Yüzbaşı ve Başsavcı - 8. Bölüm
OLCAY
Bir, iki, üç, dört, beş…
“Bana her zaman ulaşamayabilirsin. Bu operasyonda benim gözüm kulağım Şule olacak ve seninle birlikte operasyonu o yönetecek.”
İki saat.
Tam tamına iki saat beş dakika geçmişti ama zihnimdeki lanet olasıca cümle ilk etkisini yitirmemişti. Hala beni zerrelere bölecek güçteki öfkeyi damarlarımda dolaştırıyordu ve üzerime hücum eden sakinlik tüm cephelerde kaybediyordu.
Altı, yedi, sekiz, dokuz, on, onbir…
Bana sormamıştı. Sadece söyledi. Çünkü Tugay Komutanı dahil tüm üst rütbeliler istek değil, emir adamlarıydı. Bu hayatta nefret ettiğim şeylerden biri, işime karışılmasıydı. Özellikle de peşime adam takılması nefretin de ötesindeydi.
On iki, on üç, on dört, on beş…
Kafamın içinde milyon kez oynadığım senaryoda yılların emeği vardı. Babamın şehit haberini aldığım o gece düşmüştü yüreğime bu oyunun fitili. Olduğu yerde yıllarca patlamadan beklemişti. Beni yaka yaka güçlendirmişti ateşini. Şimdi bu oyuna konuk oyuncu değil, zorla baş rol eklememi emrediyorlardı.
“Operasyonun sınırlarını genişletiyorum. Sadece senin sorumluluk sahanla onları yakalayamazsın.”
Yürürlüğe sokulan B planı buydu. Kendi taburumu komuta ederek sadece Hakkari’nin belli bölgelerine ulaşabiliyordum. Şule Binbaşının yetkisiyle de kalanına. Yıllardır süregelen takip olayının bu sefer son olmasını istiyorlardı. Ölü ya da diri, o üçlüyü yakalamak asli karardı.
On altı, on yedi.
Buna ne kadar iş birliği denirse denilsin alt yazısında denetim yazdığını okuyabiliyordum. Önüme koydukları B plansız ihtimali, görevi kabul ettiğim ilk gün fark etmiştim ve sadece B değil alfabenin tüm harflerini kapsayan ihtimalleri, o günden itibaren tek tek planlamıştım. Fakat şu anda ya hepsini silmem ya da Şule Binbaşı’yı da dahil etmem gerekiyordu. Yani…
İki ucu boklu değneği elimde tutuyordum.
Bir, iki, üç…
Genel Kurmay Başkanı’nın bu denetimli serbestlikten haberinin olmamasının imkânı yoktu. Yıllardır planladığım, aylardır aktif olarak üzerinde çalıştığım bu görev için madem bana güvenmeyecekti, neden seçmişti? Sırf babamla beraber bu işin peşindeyken, devresini kollarının arasında şehit vermesinin yemini miydi bu? Eğer öyleyse, bir intikam alınacak ve onu da bizzat oğlu gerçekleştirecekse, neden her hareketimi hesap vereceğim bir başka rütbeliyi başıma dikiyordu? Bu neyin tantanasıydı?
Dört, beş, altı, yedi…
Kapının tıklatılmasıyla sakinleşmek adına kaç settir tekrarladığım sayıları zihnimin içinde susturdum. “Gel!” Kapının aralığından gözüken Uzanulu baş selamı verdikten sonra “Yüzbaşı Uzanulu. Komutanım müsaadenizle taburun bilgi defterini arz edecektim,” dedi. Saate baktım. Mesainin bitmesine bir saat kalmıştı ve akşam yemeğini lojmanın içindeki dağ evinde, Şule Binbaşı ile yiyeceğim için içtimadan önce planladıklarım sekteye uğrayacağa benziyordu.
“Haberci!”
Gür sesim yüzbaşının yanından geçip koridorda yankılandı. Birkaç saniye içerisinde karargahıma tahsis edilen asker kapının eşiğinde belirdi. Çakmak çakmak bakıyordu mavi gözleri. Taş çatlasın yirmisindeydi. Yağız, yiğit delikanlı derler ya… İşte bu asker bu kelimenin kanlı canlı örneğiydi ve bu toprakların böyle çocuklara ihtiyacı vardı. Yüzbaşının yanından geçtikten sonra baş selamı verdi. Tam kendini tanıtacağı sırada “Diğer bölük komutanlarını çağır çocuk,” diyerek işi hızlandırdım. Ağzında toplanan kelimelerinin hepsini yutarcasına yutkundu. Rahatsızlık hissi yüzünden saniyelik bir hareketle geçip gitti. Geriye gözlerinde bıraktığı tek şey meraktı ama onu da sormaya pek niyetli değil gibiydi. “Emredersiniz!” deyip selamını verdi ve bir nefes aralığında görüşümden çıktı. Uzanulu hala kapının önünde dikiliyordu.
“Gel sen.”
Kısa bir an tereddüt eder gibi oldu. Belli ki birazdan bu odada yaşanacakları az çok tahmin etmişti. Kaçamayacağının da farkında olduğundan harekete geçti. Makamıma üç adım kala durdu. Diğerleri gelene kadar ağzımı bıçak açmadım. Odanın içindeki gergin havayı biraz da bu sessizliğim besliyordu. Birkaç dakika içerisinde taburun tüm bölük komutanları karşımdaydı ve ben gelmesi beklenen işareti almış gibi konuştum.
“Kapıyı kapat ve içeri kimseyi alma.”
Haberci yüzündeki endişe kırıntılarını etrafa saçmak istemiyormuşçasına dikkatli bir şekilde odadan çıktı ve kapıyı kapattı. Oda bir anlığına konuşulmamış kelimelerle dolu bir sessizliğe büründü. Gözlerimi dört adamın yüzlerinde dolaştırdım. Gözlerini kaçıran üçlü neden burada olduğunu çok iyi biliyordu. Bana diğerlerine nazaran biraz daha uzun bakmayı sürdüren kişi ise, kulağına çalınan haberlerle onun ne alakası olduğunu düşünüyordu. Askeriyede her zaman kurunun yanında yaşta yanardı. Belli ki bu hikâyede de yanan o olacaktı.
“Maç kaç kaç bitti Yüzbaşım?”
Derbi muhabbetindeki en baskın sese yöneldim. İsimliğinde ‘Özpolat’ yazan asker bakışlarımı hissetmiş olacak ki başını kaldırdı. “Yüzbaşı Anıl Özpolat. 2. Bölük, Bölük Komutanı.” Tekmilini verdikten sonra sustu. Sorduğum soru karşısında sessizliğini şaşırmış olmasına ya da ne diyeceğini bilememesine yorarak ve bu suskunluğundan cesaret alarak bir hamle daha yaptım. “Fenerbahçe mi kazandı, Galatasaray mı?” Sesim, sakin ama karşımdakinin titremesine neden olacak kadar soğuktu. Soruma yine cevap vermedi. Cümlelerim sanki aramızda asılı kalmıştı. Oturduğum yerden ayaklandım ve karşımdaki dörtlüye daha yakın olabilmek için masamın etrafından dolandım. Yüzlerini en iyi gördüğüm yerdeyse durdum. Aramızda giderek kalınlaşan bir sessizlik vardı. İçine sessiz sedasız alınan nefesleri saklayan, için için kendini yiyip bitiren, sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen bir sessizlik…
“Bu sessizliğini bilmemene mi yormalıyım Özpolat, yoksa söylemene değmeyeceğine mi?”
Normal zamanda üstlerinizin sorularına cevap verme yetkiniz yoktu. Sizi ne kadar kalaylarlarsa o kadar güçlü ‘Emredersiniz’ demek zorunda kalırdınız. Fakat benim istediğim bu değildi. Karşımda duran adamların nereye kadar kendilerini savunacağını görmek istiyordum. Yola onlarla devam edebilmem için birbirlerini satıp satmayacaklarını bilmem gerekiyordu.
“Komutanım,” diye güçsüz bir sesle konuşmaya başlamıştı ki yutkundu. O da farkındaydı sesindeki acizliğin gereksiz olduğunu. Bir parça suskunluk bundan sonraki sözlerini daha da kuvvetlendirdi. “Komutanım.” Bu daha güçlü bir girizgahtı.
“Fenerbahçe Komutanım.”
Birkaç saat önceki heyecanı düşünülürse o da bu takımı tutuyordu. Fakat şu anda tuttuğu takımın, maça çıkan futbolcuları dahil her şeyinden pek de haz ettiği söylenemezdi. Kızgındı. Gergindi. Tedirgindi. Saçlarının dipleri parlamıştı. Neden sadece ona yüklendiğimi merak ediyordu. Yanındaki arkadaşlarının da onunla aynı korkuları yaşadığını göremeyecek kadar körleşmişti ve bu beni onun üzerinden konuşmaya devam etmeye itiyordu.
“Değdi mi peki?”
Anlamadığını belli eden bir bakış attı. “Askerlerinin önüne çıkıp, sadece 10 dakikanı alacak içtimaya çıkmamana değdi mi bu zafer?” Açıklama yapmamış halimi tercih ettiğine emindim. Köşeye sıkışmışlığın verdiği yırtıcılıkla “Komutanım siz gelmeden önce tam da-“ diye çıkışıyordu ki sözünü kestim.
“Çıkmak üzereydiniz.”
Onun yerine cümlesini tamamlamam hali hazırda tutmaya çalıştığı kontrolünü zedeledi. “Ne şans ama!” Bağırmadan, sakince söylediğim cümleler belli ki onları daha derinden yaralıyordu. Koskoca Yüzbaşı olmuş adamlara bağırmam ne fayda edecekti ki zaten.
“Tekrarı olmaz Komutanım.”
Olmayacağını biliyordum. Gözlerimi Özpolat’tan çektim. Tek sıra halinde duran adamların önünde volta atmaya başladım. “Disiplin her şeydir,” derken önümdeki camdan dışarı baktım. Yerdeki sonbaharın vedasını temsilen düşen yaprakları temizleyen askeri görünce duraksadım. Odağımı çelimsiz, neredeyse parkasının içinde kaybolacakmış gibi duran çocuktan ayırmadım. Belki de birkaç ay sonra buraları bir daha hiç görmeyecekti ama ona verilen görevi öylesine sahiplenmişti ki sanki evinin önünü süpürürmüş gibi titizleniyordu.
“Bu hanginizin bölüğünün askeri?”
Konuşmamı yarıda kesmemden mütevellit hepsinin bakışları pencerenin ardındaydı. “Benim Komutanım.” Omzumun üzerinden sesin sahibine baktım. İçtimada olan tek yüzbaşıya. Dudağıma yerleşen kendinden emin gülümsemeyle tekrar önüme döndüm. Diğerlerinin askeri olacak değildi ya…
“Disiplin.”
Sesim manidardı. Ağır hareketlerle gerisin geri döndüm. Pencereden dışarı bakan yüzbaşıların ilgisi bana kaydı. Az önce araya giren muhabbetle ilgili en ufak bir fikir yürütememişlerdi. Bundan dolayı aldığım cevabın ıstırabını çekmiyorlardı. Oysa her şeyin özü oydu.
“Disiplin her şeyden önce gelir.”
Tekrar yürümeye başladım. “Çevrenden,” derken Uzanulu’ya baktım. “Zevklerinden,” dediğim sırada bakışlarım Özpolat’a kaydı. “Hatta kendinden.” Gözlerim isimliğinde Yavuz yazan yüzbaşıda takılı kaldı. Bir tek onun sesi bu odada duyulmamıştı.
“Yüzbaşı Özkan Yavuz. 3. Bölük, Bölük Komutanı.”
Ne istediğimi çok geç olmadan anlayan yüzbaşı tekmilini güçlü bir sesle verdi. “Neden içtimaya çıkmadın yüzbaşım?” Yanındakilere kıyasla daha hızlı cevap vermesi, düşünülmüş bir eylem gibi hissettirdi.
“Tekrarı olmaz Komutanım.”
“Neden diye sordum Yüzbaşım.”
Sorumdaki iğneleyici hava yüzbaşının boğazına batmış gibiydi. “Öğlen içtimaları için üsteğmenimi görevlendirmiştim komutanım.” Sesindeki pürüz, utançtan mıdır bilinmez biraz daha zorlarsam ağlayacakmış gibi hissettiriyordu. Yüzünün tamamına indirilen kuvvetli bir tokat gibi aşağılayan bir sesle “Gerek duymadın yani,” dedim. Dışı çelik gibi duruyordu. Fakat içinin tir tir titrediğini gözlerinden okumak zor değildi.
“Emir komutada boşluk bırakırsan illa biri doldurur.”
Yutkunduğunu âdem elmasının aşağı yukarı hareketinden anladım. “Yani çokta vazgeçilmez sanmamalı biri kendini,” derken burnunun ucuna kadar girdim. Yüzünü ciddi bir ifadeyle yakından incelemek, boynundaki damarların daha da belirginleşmesine neden oldu. “Bugün bölük komutanısındır. Diğer gün sınır ötesinin komutanı.” Ufak göz dağım yerine ulaşmış gibi esas duruştaki halini daha da dikleştirdi.
“Emredersiniz.”
Yüzbaşının yüzünde birkaç saniye daha oyalandıktan sonra geriye doğru büyük bir adım attım. Aramızdaki mesafenin açılmasıyla omuzlarının biraz olsun düştüğünü fark ettim. Bugünlük bu kadar gerginliğin onlara yeteceğini anladım.
“Yüzbaşı Uzanulu haricindeki herkes görevinin başına. Bugünkü olay bir kez daha tekrarlanırsa, şefaatinizde pekte iç açıcı şeyler yazmayacağını bilmelisiniz. Şimdi çıkın.”
Yorumlar
Yorum Gönder