendi. Kapladığı alan bakımından Yüksekova’nın dörtte üçü sayılabilirdi. Benim taburum ise, tümenin tam ortasına denk gelen bir mevkide yer alıyordu. Bu da demek oluyordu ki, yolum uzundu. Nizamiyeden kendimi özel bir araçla aldırabilirdim. Fakat beni birkaç gün sonra bekleyen taburuma sürpriz yapmak istiyordum. Kelimenin gerçek anlamını kullanacak olursam da baskın.
Havanın ayazına aldırış etmeksizin yürümeye başladım. Kaç tane tabur, kaç tane karargâh binası geçtiğimi saymayı bırakmıştım. Kafamdaki haritaya göre yaklaşmış olmalıydım. İlerideki mavi bereli topluluk da bunu kanıtlar nitelikteydi. Saatime baktım. Öğlen içtimasına yetişmiştim ve bunun verdiği haklı gururuyla adımlarımı hızlandırdım. Askeri -normal aralık-nizamda sıralanmış askerlere göz gezdirerek arkalarından geçtim. Karargâh Bölüğü, 1. Bölük, 2. Bölük, 3. Bölük… Gözüme bir ayrıntı takıldı. 2. ve 3. bölüğün, bölük komutanları içtimaya çıkmamıştı. Peşin hükümlü olmak istemiyordum ama geçerli bir mazeretleri yoksa benden bugün çekecekleri onlara burada görev yapacağım süre zarfında yeterdi.
Birkaç gözün radarında olduğumu hissedince başımı Karargâh Bölüğüne çevirdim. Kendi içtimasını yöneten kıdemli üsteğmenin bakışlarından hoşlanmamıştım. Belli ki o da benim askerleri incelememden hazzetmemişti. Sivil olmam buna en büyük neden olabilirdi. Adımlarımı tabur binasına kadar takip etti. Kim olduğumu sorguladığından emindim. Tanışacaktık ama önce gerekli prosedürleri yerine getirmeliydim.
Tabur binası tek katlı, orta boyutta klasik dikdörtgen bir bina idi. Askeriyede yıpranmış bina görmek imkansızdı ama bu binaların eski olduğu gerçeğini değiştirmezdi. Gıcırdayan bir kapı eşliğinde içeri girdim. Rüzgarlıkta bulunan kaza-olay tablosundaki vukuata göz gezdirdim. Neyse ki Tabur, benden 8 sene önce bir olay yaşamıştı. Demek ki herkes üzerine düşen vazifeyi yerine getiriyordu.
Herkes içtimada olduğundan odamı bulmak iç güdülerime kalmıştı. Önce sağ koridora, ardından sol koridora baktım. Sağ taraftaki hareketlilik, çoktan adımlarımı kendi üzerine çekmişti. Botlarımın zeminde bıraktığı tok ses eşliğinde kapalı kapıların üstünde yazan tabelaları okudum. Personel kısmı, nam-ı diğer S1, istihbarat kısmı- S2, harekât eğitim kısmı-S3, lojistik kısmı-S4 ve tabur komutanı odası.
Odamın da kapısı kapalıydı ama içeriden gelen sesler koridora kadar taşıyordu. Birkaç kişinin olduğunu gösteren hararetli derbi muhabbetini bölercesine kapıyı açtım. Yüzbaşı olduğunu gördüğüm üç kişinin bakışları aynı hızla bana döndü. Sivil giyinişimle yaptığım hareketin tezatlığını sorguluyorlardı. Aralarındaki en ciddi ifadeli duran yerime vekalet eden Karargâh Bölük Komutanı olmalıydı. Saygısızlığıma müsamaha göstermeyecek bir havası vardı. Aranan diğer iki kanında hangi bölüklere komutanlık yaptığı az sonra ortaya çıkacaktı. Artık son derece sakin, sinek uçsa sesi duyulacak kadar sessiz bir odadaydık. Dile dökülmeyenlerin tenhalığında rahatsız bakışların odak noktasındaydım. Tepkisiz ama bir o kadar intihara yönlendirecek kadar güçlü bakışlarımı tek tek dolaştırdım. Birinin göz bebeklerinde yüzen kargaşayı yakalamıştım. O da benim kim olduğumu… Karargâh Bölük Komutanıyla göz göze geldiğim anda esas duruşa geçti.
“Dikkat!”
Ne olduğunu anlayamayan ama yerime vekalet eden yüzbaşının çektiği dikkat yüzünden esas duruşa geçen ikili, geldiğimden beri ilk kez bana dikkatli bakıyorlardı. Yaşlarımız yakın olduğu için, onlardan rütbeli olmamı yakıştıramamışlardı belli ki. Akıllarından bende önce gelen şanımla, ben gerçeğini sorguladıklarına emindim.
“10 dakika sonra tabur içtima!”
Sesim profesyonel ve duygusuzdu. Ancak her kelimesinde yakalanması kolay bir tını vardı: her biri yaptıkları yanlışı yüzlerine vuran keskin bir bitişe sahipti. Hep bir ağızdan çıkan “Emredersiniz Komutanım!” cümlesi odanın içinde yankılandı. Üçü odadan çıkmak için seri bir şekilde hareket etti. Yanlarından geçerken isimliklerine göz attım: Özpolat, Yavuz, Uzanulu. Tek tek kapının eşiğinde duran yüzbaşıları, baş selamlarını verip sollarına dönerek odadan ayrıldı. Karargâh Bölük Komutanı da aynı şekilde odadan ayrılmak üzereydi ki “Uzanulu Yüzbaşım bekle,” dedim. Esas duruşta kendini tanıtan adam “Yüzbaşı Çağrı Uzanulu. Karargâh Bölük Komutanı. Emredersiniz!” dedi.
“Taburun bilgi defteri hazır mı?”
“Hazır komutanım.”
Başımı onaylarcasına salladım. “Çıkmadan brifingini bekliyorum o zaman,” dediğimde “Emredersiniz komutanım,” dedi. Teşekkür ettim. “Çıkabilirsin.” Baş selamını verip odadan ayrılırken kapıyı kapattı. Makamıma doğru yürüdüm. Masamın yanında duran kilitli dolabımdan eşyalarımı çıkardım. Çatışmanın ardından apar topar Ankara’ya gitmek zorunda kaldığım için temizletememiştim. Birkaç kez çırparak üzerindeki tozu götürmeye çalıştım. Botlarımı dolabın içindeki bir boyayla yeniledim. Hepsini giydikten sonra penceredeki yansımadan bakarak durum kontrolü yaptım. Sanırım bugünlük idare ederdi. Bordo beremi dikkatli bir şekilde başıma geçirdim. Bu iyi hissettirmişti. Açık olmak gerekirse kamuflajların içinde olmayı özlemiştim.
Saati kontrol ettim. İçtimaya çıkmadan önce Genel Kurmay Başkanı’nın emrini yerine getirmeliydim. Emrettiği gibi askeri hattan emir subayını aradım. Bir süre sonra telefonun ucunda duyduğum tok sese karşılık her zamanki gibi esas duruşa geçtim.
“Yüzbaşı Karahanlı. Komutanım iznimi vukuatsıza olarak tamamlamış olup, müsaadenizle taburumun başına geçip görevime başlıyorum.”
“Kurmay Yüzbaşı Karahanlı.”
Kısa bir süre önce aldığım ‘Kurmaylık’ rütbemi unutmam belli ki Genel Kurmay Başkanı’nın hoşuna gitmemişti. “Bunu önce sen kabullenmelisin ki, insanlar inansın.” Devamındaki cümlesi, peşimdeki başsavcı dahil her şeyi bildiğini gösteriyordu. Bu üzerimdeki yükü hafifletmişti.
“Emredersiniz komutanım.”
“Üslerini gördün mü?”
Tugay Komutanının yanına gidip gitmediğimi sorgulayan adama “Tabur içtimasından sonra gideceğim komutanım,” dedim. Anladığını belli eden bir ses çıkardı. “Selamımı iletmeyi unutma. En kısa zamanda tavla oynamaya geleceğimi de hatırlat.”
Bu operasyon hakkında bağlı olduğum Tugay komutanının da her şeyi bildiğinin gizli mesajıydı. Belli ki telefonda veremeyeceği emirleri bana bu sayede iletecekti ve gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra bizi sivilde teftişe gelecekti.
“Emredersiniz komutanım.”
Telefonu da sesindeki sertlik gibi kapattı. Günlerdir kafamın içinde büyüyen asıl soru işaretiyle kalakalmıştım. Telefonu kulağımdan çektim. Madem Tugay komutanı her şeyi biliyordu. Bunu da ondan öğrenmek farz oldu. Belli ki ilk günüm sandığımdan da yoğun geçecekti ama önce şu taburdaki saygısızlığın hesabını soracaktım. Hesap verme sonraki meseleydi.
Saati son kez kontrol ettim. Tabur içtimasının zamanı gelmişti. Seri adımlarla odamdan çıktım. Postallarımın yarattığı güçlü etki koridorda yankılanmaya başladı. Az önce kapalı olan tüm kapılar açılmıştı ama odalarda kimse kalmamıştı.
Tabur binasından çıktığım anda beni karşılayan kalabalık grupta ölümcül bir sükûnet hakimdi. Az önce beni göz hapsine almış olan kıdemli üsteğmenin yaşadığı şoku yüzünden okuyabiliyordum. Sırtı dönük olmasına rağmen onlara doğru yürüdüğümü fark eden Yüzbaşı Uzanulu “Tabur rahat!” diye gürledi. Ayakların uyumundan doğan ses muazzamdı.
“Hazır ol! Tüfet omuza! Selam dur! Dikkat!”
Uzanulu bana doğru döndü. “Yüzbaşı Uzanulu, Karargâh Bölük Komutanı, Dağ ve Komando Taburu, öğlen içtimasında 12 subay, 18 astsubay, 23 uzman erbaş, 110 erbaş ve er ile görüş ve emirlerinize hazırdır komutanım.” Teşekkür ettikten sonra askerlerin hepsine göz gezdirdim. Hepsi de çakmak çakmak bakıyordu.
“Tabur merhaba!”
“Sağ ol!”
“Nasılsın?”
“Sağ ol!”
Tek bir fire vermeyen tabura bakarken gururum okşandı. Başımı memnuniyetle salladıktan sonra yüzbaşını yerine gönderdim. “Beni rahatta dinleyin.” Rütbelilerden rütbesizlere kadar herkesi görüşüme alacağım şekilde durdum.
“Ben Kurmay Yüzbaşı Olcay Karahanlı. Harp okulundan mezun olduktan sonra özel kuvvetler komutanlığına seçildim ve 1. olarak eğitimimi tamamladım. Ankara’dan ilk görev yeri olarak Hakkari’ye gönderildim. Fakat burada çok fazla vakit geçirme imkânım olduğu söylenemez. Gelmemin ikinci ayında Kerkük’e görevlendirildim. Ardından Irak Metina, son olarak da Suriye’de görev yaptım. Yeni bir görevlendirmeye kadar da sizlerin başındayım.”
Direk göz teması kuramasalar da kaçamak bakışlarının beremle buluştuğunu görecek kadar çok asker yakalamıştım. “Neden borda berelinin sizi komuta ettiğini sorguladığınızı duyar gibiyim,” dediğimde rütbelilerinde ilgisini tamamen üzerime çektim. Belli ki herkesin kafasında aynı soru işareti vardı. “Bu sizin gözünüzü korkutmasın.” Üstümüzde dalgalanan Türk Bayrağını işaret ettim.
“Bu bayrağın altında olduğunuz sürece bere renginin bir önemi yok!”
Sesim soğukkanlı, kayıtsız ve ustalaştığım o buyurgan tonla doluydu. “Hepimiz bu vatan için canını hiçe sayan, şehadet yolunda ilerleyen askerleriz. Yeşil olmazsa, mavi olmaz, mavi nefes almazsa bordo yaşamaz! Bunu aklınızdan çıkarmayın!” ‘Emredersiniz Komutanım’ cümlesi havaya, ayaz kadar nefes kesici bir şekilde karıştı.
“Sorusu olan var mı?”
Çıt çıkmadı. Başımı az önceki üçlüye çevirdim. Onlarla hesaplaşmamı burada yapamazdım. Tugay Komutanı’nın yanına da daha fazla geç kalamazdım. Brifing zamanı diğer ikiliyi de çağırma planıyla tekrar askerlere döndüm.
“Emir komuta bölük komutanlarında. İyi mesailer!”
“Sağ ol!”
**-**
Şahsıma tahsis edilen land ile, Dağ ve Komando Tugayı’nın karargâh binasına geldim. Bu bina zemin hariç iki katlı, diğerlerine göre daha yeni gözüken bir yerdi. Tugay Komutanı’na ait odanın en üst katta olacağını bildiğimden oyalanmadan merdivenlere yöneldim. Tabur binasına kıyasla çok daha fazla üst rütbeli askerler olduğu için neredeyse her adımımda birine baş selamı vermek zorunda kalıyordum. Neyse ki onlarda sorgulamadan karşılığını veriyorlardı.
Emir Astsubayının odasının önünde durdum. İçerisi sakindi. Ayakta duran adamın sırtı bana dönüktü. Fakat omzundaki apoletlerden anladığım kadarıyla bir yarbaydı ve Tugay Komutanı’nı soruyordu. Kapıyı iki kez tıklatıp içeriye doğru büyük bir adım attım. Yarbay bana doğru döndüğünde “Kurmay Yüzbaşı Karahanlı. Komutanım müsaadenizle Emir Astsubayına bir konu iletecektim,” diye izin istedim. Bordo bereli birini bu odada görmeye alışık olmadığı her halinden belliydi. Göz, insanın yüzüne yerleştirilmiş en ölümcül silahtı ve Yarbay beni birkaç saniye içerisinde delik deşik etmişti.
“Buyur bakalım.”
Yarbay’ın izniyle masasında oturan astsubaya döndüm. “Kurmay Yüzbaşı Olcay Karahanlı. Komutanımız beni bekliyordu. Geldiğimi haber verir misiniz?” Astsubay adını duyduğu ama daha önce hiç görmediği beni, daha doğrusu apoletime sıkıştırdığım beremi, büyük bir ilgiyle inceledi. Normal zamanda olsa rahatsız olacağım bir bakış türüydü. Fakat bulunduğumuz ortamda bu merak yadırganamaz bir gerçekti.
“Komutanımız şu anda brifing alıyor. Kimsenin rahatsız etmesini istemedi. Somuncu Yarbayımız içeri girerken haber vereceğim. Buyurun bekleyin.”
Teşekkür ettim. Askerin gösterdiği koltuklara ilerlemeden önce Yarbay’dan izin istedim. Başıyla oturabileceğimi söylediğinde ikiletmeden kapının yanındaki siyah deri koltuğa oturdum. Yarbay’ın gözlerini hala üzerimde hissediyordum ve yanılmadığımı sorusuyla anladım.
“Söyle bakalım Yüzbaşım. Yeni mi atandın?”
Tuzaklı bir soruydu. Atamaların zamanının geçtiğinin o da farkındaydı. “Geçici olarak görevlendirildim komutanım,” dediğimde gözlerinde karanlık bir neşe belirdi. Bu bakışı, kolay lokma olmadığımı anlamış olmasına verdim.
“Nereye?”
“44. Dağ ve Komando Taburuna.”
Tek kaşı sorgularcasına havalandı. Bir bordo berelinin, piyade komandoların arasında ne işi olduğunu merak eden havası anında odayı kapladı. Bu tarz bakışlara kendimi hazırlamıştım. Bu yüzden ifademdeki ciddiyeti asla bozmadım. Tam yeni bir şey sormak için dudaklarını aralıyordu ki koridorda konuşma sesleri duyulmaya başladı. Kısa bir süre sonra birkaç albayla beraber Tugay Komutanı görüş alanıma girdi. Odadaki herkesle beraber esas duruşa geçtim. Emir Astsubayı koşar adım odadan çıktı. Komutan yanındakileri güzelce uğurladıktan sonra ona döndü. Asker beni söylemiş olacak ki, gözleri hızla bana kaydı. Ne düşündüğünü tahmin etmek zordu. Dudaklarını okumama fırsat vermeyecek bir hızla bir emir verdi. Ardından bakışlarını omzumun üzerinden arkamdaki Yarbay’a kaldırdı.
“Gel bakalım Somuncu Yarbayım.”
Anında merak ifadesinden sıyrılmış olan adam yanımdan hızla geçti. Tugay Komutanıyla beraber görüş alanımdan çıktı. Yine de birkaç saniye bekledikten sonra yerime oturdum. Emir Astsubayı birkaç dakika sonra odasına döndü.
“Beklerken bir şey içmek ister misiniz komutanım?”
Teşekkür ederek gerek olmadığını söyledim. Masasına dönen çocuk önündeki evraklarla uğraşmaya başladı. Bende zaman geçirmek adına sehpanın üzerinde duran askeri dergilerden birini elime aldım.
Ezbere bildiğim konuların üzerinden geçerken koridordan tekrar sesler yükseldi. Saate baktım. Neyse ki beklediğimden daha kısa sürede konuşmaları bitmişti. Astsubayla beraber ayaklandım. Yarbay, odanın önünden geçerken göz göze geldik. Baş selamı verdim. O ise “Komutanımız seni bekliyor,” dedi. Belli ki çağırılma emrim ona verilmişti ve o bundan pek hoşnut olmuşa benzemiyordu.
Emir Astsubayının peşine takılıp odadan çıktım. Kapıyı tıklatan çocuk önden geçmem için izin verdi. Kapı eşiğinden geçmeden sol omzumdaki beremi çekip göğsüme aldım. Tekmili vermemle “Gel Olcay,” dedi. Masasına üç adım kala durdum. Bakışları Emir Astsubayına kayan komutan “Bize çay getir,” diye emretti. Ardından gözlerini bana çevirdi. Lazer gibi bakışları sinir bozucuydu. Gözlerini size diktiğinde hiçbir tereddüt algılamıyor, anlattıklarınızı dinleyip layıkıyla değerlendirdiğine dair hiçbir şüpheniz olmuyordu.
“Otur Yüzbaşım.”
Oyalanmadan masasının önündeki koltuklara oturdum. “Yolculuk nasıl geçti? Yerleşebildin mi?” Terör bölgesindeyseniz sivil bir hayat sürme izniniz yoktu. Bu nedenle Yüksekova’ya görevi çıkan tüm askerler tümenin içindeki lojmanlarda kalmak zorundaydı. Gelmeden önce bana da misafirhanede bir yer ayarlanmıştı. Fakat henüz orayı görmemiştim. Yine de komutana “Sağ olun komutanım. Yerleştim,” dedim konunun uzamaması için.
“Genel Kurmay Başkanımız durumdan bahsetti. Keşif için nereden başlamayı düşünüyorsun?”
“Komutanım müsaadenizle. Sorumluluk sahamdaki sınır karakollarından başlayarak kendime bir rota oluşturacağım. Emirlerinize maruzdur.”
“Kaçacakları güzergahı biliyor musun ki?”
“Tahmin ediyorum komutanım.”
“B planın var mı?”
Her zaman olurdu ama şu anda aklımdan geçen planların birçoğunu Genel Kurmay Başkanı bile bilmiyordu. Bu nedenle “Henüz yok komutanım,” dedim. Kuşkulu bir ifadeyle bana baktı. Sanki zihnimden geçenleri okumaya çalışıyordu.
“Artık var.”
Çayların gelmesiyle konuşmasına kısa bir ara veren komutan, astsubayına “Şule Binbaşı geldi mi?” diye sordu. Odada beklediği haberini aldıktan sonra da “Çağır gelsin,” diye emretti. Astsubay odadan çıktı ve birkaç saniye içerisinde kapı tıklatıldı.
“Binbaşı Kartalkaya Beni emretmişsiniz komutanım.”
İçeriye en az 1.80 boylarında, kısa olduğu belli olan siyah saçlarını ensesinde sıkıca toplamış, sert mizaçlı çakı gibi bir asker girdi. Diğerlerine kıyasla kusurlarını kapatma ihtiyacı bile hissetmemişti. Bu yüzden tenindeki soğuk ısırığını fark etmek kolaydı. Soluk kahverengi gözleri çok fazla acıya şahit olmuşa benziyordu. Gözlerim istemsizce dudağının ucundaki bene takıldı. Bu nokta kadar benin keskin hatlı yüzüne tuhaf bir yumuşama, aynı zamanda da gerilim verdiğini düşünmeden edemedim. O ise beni sanki görmüyormuş gibi ağır ve duygusuz bir şekilde sadece komutana bakıyordu.
“Gel Şule.”
İsmi alev anlamına gelen kadın güçlü adımlarla içeri girdi ve bize üç adım kala durdu. “Tanıştırayım. 44. Dağ ve Komando Tabur komutanlığına atanan Kurmay Yüzbaşı Olcay.” Geldiğinden beri ilk kez yüzüme dikkatli bakıyordu. Tepeden tırnağa keşfe çıkan sert gözleri, bereme takıldı. Ardından gözlerimin üzerinde durdu. O kısacık zaman diliminde ne düşündüğünü bilmiyordum ama bir nebze de olsa bakışları ısınmıştı. “Olcay, Şule Binbaşım da 22. Dağ ve Komando Taburunun Komutanı.” Bu tanışma faslı nedense içime ufak bir huzursuzluk çökmesine neden oldu. Kadının bakışları olacakları bildiğini ele veriyordu ve bu daha da rahatsız ediciydi. Kibar gülümsemem onun fark etmediği ya da görmezden gelmeyi seçtiği bir uyarı taşıdı. Rütbesi ne olursa olsun kimse bana zorla-
“Bundan sonra birliktesiniz.”
Yorumlar
Yorum Gönder