Yüzbaşı ve Başsavcı - 9. Bölüm

OLCAY

İlk izlenim, anlık bir bakış açısıydı ve yargılamak kolaydı. Yanıltıcı olabileceği o an aklınıza gelmezdi. Yüzeysel bir kitap kapağı gibi düşünülebilirdi bu. İlk bakışta içeriğiyle ilgili bilgi sahibi olduğunuzu sanırdınız. Derine indikçe, yavaş yavaş asıl hikâye ortaya çıkardı ve siz belki de peşim hükümlü davrandığınızı o an fark ederdiniz. 

Gel gör ki, bazı anlarda dürtülerimiz, muhakememizden çok daha güçlü oluyordu işte.

Hayatımdaki nadir anlardan birine ev sahipliği yapıyordum. Sayılı kez yaşadığım yanılma, ilk kez bir asker tarafından gerçekleşiyordu. Uzanulu’nun arzını gerçekleştirirken takındığı tavırdan, sesindeki tokluğa kadar her şey bu görevi layıkıyla yerine getirdiğini gösteriyordu. Öğlenki yaşananları düşündüğümde, vekalet ettiği makam bakımından içtimaya çıkmaması gayet doğal karşılanabilirdi. Yine de diğer iki bölük komutanının içtimada olmamasında onunda suçu vardı. Ne olursa olsun, yetki ondaydı ve tüm askerlerin disiplini önce ondan sorulacaktı.

“…. Arz ederim.”

Tabur bilgi defterinin arzını bitirdiğini güçlü bir sesle noktalayan Yüzbaşı baş selamı verdi. İtiraf etmem gerekiyordu ki etkilenmiştim. Hatta tavırları bakımından kendime yakın bile hissettiğimi söyleyebilirdim. “Kaçlıydın sen?” diye sorduğumda tereddüt dahi etmeden “2013 komutanım,” diye cevap verdi. Yılımız tutmamıştı. Belki de çizilmiş ortak kaderin yazgısı aynı askeri okuldan itibaren yazılmaya başlamıştı. 

“Harbiyeli misin?” 

“Kuleli komutanım.”

Anladım demekle yetindim. “Çıkabilirsin.” Baş selamını kapının eşiğinde tekrarlayan Yüzbaşı odadan çıktı. Saate baktığımda mesai bitiminin üzerinden yarım saat geçtiğini fark ettim. Aklımda beliren ilk şey, Şule Binbaşı’ya verdiğim söze geç kalmak üzere olduğumdu. Bu nedenle süratle hazırlanıp odadan çıktım. Benim bu hareketliliğimi fark etmiş olan haberci, odasının kapısında belirdi. 

“Landınız hazır komutanım.”

Adımlarım birkaç saniye askerin önünde oyalandı. Ardından ‘düş peşime’ der gibi attığım bakışla tekrar eski formunu yakaladı. Koşar adım çıktığımız tabur binasının önündeki askeri jip işimi bi hayli kolaylaştıracaktı. Haberci bineceğim kapıyı açıp selam durdu. Araca binmemle kapıyı kapatması ve şoförün yanındaki yerini alması bir oldu.

“Hangi misafirhanede kalacağımı biliyor musunuz?”

“Biliyoruz komutanım. A Blok 47 numara.”

Araç hareketlendi. “Anahtarı aldın mı çocuk?” Gün içinde anahtarı gazino müdürlüğünden alamayacağım için haberciyi görevlendirmiştim. “Aldım komutanım,” diyerek cebinden çıkardığı basit maskotlu anahtarı bana uzattı. Yüzünde yine ona neden çocuk dediğimin merakı vardı ve ufak bir sinir. Belki de onu küçük gördüğümü sandığı içindi bu tepkisi. Oysa ki ben o kelimeyi sadece geleceğini parlak gördüğüm kişilere sunardım. Sevdiklerime…

“Eşyalarım odada mı?”

Soru üstüne soru sormamın verdiği hararetle “Emrettiğiniz gibi odanıza yerleştirdik komutanım,” diyen asker fazlasıyla terlemiş görünüyordu. Daha fazla ecel terlerine bulanmaması için teşekkür ettim ve tarif etmekle uğraşmayacağım yolları izleyerek arkama yaslandım. 

Güneş, son ışınlarını da yollamıştı. Bugün hava o kadar berraktı ki kobalt mavisi gökyüzünde kutup yıldızı şimdiden seçiliyordu. Landın yavaşladığını hissettiğim anda gözlerimi gökyüzünden, tümenin içinde çok fazla dolaşmamıza gerek bırakmayan misafirhanenin girişine çevirdim. Aracın durmasıyla aşağı atlayan haberci benden taraf olan kapıyı açtı. 

“Landı çevirin. Beni bekleyin.”

Emrimin ardından araçtan indim ve koşar adım misafirhaneye girdim. Asansörü bekleyerek zaman kaybetmemek adına bina içindeki merdivenleri seri adımlarla tırmandım. 4. Katta olduğunu düşündüğüm odamı bulmaya çalışırken birkaç askerin selamını aldım ve en dipteki odanın önünde durdum.

47.

Anahtarın metalik sesi kilidin içinden yankılandı. Zamanın yorgunluğunu taşıyan ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. Bu tümendeki kapıların benimle bir zoru olmalıydı. İlk fırsatta bu kapıyı da yağlatmam gerektiğini zihnimde not alırken içeriye doğru büyük bir adım attım. Karanlık beni selamlasa da dışarıdaki lambaların gölgeli ışığı, ince perdelerden içeri sızıp odayı aydınlatmayı ihmal etmiyordu. El yordamıyla bulduğum düğmeye bastım. Sönük sayılabilecek lambanın yanmasıyla gözüme çarpan ilk detay, stüdyo daireyi andıran salonun içindeki ufak, açık mutfak oldu. Dışarıda yemek yemekten hoşlanmayan biri için bu durum bulunmaz bir ayrıcalıktı ve büyüklük olarak gayet yeterliydi. Yerlerin temizliğine baktıktan sonra botlarımı çıkarıp kapının arkasına yerleştirdim. Soğuk zemin hâkî renkli kışlık çoraplarımın altından bile olsa nasır tutmuş ayaklarımı sakinleştirdi. Buz dolabını kontrol etmek için mutfağa girdim. Benden önce burada konaklayan kişinin bıraktığı birkaç alkol ve yarım su şişesi haricinde hiçbir şey yoktu. Bir ara alışverişe çıkmam gerektiğini de hali hazırda bekleyen notlarıma ekledim. Mutfak dolaplarının içine kısaca göz attım. Bana olanak sağlayacak eşyaların hepsi mevcuttu. Neyse ki onları almakla uğraşmayacaktım.

Mutfağın karşısındaki ufak hole yönelmeden önce salona göz attım. Karşılıklı iki çekyatın yıpranmışlığı ve televizyonun eskiliği gözümden kaçmadı. Fakat temiz görünüyorlardı ve yaşadığım şartlar düşünülürse bu benim için fazlasıyla lükstü. Üstelik ortada bir halı bile vardı. Sürekli bot içerisinde işkence çeken ayaklarımın en büyük özlemlerinden biri yalın ayak halıya basmaktı. Pencere önüne yerleştirilmiş yemek masasından hallice duran masifin etrafına üç tane sandalye sıralanmıştı. Başka da eşya namına bir şey yoktu. 

Hoş ne kadar kalacağı belli olmayan, kaldığı zamanlarda da yatmadan yatmaya gelinecek bir yaşam alanı için gayet yeterliydi. 

Ufak holden geçip yatak odasına girdim. Burada da diğer duvarlarda olduğu gibi hiçbir şey asılı değildi. Çift kişilik bir yatak, gömme dolap, iki komedin ve bir sandalye… Yatağın ucuna iliştirilmiş eşyalardan yayılan pırasa kokusu, bir anlığına kendimi baba evinde gibi hissetmeme neden oldu. Gözlerimi kapatsam karanlığımda belirecek yüzler benim her zaman zayıflığım olmuştu ve şu anda ihtiyacım olan en son şey, beni görevimden alıkoyacak bir merak duygusuydu. Annemin ilaçlarını aksatıp aksatmadığı, Doğukan’ın bana olan öfkesinin ne durumda olduğu, Aygül’ün staj için yola çıkıp çıkmadığı aklımı kurcalamaya başladığı sırada durumun vahimliğini fark ettim. Yıllar sonra onlarla bir araya gelmek bana iyi gelmemişti, bunu görebiliyordum. Bir an önce onların üzerimdeki etkilerinden sıyrılmam gerekiyordu. Bu nedenle kokuya odaklanmadan annemin yaptığı her şeyi mutfağa taşıdım. Ardından odaya dönüp pencereleri açtım. Ayaz bir süredir camın ardında beklediğini belli eden sabırsızlıkta içeri daldı ve birkaç saniye içerisinde havayı nefesimin görüleceği bir soğukluğa çevirdi.

Açıkçası kendime gelmem için iyi bir başlangıçtı.

Silahımı komedinin üzerine dikkatlice koydum. Kamuflajlarımı çıkarıp sadece boxerla odanın içinde dolanmaya başladım. Bavuldan elime geçen, en temiz ve ütü gerektirmeyen siyah balıkçı yaka bir kazak ve siyah kot pantolonu yatağın üzerine yerleştirdim. Kokup kokmadığımı kontrol ettim. Duş alacak vaktim kalmadığı için bu detayın bir önemi var mıydı emin değildim. Yine de bavulumu kurcaladım. Kamuflajlardan tenime sinen çatışma kokusunu biraz olsun hafifletmek için bitmek üzere olduğunu fark ettiğim parfümü üzerime boca ettim. 

Yüzümü yıkama ihtiyacı hissederek banyoya yöneldim. Aynada beni selamlayan siluetim hala çok fazla duygu barındırıyordu. Hepsini silmek istercesine soğuk suyu yüzüme çarptım. Ta ki tenimin uyuştuğunu hissedene kadar. Başımı kaldırıp tekrar aynaya baktım. Alışıldık görüntüm, biraz kızarmış olsa da karşımdaydı. Suyu kapatıp havlu ya da peçete aradım. Bulamayınca ellerimi silkeledim. Nemli kalan parmaklarımla saçlarımı düzelterek banyodan çıktım.

Yeterince havalanan yatak odasındaki pencereyi kapattım. Üzerimi giyinirken gözüm yatağın başında duran eski tarz bir saate ilişti. Her zaman dakikliği ile bilinen biri için fazlasıyla geç kalmıştım. Haber vereceğim bir telefon numarası da almadığım için pişman olmak üzereydim. Silahımı iç taşıma silahlığıma yerleştirdim. Göze çarpmaması içinse üzerime siyah bir ceket onunda üzerine kabanımı giydim. Cüzdan ve telefonumu kontrol ettikten sonra mutfaktaki çantayı alıp odadan çıktım.

Geldiğim hızla merdivenleri indim. Misafirhaneden çıkmamla Landın içinde beni bekleyen haberci ile göz göze gelmem bir oldu. Asker araçtan inene kadar aramızdaki mesafeyi kapattım. Kapımı açtığı sırada “Dağ evine,” diye emrettim. Birkaç saniye içerisinde yola koyulduk. Pırasa kokusu daha ilk dakikadan aracın içini sarmaya başladı. Zihnimin bu efsunlu kokuya karşı koymasına destek olmak amacıyla pencereyi aralamaya başladım. Hava gerçekten geceye doğru bir başka soğuyordu bu şehirde. İçeri giren sert ayaza havaya aldırış etmeden camı son noktasına kadar açtım. Koku birkaç saniye içerisinde dağıldı. Yine de geri kapatmadım. Birkaç dakika içerisinde dağ evini andıran restorana varmıştık. Araçtan indikten sonra çantayı askerin eline tutuşturdum.

“Çocuk bunu al. Arkadaşlarınızla yersin.” 

“Emredersiniz komutanım.”

“Aracı garaja park ettikten sonra sizde istirahatınıza bakın. Gelmenize gerek yok. Yarın sabah 07:30’da misafirhanede olun.”

“Emredersiniz komutanım.”

Gecikme oranımı düşürmek adına koşar adım restorana yöneldim. İçerisinin gürültüsü dışarı tatlı bir muhabbet uğultusu gibi yayılıyordu. Ahşap panjurlarından sızan ışık, gecenin karanlığına yumuşak bir loşluk vermişti. Camlar buğuluydu ve kalabalık olduğu gölgelerin hareketinden belliydi.

İçeri girdiğim an şöminenin yaydığı sıcaklık bedenimi sarmaladı. Ürperdim. Normal zamanda olsa tam tersi olması gerekirdi ama bedenim o kadar soğuğa alışmıştı ki sıcaklık bana lütfedilen bir armağandan çok, şok dalgası gibiydi. Odun kokusu burnuma çocukluk anısıymışçasına sızıyordu. Babamı, babamla çıktığımız avları, yaptığımız kampları… Hayatımın diğer bölümleri, askerlikten önceki görüntüler bir filmin kareleri gibi birbiri ardınca gözümün önünden hızlıca akıp geçti. Geçmiş yine önüme çıkmayı ihmal etmemişti ve ben onu ezip geçmek yerine son zamanlarda çokça yaptığım gibi yol vermiştim. Buna bir an önce dur demeliydim yoksa görevimi tehlikeye atacaktım.

“Hoş geldiniz komutanım.”

Vestiyerin önünde duran askere kabanımı uzattım. “Komutanım silahınız var mı?” diye sorduğunda başımı onaylarcasına salladım. “Silah teslim noktasına bırakmanızı rica edeceğim.” Sorgulamadım. TSK ve ne zaman gerekli görüleceği bilinmeyen prosedürlerine alışıktım. Zaman kaybetmemek adına silahımı dolapların birine kilitledim ve gerekli imzaları atıp anahtarı cebime koydum. “Afiyet olsun komutanım,” diyen askere teşekkür edercesine baş salladıktan sonra restoranın içini kolaçan ettim. Şule Binbaşıyı arayan gözlerim, görmeyi hiç ummadığı biriyle karşılaştı.

Burada olması imkansızdı ama o buradaydı.

Bu da mı rastlantıydı?

Bu kadarı hayat için çok fazlaydı. Çok!

**-**

TOPRAK

“Hala burada olduğuna inanamıyorum.”

Şaşkınlığını sesiyle de vurgulayan kuzenime gülümsedim. Tamamen sahteydi ama kimse beni bunu fark edecek kadar iyi tanımıyordu. “Açıkçası uzun bir süre daha bende geleceğimi düşünmezdim,” dediğimde o bilindik yüz ifadesiyle sırtımı sıvazladı. Hüznümü hafifletmeye çalışan bir derbeder gibi…

“İyi ki geldin.”

Aile içinde bana, bir hastaya veya yaralı bir kişiye duyulan ilgi ve şefkatle yaklaşıyorlardı. Yıllar önce uyutularak kabullenmeye zorlandığım durumun anestezi etkisinden çıktığım anda ne denli anlamsız olduğunu ve ruhumun bu acıyı çekip çıkaracak kadar güçlü durduğunu fark edeli çok olmuştu. Lakin onlar bana, ne kadar zaman geçerse geçsin hala küçük çocuk muamelesi yapmayı ihmal etmiyorlardı. Babamı kaybettiğim için ne hastaydım artık ne de yaralı. Çocuk bile değildim. Şehit kızıydım ben. Bu topraklara kanı bulaşmış, özel harekât polisi bir babanın göremediği ama yaşadığı süre zarfında alacağı yaralardan gurur duymasını öğreten bir adamın kızı. Yüreğimin ortasına taht kurmuş bu acı, belki de bu hayattaki en büyük gurur kaynağımdı.

Dün de öyleydi. Bugün de öyle, yarın da öyle olacaktı.

“Hoş geldin.”

“Hoş buldum.” Konunun kapanmasını isteyen bir acelecilikte “Ee siz ne yapıyorsunuz? Alıştınız mı buralara?” diye sordum. Merve, halamın ortanca kızıydı ve aramızda sadece birkaç yaş vardı. Onun dışında da pek fazla ortak özelliğimiz olduğu söylenemezdi. Yine de ailelerimiz tarafından ısrarla kıyaslanan o iki kuzendik ve bundan öteye gidemedik. Hayatlarımız sürekli birbirimizle rekabet halinde geçmişti. Ta ki babamın vefatının ardından annemin intiharına kadar. 

“İzmir’den sonra biraz zorlandım açıkçası. Bu şehir alışılacak bir yer değil ama lojman sayesinde yaşanabilecek bir yer.”

Babaannemden duyduğuma göre derslerinde en az benim kadar başarılı olan Merve liseden sonra okul hayatını bırakmıştı. Üniversite yerine evlenmeyi tercih etmiş, karşı komşularının kendinden bir hayli büyük olan oğluyla baş göz edilmişti. Bu mürüvvette oğlanın astsubay olmasının ve oldum olası hava atmayı seven halamın büyük etkisinin olduğuna emindim. Bu hayatta hiçbir şey olamayan kızının asker eşi olunca seviye atlayacağını düşünmüştü belli ki. Oysa ki hayalleri vardı Merve’nin, onları hiç umursamamış olmalıydı. Ana okulu öğretmeni olmak istiyordu. Çocukların içinde olmak, tüm gününü oyunlarla geçirmek. En azından hatırladığım kadarıyla istediklerinden biri buydu.

“Geçen sene mi gelmiştiniz?”

Merve önündeki şişeden bardağına su doldururken beni onaylayan bir mırıltı çıkardı. Bir gözü sürekli telefondaydı. Daha önce sadece fotoğraflarda gördüğüm eşi henüz aramıza katılmamıştı. O gelmediği içinde yemeğe başlamak istememiştik ve açlığımızı su ile bastırıyorduk. “Mutlu musun?” Baş başa olmamızın verdiği rahatlıkla sormuştum bu soruyu. Merve suyundan aldığı yudumlarda birkaç dakika oyalandıktan sonra “Olmamam için bir neden yok,” dedi tekdüze bir sesle. Bu, önceden çalışılmış bir cevaptı ve benim gibi ipucu bulmayı meslek edinen birinden kaçacak değildi. Bu konu hakkında konuşmak istemediğini anladığım için uzatmadım. O da karşı bir hamle yaparak konuyu değiştirmeyi amaçlamıştı.

“Neden buradasın?”

Bir dava için geldiğimi söylememe rağmen bunu sorduğuna göre detayları öğrenmek istiyordu. Ona anlatamayacağım şeyler vardı. Henüz benim bile bilmediğim ayrıntılar. Bu nedenle her zamanki kaçamak cevabıma sığınarak “Görevlendirildim,” dedim. Merve imalı bir bakışın ardından “Duyduğuma göre bu taraflara çıkabilecek tüm davalardan çekiliyormuşsun,” dedi. Belli ki babaannem sadece bana laf taşımıyordu. 

“Seni yeniden Hakkari’ye getirmeye gücü yetecek davayı çok merak ettim.”

O sırada restorana giren adamla kalakaldım. Burada olmasını beklemiyordum. Aslında burada olması kadar doğal bir şey yoktu ama bugün, bu saatte, burada olması kaderin yaptığı kötü bir şaka olmalıydı. Yine onu takip ettiğimi düşünecekti. Ediyordum etmesine ama sadece mesai saatleri içinde.

“Ne oldu?”

Merve sorusunun aramızda asılı kalmasının ardından bendeki garipliği fark etmiş olacak ki bakışlarımın gittiği yöne doğru başını çevirdi. Herkes ailesiyle yemeğine odaklanmıştı. Bir kişi hariç. O yalnız başına, ayakta, keskin bakışları beni delik deşik etmek istercesine üzerimdeydi.

“Tanıyor musun?”

Başımı belli belirsiz evet anlamında salladım. Olcay Bey bize doğru yürümeye başladığında yüreğime benzersiz bir ağırlık çöktü. Gözlerini bir an olsun üzerimden çekmezken yarattığı baskı nefes aldırmıyordu. Korktuğum söylenemezdi. Fakat ikinci sefer onu özel alanında yakalamış olmak fazlasıyla tedirgin ediyordu. Bu benim bile rahatsız olacağım bir konuyken o bu öfkesinde sonuna kadar haklıydı.

“Toprak dilini mi yuttun?”

Bakışlarımı yanımızdan geçip gidene kadar Olcay Bey’den ayıramadım. Peşinden bakmak için deli olan merakıma yenik düşmek üzereyken can simidi gibi yetmişti Merve’nin sorusu. O ise çoktan radarına aldığı adamın hangi masaya oturduğunu görecek şekilde çevirmişti kendini.

“Merve önüne dön.”

Fısıltıdan farksız çıkan sesim neyse ki kuzenim tarafından duyulmuştu. Önüne dönerken “Hemen arkamızda, güzel bir kadının masasına oturdu,” dedi dudaklarını neredeyse kıpırdatmadan. Beni mi kışkırtmaya çalışıyordu emin değildim ama merakımı bi hayli kamçılamıştı. Çantamın içinden bir şey alacakmış gibi yaparak arkama doğru kaçamak bir bakış attım. Bana sırtı dönük olan kadının attığım bu kısa bakışla sadece birkaç detay yakalamıştım. Küt, siyah saçlarını geriye doğru tarayarak ıslak bir görünüm vermişti. Buz mavisi, hatlarını saran triko bir elbise giymişti ve kesinlikle ufak tefek biri değildi. 

“Kusura bakmayın bayanlar. Geciktim.” 

Duyduğum yabancı ses adeta gaipten geldi ve beni belli belirsiz sıçrattı. Önüme döndüğümde gördüğüm adam taş çatlasın 1.80 boylarında, fit olmasa da düzgün fizikli, tıraşsız temiz yüzlü, en fazla 40’lı yaşlarda gösteriyordu. Asker teni diye bilinen bir esmerlikteki adam karısını öptükten sonra karşıma geçti ve tokalaşmak üzere elini uzattı. “

Topraktı değil mi?” 

Düzgün diksiyonu dikkatimden kaçmazken başımı onaylarcasına salladım. Elini tutup tokalaşırken “Memnun oldum. Bende Cihat,” dedi. Bende memnuniyetimi dile getirdim. Tokalaşmayı kısa keserek, gözlerini alamadığı karısının karşısına oturdu. Böyle güzel bakan adam eminim ki sevgisini de abartırdı. Merve neden mutlu değildi ki, çocukluktaki gibi doyumsuz muydu hala yoksa aradığı ilişki bu değil miydi? 

“Merve sizden çok bahsetti.”

Gülümsedim. Aksi bir ihtimali düşünmemiştim bile. Her zaman konuşmayı fazla severdi Merve. Konu onu ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin.

“Sanırım bir dava için buraya gelmişsiniz. Yardım edeceğim bir konu olursa mutlaka söyleyin.”

Gülümsememi minnettar bir şekle büründürürken teşekkür ettim. Merve eşine doğru masanın üzerinden eğildi ve işaret parmağını sallayarak onunda yaklaşmasını istedi. Gizli bir şey konuşacaklarını anladığım için telefonuma göz atmaya karar verdim.

“Hayatım, arka masamızda oturan adamı tanıyor musun?” 

Donakaldım. Sadece birkaç saniyeydi. Fakat böyle bir soru beklemediğim için şaşkınlığımı gizleyemeyeceğim kadar uzundu. Bakışlarımı telefondan çektim. Cihat Enişte karısı ve benim aramdan arkaya doğru baktı. Gözleri kısıldı. Sanırım kim olduğunu kendince bulmaya çalışıyordu. Sözde çaktırmadan yaptığı hareketi Olcay Bey’in fark ettiğine adım kadar emindim. Neden Merve, neden seni ilgilendirmeyen konulara burnunu sokuyorsun ki…

“Şule Binbaşının karşısındaki sarışın beyefendiyi mi soruyorsun?”

“Kadın Binbaşı mı?”

Merve, içimdeki tüm hislere tercüman olur gibi atılmıştı. Ne kadar kadınsı görünürse görünsün, duruşundan ve yaydığı enerjiden bir asker olduğunu tahmin etmiştim. Fakat rütbesinin bu kadar yüksek olmasını beklemiyordum. Cihat Enişte başını onaylarcasına salladı. “Hem de ne Binbaşı. Kök söktürüyor askerlerine.” Merve bu açıklamaya bozulmuş gibi kollarını göğsünün üzerinde bağlayarak arkasına yaslandı.

“Çok beğendiysen senide onun altına aldıralım.”

Kıskanç bir Merve, görmeyi beklediğim kişiydi. Onun bu tatlı çıkışına gülümsemeden edemedim. Eşi de bozulmuş bir edayla arkasına yaslandı. “Ne alakası var şimdi aşkım? Ben kadının dişli olduğunu söylemeye çalıştım.”

“Neyse ne,” diyerek bozuk atan kuzenim “Bize o değil karşısında oturan adamın kim olduğu lazım,” dedi. Kendime kızmadan edemedim. O kadar kilitlenip kalmasaydım o da bu konuya bu kadar takılmayacaktı.

“Valla tanımıyorum ama önemliyse öğrenirim.”

Al bi de buradan yak. Araştırmalarımı gizlice yaparken şimdi ayyuka çıkma tehlikesiyle baş başaydım. Sanırım onlar kim olduğunu bulmadan önce ben üstü kapalı bir şekilde bahsetsem iyi olacaktı. “Adı Olcay,” diyerek aralarındaki konuşmaya girdim. İkisinin de bakışları bana döndü. Benimse odağım meraklı fedaiydi.

“Beni yeniden buraya getirmeye gücü yeten kişi.”

Yorumlar